Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

Prof. Dr. Ahmet Mucip Gökçen ile Türkiye’nin iktisadî Meselelerini Konuştuk.

 

'Genişletilmiş para politikaları uygulanması, iktisadî krizlere sebebiyet verebilir.'

Giriş:

Osmanlı Devleti'nde sosyal hayat, askerlik ve memuriyet üzerine kurulmuştu. Ticaret ve dolayıyla iktisadî hayat, üvey evlat muamelesi görüyordu. Meşrutiyet yönetimi, her ne kadar Osmanlı Devleti'ne güç kaybettirdi, çöküşünü çabuklaştırdı ise de önemli bir inkılap gerçekleştirmişti: 'Kendi başına iş sahibi olup üretim yapabilen, geniş ve rahat yaşama imkânlarına kavuşmuş insanlar topluluğu ' anlamındaki burjuvazi sınıfının oluşturulması için harekete geçmişti.

Önce Jön-Türkler, sonra İttihat ve Terakki mensupları; Türk milletinin güçlü olabilmesi için tek şartın, iktisadî güce bağlı olduğuna inanıyorlardı. Bunun için, Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi ile kaybedilen imkânlara yeniden kavuşmayı ve böylece iktisaden yükselmeyi hedeflemişlerdi. Gerek onların tecrübesizliği gerekse, Osmanlı'yı yıkmaya azimli olan 'düvel-i muazzama', hedefe ulaşılmasını engelledi.

Cumhuriyet döneminin ilk 18 yılında, önemli bir bölümü daha sonra özel sektöre devredilmek üzere, o dönemin şartları içerisinde büyük sanayi tesisleri kuruldu.

1950'de Adnan Menderes, 1960'tan sonra Süleyman Demirel, 1980'den sonra da Turgut Özal ile daha büyük atılımlar gerçekleştirildi. Ne var ki Türkiye ekonomisi, klasik kırılgan yapısından bir türlü kurtarılamadı. Bu yapı sebebiyle Türkiye daima 'Gelişmekte Olan Ülke ' olarak anıldı. Bu ifâde, şüphesiz, 'Az Gelişmiş Ülke ' isimlendirmesinin aşağılayıcılığından uzak tutulmak için 'cemile ' olarak kullanılıyordu. Az gelişmiş veya gönül alıcı adıyla gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerin iktisadî emperyalizmine tâbidir. Günümüzde, iktisadî emperyalizm,  kültür emperyalizmi şeklinde uygulanıyor. Emperyalizmin ideolojisi yoktur. Kalkınmış ülke; ister kapitalist olsun, ister Marksist veya kapitalist... hiç fark etmez.

Sömürülmemek, yok olmamak, millet olarak varlığımızı devam ettirebilmek için kalkınmamızı tamamlamak, bir sanayi ülkesi olmak, üretmek, bol miktarda ihracat yapmak mecburiyetindeyiz. Devletimizin güçlü, insanlarımız huzur ve refah içerisinde yaşaması buna bağlıdır. Şartları yerine getirebilmemiz için ne lazımsa hepsi, candan aziz vatan topraklarımızda var.

Ekonometri Ana Bilim Dalı Uzmanı, Ekonomist Prof. Dr. Ahmet Mucip Gökçen ile Türkiye ekonomisini konuştuk.

İyi okumalar...

Oğuz Çetinoğlu: İktisadî açıdan 2014 yılının olumlu ve olumsuz gelişmelerini değerlendirir misiniz?

Prof. Dr. Ahmet Mucip Gökçen: 2014 yılı iktisadî açıdan zorluklar ve problemlerle geçmiş bir yıldır. Temel ekonomik problemler ağırlıklarını devam ettirmiştir. Dönem başında % 5 olarak hedeflenen ve planlanan ekonomik büyüme birden fazla aşağıya doğru revize edilmesine rağmen yine de hedefler tutturulamamıştır. Son olarak % 3,3 büyüme hedefi kabul edilmesine rağmen bu hedefin de gerçekleşmeyeceği anlaşılmış durumdadır. Nitekim 2014 yılının ilk 9 aylık büyümesi % 2,8 olmuştur. 1. çeyrekte % 4,8 büyüyen ekonomi, 2. Çeyrekte % 2,2 ve 3. Çeyrekte % 1,7 büyümüştür. 3. Çeyrekte tarım kesimi % 4,9 küçülmüştür. Sanayi kesiminde ve özellikle imalat sanayisinde büyüme çok düşük düzeyde kalmıştır. Nitekim bu hükümetin iş başına geldiği 2002 yılından itibaren sanayinin millî gelir içindeki payı devamlı azalma göstermiş ve % 26'lardan % 16 dolayına düşmüştür. Henüz 4. Çeyrek büyüme rakamları açıklanmamakla birlikte bu çeyrekte de büyüme oranının düşmeye devan edeceğine dair göstergeler mevcuttur. 3. Çeyrekte büyümeye katkısı 2,5 olan ihracatın etkisi, ihracat yaptığımız bir kısım ülkelerde gelişen ekonomik olaylar dolayısıyla azalacaktır. İhracatımızın % 45'ini yaptığımız AB ülkeleri Avro 'nün hızlı bir şekilde değer kaybetmesi, fiyatların negatif yönde değişme göstermesi ile üretimin düşme temayülüne girmesi ihracatımızın azalmasına yol açacaktır. Petrol fiyatlarının düşmesi ile Rusya, Irak ve diğer petrol üreten ülkelerdeki gelir kaybı bu ülkelerin ithalatının düşmesinde etkin olacaktır. Bütün bu gelişmeler dış talebin büyümeye olan etkisini azaltacaktır. Özel kesim tüketim harcamalarında ve talebinde artış olacağını beklemek için ümit verici bir durum bulunmamaktadır. Bu gelişmelere bağlı olarak 2014'ün 4. Çeyreğindeki büyüme, 3.çeyrekte gerçekleşen % 1,7 oranının altında kalmasına etki edecektir. Bizim bu husustaki beklentimiz 4. Çeyrekteki büyümenin % 1,5 dolayında olmasıdır. % 3,3 olarak hedeflenmiş olan yılsonu büyüme rakamı henüz ortaya çıkmamıştır. Ancak bu hedefin gerçekleşmeyeceğine dair karineler bulunmaktadır.  2014 ekonomik büyümesinin, % 3,3 hedefinin altında, % 2,5 civarında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir.

Enflasyon oranları da hedeften büyük miktarlarda sapma göstermiştir. Yılbaşında Tüketici Fiyat Endeksindeki (TÜFE) artış % 5 olarak hedeflenmiş iken yıl içinde önce % 6,7 daha sonra da % 7,5 olarak revize edilmiştir. Aralık ayı itibariyle 12 aylık TÜFE % 8,80 olarak gerçekleşmiştir. Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) ise % 10,10 olmuştur.

Bu dönemde Kamu kesiminin borçları hızlı bir şekilde artış göstermiştir. Ekonominin sadece dış borçları 2002 yılında 129,6 milyar dolar iken, 2014 sonunda 402 milyar dolara çıkmıştır. Bu dönemde özel kesimin borçları da hızlı bir şekilde artmıştır. Nitekim 2014 yılındaki dış borçların 278,2 milyar doları özel sektöre, 123,7 milyar doları da devlete aittir. Devletin iç ve dış borçlarının toplamı 611,9 milyar TL olup bunun 414,4 milyar TL iç borç ve 197,3 milyar TL ise dış borçtur.

2014 yılının bir diğer önemi problemi Cari Açıktır. 2002'den itibaren 2013 yılına kadar cari açık devamlı bir artış göstermiştir ve 2013 yılsonunda 65 milyar dolara ulaşmıştır. 1923-2002 arasında toplam cari açık 42 milyar dolar iken 2002-2013 arasındaki toplam cari açık 408 milyar dolar olmuştur. 2014 yılında cari açık yaklaşık 47 milyar dolardır. Bu düşüşte ekonomik büyümenin düşmesi dolayışıyla ithalatın nispi olarak azalmasının etkisi bulunmaktadır.

Çetinoğlu: 2015 yılı ile ilgili tahminleriniz nelerdir?

Prof. Gökçen: 2015 Haziranında Millet Vekili Genel Seçimleri yapılacaktır. Hükümetin seçimde kendi lehine oy sağlayabilmek için genişletilmiş para politikası uygulayacağına dair emareler şimdiden görülmeye başlamıştır. Bir yandan faiz oranlarının düşürülmesi için, tamamen bağımsız olması ve kararlarını içerde ve dışarıdaki ekonomik gelişmelere göre vermesi gereken Merkez Bankası üzerindeki baskıları arttırırken diğer taraftan da dar gelirli ve yoksul kişilere sosyal ödemelerini arttırma gayreti içinde oluğu görülmektedir. 2015 bütçesi daha bağlanırken yaklaşık 20 milyar TL açıkla bağlanmıştır. Hükümetin popülist yaklaşımları ile bu açık muhtemelen daha yükseklere çıkacaktır. Bir yıl içinde, dışarıya ödenmesi gereken döviz miktarı 210-220 milyar dolar civarındadır. Bu ödemelerin yapılabilmesi için devleti ve hatta özel sektörün döviz borçlanmaları artacaktır. Bir diğer önemli husus, devlet iç borçlanmayı artırırken, özel sektörün uygun şartlarda borç bulması da zorlaşmaktadır. Sebebi borç verilebilir kaynakların büyük kısmını ve faiz piyasasında oranları yükseltecek biçimde devlet tarafından talep edilmesinden ileri gelmektedir. Nitekim bankalar devletin dışında, yatırım için iş adamlarına kredi vermek yerine tüketici kredilerini arttırmayı tercih eder duruma gelmişlerdir. Bunun için çeşitli reklamlara başvurmaktadırlar.

Ülkenin tasarruf oranı % 12'lere düşmüştür. Bu yıl için büyüme hedefi Orta Vadeli Programda % 5 olarak belirlenmiştir. Bu düşük tasarruflarla % 5 büyümenin gerçekleşmesi mümkün görülmemektedir. Ayrıca iç talep büyümeyi destekleyecek düzeylere yükselmesi de beklenmemelidir. Nitekim 2014'ün 3. çeyrek büyümesinde özel tüketim harcama artışı reel olarak sadece % 0,2 dolayında kalmıştır. 3. çeyrekte gerçekleşen % 1,7 oranındaki büyüme daha çok, ihracattaki reel % 8 artış ve ithalattaki %1,8 daralmanın sonucunda dış talepteki artışa ve kamu kesimi tüketim harcamalarındaki reel  % 6,6 artışa bağlı olarak gerçekleşmiştir. 2015 yılında da büyüme ile ilgili gelişmeleri olumlu olarak beklemek büyük iyimserlik olur. Zaten Millî gelirden % 12 gibi düşük bir tasarruf oranı ile % 5 büyüme beklemek çok iyimser bir durumdur.

Büyüme mal ve hizmet üretimine dayalı olmalı, sanal büyüme olmamalıdır. Kentsel dönüşüm uygulamalarında olduğu gibi, bir binayı yıkıp yerine yeni bir bina yaparak reel büyümenin gerçekleşmeyeceği bilinmelidir.

Çetinoğlu: Ülkemiz ekonomisinde yaşanmakta olan problemleri önem sırasına göre belirtir misiniz?

Prof. Gökçen: İşsizlik ve fakirlik en önemli problemlerin başında gelmektedir. Açlık ve fakirlik sınırı içinde yaşayan yaklaşık 18- 20.000.000 kişi, fakirliğinden ve muhtaçlığından ötürü devletten, sosyal yardım kurumları ve vakıflardan yardım almaktadır. Yapılan araştırmalar Türkiye'de her 4 seçmenden birisinin devletten yardım aldığını göstermektedir.

Diğer bir önemli problem, borç yükünün çok yüksek değerlere ulaşmasıdır. Hem iç borçlar ve hem dış borçlarda artış devam etmektedir. Ayni zamanda devletin iç piyasadan ve yüksek sayılabilecek faiz oranları ile borçlanması sanayicinin yeni yatırımlar yapmasına menfi yönde etkisi bulunmaktadır. Para piyasalarında devletin talebi arttığı oranda özel kesimin talebinin karşılanması o oranda azalmakta ve borçlanma maliyetleri artmaktadır. Yukarıda da değinildiği gibi bankalar öncelikle devleti, sonrada tüketiciyi finanse etmeyi tercih etmektedir. Sanayiciyi ve diğer iş âlemini finanse etmekte bankalar daha fazla çekimser davranmaktadırlar. Tüketiciye gösterilen teveccühün temel sebebi de bunlara uygulanan faizin diğerlerine göre daha yüksek olmasıdır.

Bir başka problem de açıklar meselesidir. Türk ekonomisinde 4 önemli açık bulunmaktadır. Bunlar; cari açık, dış ticaret açığı, döviz pozisyonu açığı ve bütçe açığıdır. Cari açık ekonominin birçok açılardan dengesini bozmakta, yabancı para karşısında ekonominin kırılganlığını arttırmaktadır. Nitekim Türkiye, ekonomideki kırılgan durum açısından dünyadaki en çok kırılgan 5 ülke arasında bulunmaktadır. Bu ülkeler; Brezilya, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika ve Türkiye'dir. Bunların arasında da Türkiye cari açık, dış yatırım ve sıcak paraya duyarlılık açılarından kırılganlıkta en başta bulunmaktadır. 2002-2013 yıllarındaki cari açık 408 milyar dolar olmuştur. Ayni şekilde Türkiye'nin dış ticaret açığı da bu hükümet döneminde hızlı bir artış seyri göstermiştir. Bunun temel sebebi içeride yapılan üretimin ve ihracatın büyük oranda ithal girdilere dayanmasıdır. Nitekim yaptığımız ihracatın içinde ithal girdi oranın % 70'lerin üstüne çıkmıştır. Oysaki normal bir ekonomi için yerli girdi oranının % 70, ithal girdi oranının % 30 olması beklenir.

Döviz pozisyonu açığı bütün finans sektörünün, özellikle de özel sektörün dış borç ödemelerinde problemlere sebebiyet vermektedir. . Devletin bütçe açığı ise kronikleşmiş bir hal almıştır. Bütün bunlar yeni borçlanmalara yol açmaktadır.

Enflasyon da ekonomide önemli bir problem teşkil etmektedir. Hem TÜFE ve hem de yerli ÜFE toplumu ve üreticileri rahatsız etmekte, rekabet gücünü azaltmaktadır. Enflasyon ayni zamanda TL'nin değer kaybetmesine yol açmakta ve TL'nin yabancı paralar karşısındaki değeri geniş bir bant içinde fazla oynak hale gelmektedir.

Ekonomik büyümede problem bulunmaktadır. Yerli tasarruflar çok düşüktür. % 12'lik bir tasarrufla büyümenin gerçekleştirilmesi zordur. Gelir dağılımı çok bozuk olup, bu bozukluk giderek artmaktadır.

Çetinoğlu: Belirttiğiniz problemlerin çözümü bâbında yapılması ve yapılmaması gereken hususları maddeler hâlinde sıralamanız mümkün mü?

Prof. Gökçen: İşsizlik ve cari açığın azaltılması için yeni bir yatırım hamlesine ihtiyaç vardır. Yatırımların sanayiye kaydırılması gerekir. Gelişmekte olan ülkelerin kalkınabilmesi sanayi sektörünün gelişmesine bağlıdır. Millî gelir içinde sanayi sektörünün payının arttırılmasına ihtiyaç vardır. 2000'li yılların başında en büyük 15 sanayi ülkesi içinde yer alan Türkiye, bu gün gerilere düşmüştür. Sanayinin gelişmesi aynı zamanda tarım da dâhil diğer sektörlerin gelişmesi ve verimlilik artışının motoru olacaktır. Günümüz bilgi toplumunu yaşamaktadır. Bilgi toplumuna intibak ise yeni ve ileri teknolojilere dayalı yatırımlarla olur.

İşsizliğin çözümünde ücretler üzerindeki devlet yükünün azaltılmasına ihtiyaç vardır. Halen işgücü ücretleri içerisindeki devletin payı yüksek olup % 59'lara ulaşmaktadır. Bir başka ifâde ile; işveren, 'ücret' adı altında kasasından çıkan 100 liranın 59 lirasını devlete ödemektedir.  Bu oran batı ülkelerinde % 35'i geçmemektedir.

Sanayi ve katma değer yaratan üretici sektörler teşvik edilmelidir. İç tasarruflarla yeterli yatırım yapılamadığından dış tasarruflara büyük ihtiyaç duyulmaktadır. Onun için yatırımlar katma değeri yüksek üretim yapan sektörlere kaydırılmalıdır. Teşvik tedbirleri bu açıdan seçici olmalıdır.

Popülist davranışlardan ve harcamalardan kaçınılmalı, harcamalar verimli yatırımlara yönlendirilmelidir.

Kamuoyunda yaygın hale gelmiş olduğu düşünülen yolsuzluk ile ilgili hususlar üzerinde ciddi olarak durulmalı ve bu uygulama içinde olanlar hukuk düzeni içinde cezalandırılmalıdır.

Çetinoğlu: Müdâhalelerle faizin, 'düzenleyici' olarak kullanılması, ekonomide hangi problemlerin giderilmesinde kalıcı bir çözüm olur?

Prof. Gökçen: Türkiye'de faiz oranlarının sanayileşmiş batı ülkelerine göre yüksek olduğu bir gerçektir. Ancak öncelikle faiz oranlarının neden yüksek olduğu üzerinde durulmalıdır. Türkiye gelişme yolunda bir ülkedir. Çok yatırıma ihtiyacı bulunmaktadır. Yatırımları karşılayacak yeteri kadar tasarruf yapamadığı için dış tasarruflara ihtiyacı bulunmaktadır. Yakın geçmişte dünya finans piyasalarında para bolluğu bulunmakta idi ve sanayileşmiş batı ülkelerinde faiz oranları % 1'lere ve hatta daha düşük miktarlara inmişti. Bunun için sıcak para olarak adlandırdığımız yabancı para, Türkiye'deki yüksek faiz için ülkemize bol miktarda gelmiştir. Ancak bu paralar reel yatırımlardan daha çok finans piyasalarına, borsaya, devlet bono ve tahvillerine, banka mevduatlarına gitmiştir. Ne var ki günümüzde bu para bolluğu yok olmuştur. Ayrıca başta ABD olmak üzere bir kısım ülkelerde faizler de yükselme eğilimi göstermektedir. Özellikle ABD Merkez Bankası FED 'in bu yöndeki uygulamaları bizim gibi gelişmekte olan ülkelere yeni para gelmesi bir yana mevcut yabancı paraların tekrar yurt dışına çıkması söz konusu olabilir. Onun için para politikasından sorumlu Merkez Bankası piyasadaki gelişmelere göre tavır alması gerekmektedir. Aksi durumda ekonomide yeni dengesizlikler oluşur, enflasyon yükselir, TL'nin yabancı paralar karşısındaki değeri düşer ve ekonomi krizlerle karşı karşıya kalabilir. Onun için faizin seviyesi emirle belirlenmemelidir.

Prof. Dr. Ahmet Mucip Gökçen Uyarıyor

'Gelir dağılımındaki dengesizlik ve carî açık, sosyal sarsıntılara sebebiyet verebilir.'

Oğuz Çetinoğlu: Ülkemizdeki gelir dağılımı konusunda neler söylemek istersiniz?

Prof. Dr. Ahmet Mucip Gökçen: Gelir dağılımındaki adaletsizlik giderek büyümektedir. TÜİK' 2013 yılı ile ilgili yaptığı hane halkı gelir dağılımı sonuçlarına göre nüfusun en düşük gelir elde eden % 20 sinin Millî Gelirden aldığı pay  % 6,1 iken, en yüksek gelir elde eden nüfusun % 20 sinin payı % 46,6 olmuştur. Diğer bir deyimle en düşük gelir elde eden % 20 nüfusun geliri ile en yüksek gelir elde eden % 20 nüfusun payı arasında 7,6 kat fark bulunmaktadır. Nüfusun % 10'luk bölümleri itibariyle baktığımızda en düşük gelir ile en yüksek gelir arasındaki fark yaklaşık 12 kata çıkmaktadır. İsviçre bankası olan Credit Suisse'in yayınladığı Küresel Zenginlik Raporu'na göre, Türkiye'de 2000 yılında en üst düzeyde gelir elde eden nüfusun % 10'nun toplam gelirden aldığı pay % 66,7 iken, bu oran 2007'de % 70,2'ye, 2014 yılında ise % 77,7'ye ulaşmıştır.

Bu gelişmeler bir yandan ekonomideki tasarruf oranını düşürürken diğer yandan da büyük kesimlerin refah düzeyini azaltmakta, yoksulluk ve açlık sınırı içinde yaşayan ailelerin miktarını arttırmaktadır. Vatandaşların çok büyük bir kısmı borç içinde yaşamaktadır. Vatandaşların kredi ve kredi kartı borçlarının toplamı 350 milyar TL'yi geçmiştir. Son 12 yılda vatandaşın borcu yaklaşık 55 kat artarak 6,3 milyar TL'den 350 milyar TL'ye çıkmıştır. Sadece son 5 yılda 130 milyar TL'den bu rakama ulaşmıştır.

Yoksulluk dolayısıyla borçlarını ödeyemeyenlerin sayısında patlama olmuştur. Şahısların kullandığı kredi ve şahıslara ait kredi kartı borçlarını ödeyemeyip kanunî takibe mâruz kalanların sayısı 3 milyonu geçmiştir. Türkiye Bankalar Birliği'nin rakamlarına göre sadece 2014 yılının 10 ayında şahıs kredileri dolayısıyla kanunî takibe uğrayanların sayısı 714 bin, kredi kartı dolayısıyla takibe uğrayanların sayısı ise 1,1 milyon kişi olmuştur. Söz konusu 10 ayda şahsî kredi borcundan dolayı takibe girip, takibi devam eden kişi sayısı 1,8 milyon, kredi kartı borcundan dolayı takibi devam eden kişi sayısı ise 1,9 milyondur. Hukukî takibi devam eden ödenmeyen borç miktarı yaklaşık 20 milyar TL düzeyindedir.

Çetinoğlu: Ülkemizdeki işsizlik oranı ile fakirlik ve açlık sınırlarının altında gelire sâhip insanların sayısı hakkında güvenilir istatistik verilerine ulaşmak hayli zor. Sizce, gerçeğe en yakın olan rakamları verip sebepleri hakkındaki görüşlerinizi açıklar mısınız?

Prof. Gökçen: Türkiye'deki işsizlik rakamları aylar ve yıllar itibariyle, son yıllarda devamlı artış göstermektedir. Nitekim Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) Eylül ayı itibariyle son yaptığı hesaplamalara göre, gerçekleşen 10,5 oranındaki işsizlik, Ekim 2010'dan bu yana görülen en yüksek işsizlik oranıdır. 2014 yılında da işsizlik azalmamış, aksine artarak Eylülde 3 milyon 64 bin kişi ve % 10,5' e çıkmıştır. Ayrıca iş bulma ümidini kaybetmiş olanlar (593 bin ve % 2,1), iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar (2.485 bin ve % 8,9) ve diğerlerini (1.892 bin ve % 6,8) de hesaba kattığımızda gerçek işsizlik oranı. % 28.3 olmaktadır.  Özellikle gençlerdeki işsizlik oranı çok daha yüksek değerlere ulaşmaktadır. TÜİK' e göre % 10,5 olan işsizlik 15-24 yaş grubundaki gençlerde % 19,1 olarak görülmektedir. Çalışmaya hazır olanlar da göz önüne alınırsa bu oran % 35'lere çıkmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) içinde genç issizler açısından Türkiye birinci sırada bulunmaktadır. İLO kapsamında bu oran % 18'dir. Üstelik Türkiye gençleri 15-24 yaş grubu olarak alırken İLO 15-29 yaş olarak almaktadır. Bu işsizlik rakamları İşgücüne Katılma Oranının (İKO) % 51,1 olmasına göre hesaplanmaktadır, oysa gelişmiş ülkelere baktığımız zaman İKO % 60'ların üstünde bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Ülke ekonomisi ile enerji arasında nasıl bir ilişkiden söz edilebilir?

Prof. Gökçen: Her ülkede enerji kullanımı kalkınmanın temel göstergelerinin başında yer alır. Üretimin ve refahın arttırılması, kalkınmanın sağlanabilmesi için yeterli enerji kaynağının zamanında tedariki önemlidir. Bir ülkenin ihtiyacı olan bütün enerji kaynaklarına sahip olması mümkün olmadığından enerji kaynaklarının çoğunu dışarıdan tedarik etmesi gerekmektedir. Maalesef Türkiye'de enerji kaynaklarının çoğunu ithal etmek durumundadır. Bununla birlikte Ülkemiz enerji kaynakları bakımında çok fakir bir ülke değildir. Bunların başında su kaynakları yer alır. Özellikle elektrik enerjisi üretimi bakımından, ilave kullanabileceğimiz potansiyel su kaynağımız bulunmaktadır. Kömür açısından çok fazla zengin olmasa da yine de azımsanamayacak bulunmuş kömür yataklarımız mevcuttur. Petrol ve doğal gaz bakımından belirlenmiş kadarıyla yeterli kaynağımız maalesef bulunmamaktadır.

Türkiye enerji ithalatına yıllık yaklaşık 60 milyar dolar gibi bir tutarı ödemek durumundadır. Dünya petrol fiyatlarının düşmesi bu açıdan ülkemiz için de olumlu bir gelişmedir.

Elektrik üretiminde nükleer enerji önemli bir alternatiftir. Nükleer enerji santrallarının da kurulması enerji tedariki açısından önem arz etmektedir. Bu husus enerji tedarikini yanında nükleer teknolojinin kullanılması ve nükleer biliminin ülkemizde gelişmesine hizmet edecektir.

Enerji tedarikinde kaynak ve menşe çeşitlendirilmesi ve yenilenebilir enerji kaynaklarına önem verilmesine de dikkat edilmelidir. Ülkemiz, yenilenebilir enerji kaynağı olarak rüzgâr ve güneş açısından avantajlı bir durumda bulunmaktadır.

Enerji yatırımları pahalı yatımlardır. Enerjide dışarıya bağımlık arttıkça maliyetlerinde devamlı artacağını hesaplamak gerekir. Bunun için mümkün olduğu ölçüde yerli kaynaklara başvurmak önemli hale gelmiştir.

Enerji kullanımında hem üretici sektörler ve hem de kişisel kullanımda tasarrufa ve tasarruf zihniyetine önem verilmelidir. Devletin bu hususta yapması gereken çalışmalar bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Türkiye'de elektrik enerjisi yatırımları üzerine genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Prof. Gökçen: Enerji kullanımı içinde elektrik enerjisinin ayrı bir yeri bulunmaktadır. Günümüzde ister sanayide ve isterse hayatın diğer alanlarında elektrik ve elektrikli aletler vazgeçilmez hale gelmiştir. Onun için elektrik enerjisi arzı her zaman hazır, kaliteli ve yeterli durumda olmalıdır. Sanayileşmenin ve ekonomik büyümenin gereği talep artışlarını ve artış projeksiyonlarını göz önüne alarak yatırımların zamanında yapılması üzerinde dikkatle durulması gereken bir husustur. Ekonomik büyüme, gelir ve refah artışı elektrik enerji talebini hızlı bir şekilde arttıracağı her zaman dikkate alınmalı ve yatırım ve üretim planlamaları zamanında yapılarak gerçekleştirilmelidir. Unutulmamalıdır ki geçmişte enerji yokluğu dolayısıyla kısıtlamalara gidilmek zorunda kalınmıştır. 10. Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel'in dediği gibi, 'olmayan enerji en pahalı enerjidir.'

Röportajda Geçen Kavramlardan Bazıları:

ekonometri: Ekonomi ile ilgili verilerin, matematik, istatistik ilimleri ve bilgisayar aracılığıyla iktisadî ilişkileri değerlendirerek, bu veriler arasındaki ilişkiyi inceleyen ilim dalıdır. Kısaca 'iktisadî ölçüm ' anlamına gelmektedir. Ekonomi Teorisi eğim katsayısının kesin değeri hakkında bir yorumda bulunmazken, Ekonometri ile eğim katsayısının değeri kestirilmeye çalışılır. Mesela bir malın fiyatında meydana gelen bir birimlik artışın, talep miktarında herhangi bir azalmaya yol açıp açmadığı, azalma oluyorsa belli bir aralıkta yaklaşık olarak ne kadar bir azalmayı beraberinde getirdiği ekonometri ile ölçülür.

emperyalizm: Emperyalizmin, kültür emperyalizmi, iktisadî emperyalizm, siyasî emperyalizm gibi çeşitli şekilleri vardır. İktisadî emperyalizm; bir milletin diğer bir milleti sömürmek için onun üzerinde kurmuş olduğu hâkimiyettir. Böylece sömüren millet, maddî bir karşılık ödemeksizin sömürülen millet aleyhine zenginleşir.

kültür emperyalizmi: İnsanlar topluluğunu 'millet' hâline getiren en önemli unsur kültürdür. Kültür kavramını; 'Bir toplumun hayat tarzı.' Şeklinde de târif etmek mümkündür. Bu tarzı; dil, din, ahlak, tarih, bilgi, san'at, örf ve âdetler ve benzeri unsurlar oluşturur. Kısaca kültürün; kişinin bir cemiyetin üyesi olması dolayısıyla kazandığı çeşitli değerler yanında sâhip olduğu diğer bütün maharet ve alışkanlıkları da ihtiva eden bir bütünden meydana geldiği söylenebilir. Değerleri; Millî değerler, Mânevî değerler, İnsanî değerler başlıkları altında 3 grupta toplamak mümkündür. Bunların sırası değişebilir. Fakat hiçbirinden vazgeçilemez, birinin yerine bir başkası konulmaz. Bir grup içerisinde bulunan unsur, başka bir grubun içerisinde de yer alabilir.

 

Kültür emperyalizmi ise; 'Bir milleti kültürünü yok edip, onun yerine yabancı bir milletin kültürünü yerleştirmektir.' Bu suretle milleti oluşturan kişiler, mensubu olduğu milletle bağları önce zayıflar, sonra da tamamen kopar, yok olur. Kişi artık yabancı bir kültürün boyunduruğu, hâkimiyeti altına girmiştir. Kendi kendisine özellikle mensup olduğu millete ve O'nun bütün değerlerine yabancılaşır ve hatta zamanla millî kültürüne karşı çıkan insan hâline dönüşür. Bunun sonucunda ise fert-millet ilişkisi, sözde bir bağ hâlini alır ve kişi, benimsediği yabancı kültürün ve o kültürle millet hâline gelmiş insanların emrine girmiş olur. Kendi toplumunu küçümser, beğenmez ve kendi milletine değil, hayranı olduğu milletin menfaatlerine uygun hareket eder.

gelir dağılımı: Bir devletin ekonomisinde, bir yılda meydana getirilen gelirden, o devlette yaşayan insanların hissesine düşen paydır. Gelir dağılımı hesaplarında, bir devletin yönetiminde bulunan nüfus, 5 eşit gruba ayrılır: 1-Millî gelirden en fazla pay alanlar, 2-Orta seviyenin üstünde pay alanlar, 3-Orta seviyede pay alanlar, 4-Orta seviyenin altında pay alanlar, 5-En az pay alanlar. Her bir grupta, nüfusun % 20'si kadar kişi bulunmaktadır. Gelir dağılımında; % 10'luk veya % 5'lik gruplar halinde ve bölgelere göre hesaplamalar da yapılmaktadır. Gelir dağılımı hesaplamalarının maksadı; gelir farklılıklarının ortaya çıkardığı iktisadî ve sosyal neticeleri belirlemek ve aşırı dengesizlikleri önlemektir. Ülke ekonomisinde, gelir dağılımında büyük bir eşitsizlik söz konusu ise, harcıalem mal talebi ve buna bağlı olarak üretimi, dağılımın daha eşit olması durumundaki seviyenin altında olur. Buna karşılık, lüks mal tüketimi ve üretimi artar. Gelir dağılımının bozuk olduğu toplumlarda; kötü beslenme, düşük eğitim ve kültür seviyesi, hijyenik olmayan çevre ve sağlık ortamı, geniş halk kütlelerinin fakirliği ile birleşince, sosyal huzur ve barışı tehdit etmeye başlar. Zengin kesimin gösterişli tüketim kalıbı da buna eklenince, o toplumda büyük sosyal çalkantılar ve patlamalar meydana gelebilir. Gelir dağılımı hesaplamalarının sonuçları; yıllara, bölgelere, köy ve şehirlere ve de araştırmayı yapan kuruluşlara göre değişmekle birlikte, Türkiye ortalaması olarak gerçeğe en yakın rakamlar şöyledir:

 

1- Ülke nüfusunun en zengin olan %  20'si, millî gelirin % 55'ini almaktadır.

2- Orta üst seviyede olan (buna 'zengin' denilebilir) % 20'lik dilim, millî gelirin % 19'unu,

3- Orta sınıfta yer alan % 20'lik dilim, millî gelirin % 13'ünü,

4- Fakir sınıfta yer alan % 20'lik dilim, millî gelirin % 8'ini,

5- En fakir sınıfta yer alan % 20'lik dilim, millî gelirin 5'ini almaktadır.

 

En zengin grubun millî gelirden aldığı pay, en fakirin aldığı payın 11 katıdır. Gelir dağılımının normal seviyede olduğu ülkelerde bu rakam, 7'dir.

 

Türkiye'nin kömür rezervleri: Önemli bir kısmı, düşük verimli olmak üzere 14 milyar ton kömür rezervimiz vardır.

Yenilenebilir Enerji: Mevsime bağlı şartlar dışında kesintisiz olarak kullanılabilen ve tabiatta doğal mevcut olan enerji akışından elde edilen enerjidir. Bu kaynaklar güneş ışığı, rüzgâr, akan su (hidrogüç), biyolojik süreçler ve jeotermal olarak sıralanabilir.

 

genişletilmiş para politikası: Ekonomiye canlılık kazandırmak maksadıyla ücret zamlarının yüksek tutulması, sosyal yardımlar verilmesi ve faizlerin düşürülmesi suretiyle ekonomideki toplam para arzının artırılması.

 

 

 

 

 

 

Prof. Dr. AHMET MUCİP GÖKÇEN

23 Ocak 1945 tarihinde Antakya'da dünyaya geldi.

İskenderun Lisesi'nden 1963, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nden 1967 yılında mezun oldu.

Mezun olduğu fakültede Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1976 yılında 'Doktor', 1982 yılında'Doçent', 1988 yılında 'Profesör' unvanı aldı.

 

İstanbul Üniversitesi'nde üstlendiği akademik görevlerden bâzıları

Rektör Yardımcısı ve Senato üyesi (2009-2011),

Siyasal Bilgiler Fakültesi Vekil Dekan (2010- 2011

Hukuk Fakültesi Vekil Dekan (2010-2010)

İlahiyat Fakültesi Vekil Dekan (2009-2009)

Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü ve İ.Ü. Senato Üyesi (2005- 2007)

İktisat Fakültesi Ekonometri Bölümü Başkanı (2001-2009)

Bilgisayar Uygulama ve Araştırma Merkez Müdürü (1996- 2007)

İktisat Fakültesi Yönetim Kurulu Üyesi (1988- 1992)

Üstlendiği idarî görevlerden bâzıları:

Enerji Ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarı (1993-1996)

Ulaştırma Bakanlığı ve Devlet Bakanlığı Bakan Müşaviri (1986-1992)

HAVAŞ Yönetim Kurulu Üyeliği (1988-1989)

Karadeniz Bakır İşletmeleri Yönetim Kurulu üyeliği (1989- 1990)

Ereğli Demir-Çelik fabrikaları Yönetim Kurulu Üyeliği (1997-1999)

İngilizce bilmekte olan Prof. Dr. Ahmet Mucip Gökçen, Mart 2011'de emekli oldu. Milliyetçi Hareket Partisi Merkez Yönetim Kurulu üyesidir.

 

 

3/1/2015 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top