IMG-LOGO
Röportaj

İlahiyat Profesörü HASAN ELİK ile İslam âleminin iktisadî yapısı üzerine konuştuk.

Oğuz ÇETİNOĞLU; - 2/8/2015 ocetinoglu1@gmail.com;
IMG

GİRİŞ:

Zerreden küreye bütün kâinatı en ince hesaplarla yaratıp yaşatan, görüp gözeten; insanı akıl nimetiyle donatarak evrenin baş eseri kılan, arzın her türlü imkânlarını onun istifadesine sunan, yeryüzünde sosyal, ekonomik ve ahlakî düzeni kurma görev ve şerefini de ona tevdi eden yüce Allah'a hamdüsena ediyorum. O'nun mesajlarını bizlere ulaştıran bütün elçilere ve elçiler zincirinin son halkası Hz. Muhammed Mustafa'ya salâtüselâm ediyorum. İnsanlığın maddî-manevî kalkınması, dünyamızın huzur ve barışı için hayatın her alanında çaba gösteren bütün insan soyuna minnet ve şükranlarımı sunuyorum.

Okuyucularımıza Cenab-ı Hak'tan sağlık ve afiyet diliyorum.

İslam dininin temel kaynağı olan Kur'ân-ı Kerim'in bütün orijinalliği ile elimizde bulunması, bu dinin ilke ve ibadetlerinin de tüm sâfiyetiyle devam etmesinin garantisi olmuştur.

Tevrat'ı da ondan öğreniyoruz. İncil'i de ondan öğreniyoruz. Tarihin bile kaydetmediği bazı peygamberlerin isimlerini ve mesajlarını Kur'ân-ı Kerim'den öğreniyoruz.

Ancak şu önemli hususa da dikkatinizi çekmek isterim; Kur'ân-ı Kerim önceki semavî din kitaplarını sadece doğrulamakla kalmıyor, aynı zamanda tahrifata uğramış yönlerini doğrultuyor da... (Bkz. Maide 5/48)

Evet, Kur'ân-ı Kerim bütün mukaddes kitapların mesajını bünyesinde barındıran, peygamberlere emredilen bütün ibadetleri beyan eden bir kitaptır. Örneği: Kur'ân-ı Kerim'e baktığımızda, Hz. İsa'nın; 'Ben namaz kılmakla ve zekât vererek benliğimi arındırmakla emrolundum.' (Meryem 19/31) dediğini görüyoruz. Bir başka ayette, orucun sadece Ümmet-i Muhammed'e değil, bütün insanlığa farz kılınmış olduğunu öğreniyoruz. (Bakara 2/183). Yine, Hz. İbrahim'in; 'Benim namazım da, kurbanım da, orucum da, diğer bütün ibadetlerim de beni yaratan Allah içindir.' (En'âm 6/162) dediğini görüyoruz.

Kur'ân-ı Kerim'de yer alan bütün ibadetler önceki bütün peygamberlere de farz kılınmış ibadetlerdir. İbadetler 610 yılında Hz. Muhammed'e ilk defa farz kılınmış değildir. Bizim yaptığımız bütün ibadeder ana hedefleriyle, mesajlarıyla bütün peygamberlere ve bütün insanlığa farz kılınmıştır. Zira Hz. Muhammed ilk peygamber değil, son peygamberdir.

Ancak şimdi bakıyorsunuz; diğer semavî dinlerde aslî manaasıyla ne namaz kalmış, ne oruç kalmış, ne hac kalmış, ne zekât kalmış...

Demek ki, Kur'ân tarih boyunca bütün insanlığa iletilen mesajları, ibadetleri, emredilen-yasaklanan her şeyi önümüze getirmiş. Bunu biraz da gizemli bir şekilde; kıssalar halinde ifade ederek daha rahat anlamamızı sağlamıştır.

Çok şükür ki, Kur'ân gibi yüce bir kitaba sahibiz.

Dolayısıyla, Kur'ân demek, bütün peygamberlerin, bütün kitapların, bütün dinî değerlerin toplandığı ilahî bir kaynak demektir. O halde, Kur'ân bütün insanlığın kitabıdır.

İslâm'ın kitabı korunmuştur; peygamberinin hayatı apaçık ortadadır. Peygamberin doğduğu yer, -doğduğu eve varıncaya kadar- bellidir. Kabri bellidir. Dinin ana mabedi olan Kâbe bellidir. Bu Müslümanlar için muazzam bir kazançtır.

Yüce Kur'ân buyuruyor ki; bazı din mensupları kitaplarıyla amel etmediler; ibadetleri zayi ettiler; tahrif ettiler. Namazla oynadılar, oruçla oynadılar, zekâtla oynadılar, hacla oynadılar... İnancı maddî değerlerle değiştirdiler. Dini şahsî çıkarlarına âlet ettiler ve sonuçta dinin sunduğu güzelliklerden mahrum kaldılar... Kendileri kaybettiler (Örnek olarak bkz. Bakara 2/79; Maide 5/78-79; A'râf 169).

Kur'ân'a baktığımızda, insanlığın din karşısındaki genel tutumunun şöyle olduğunu anlamaktayız:

Öncelikle; bazı din mensupları takva adına dini zorlaştırdılar, hatta zorlaştırmayı din saydılar; böylece dini yaşanmaz hale getirdiler. Din de bu ortamda barınamadı, yaşayamadı... Bir yerlerden patlak verdi...

İkinci anlayış da dini bir oyun-eğlence edindiler, basit çıkarlarına; geçimlerine, ticaretlerine, siyasetlerine alet ettiler. Dini din olarak korumadılar; saygı duymadılar. Samimiyetle, ihlâsla ona yapışmadılar. Ona karşı gerekli ciddiyet ve hassasiyeti göstermediler.

Her iki anlayış da din realitesinin insanlığa fayda sağlamasını engelledi...

Ama İslâm ümmetine gelince, Hz. Muhammed'in tebliğine muhatap olan Sahabe ve onları izleyen Müslümanlar Kur'ân'ı korumuş; ibadetleri değiştirmemişlerdir; imkânları ölçüsünde dine uymuşlar, dini kendilerine uydurma yoluna gitmemişlerdir.

Tarih bize; bir, dinlerine uyan insanlardan, bir de dini kendilerine uyduran insanlardan bahseder. İslâm toplumlarının tarihine baktığımızda, uygulamada bazı aksaklıklar olsa da, onların dini kendilerine uydurmadıklarım, kendilerinin dine uyduklarını görüyoruz.

 

Prof. Dr. HASAN ELİK

 

 

Çetinoğlu: Hocam İslam dünyasına baktığımızda, birkaç ülke hâriç, genel bir azgelişmişlik gözlemleniyor. Müslüman toplumların kalkınmışlık, gelişmişlik konusunda problemleri var. Bu problemler nereden kaynaklanıyor?

Elik: Kalkınmışlık, gelişmişlik, ekonomik refah, bilim, teknoloji v.b. değerler, ferdî olmaktan ziyade sosyal olgulardır. Dolayısıyla, bu değerleri elde etmek için organize olmanın gereği ve yararı açıktır. Bu oluşumları sağlamadan, konuyu sadece inanç bazında ele alarak dinî öğütler ve yalnızca kişiye yönelik çabalarla çağdaş kalkınmışlık düzeyine ulaşılamaz. Bu hedefe ulaşmak için, bütün meslek ve sivil toplum kuruluşları, insanları iş ve meslek sahibi yapmaya yönelik organizasyonlar, düzenlemelidirler. Bir insan için meslek sahibi olmak, birçok şeye sahip olmaktan daha önemlidir. İnsanlara iş vermek, onları kabiliyetleri yönünde geliştirmek ise en büyük sosyal ödevdir. Bugün ülkemiz hâlâ kalkınmış ülkeler arasında değilse bu, kişilerin yetersizliğinden ziyade, sosyal alanda teşkilatlanamamanın veya var olan kurumların yeterince fonksiyonel olmayışının sonucudur. Çünkü her insan mutlaka bir işe yarar. Başarısız insan yoktur, başarısız yönetimler ve organizasyonlar vardır. Bir kurumun en temel ödevi ve başarısının göstergesi, kendisine duyulan ihtiyacı asgarîye indirmektir. Bu bağlamda, bir toplumda iş ve meslek sahibi olanların oranı, ilgili kuruluş ve yönetimlerin başarılarıyla doğru orantılıdır.

Ünlü düşünce adamı Pascal'ın dediği gibi, yönetimlerin en temel görevi, insanları iş ve meslek sahibi yaparak işsizliği ortadan kaldırmaktır. Sosyal güven ve huzuru sağlamak için kanunî düzenlemeler bir yönetimin ne kadar mecburî görevi ise, halkın refah düzeyini artırmak da sosyal adalet adına onun en başta gelen görevidir. Aksi takdirde, sosyal düzenden bahsetmek ve onu korumak mümkün değildir.

Çetinoğlu: İşaret buyurduğunuz konularda insanlarımız yeterli ölçüde aydınlatılabiliyor mu?

Elik: Bayram ve cuma namazlarında yüz milyonlarca Müslüman bir araya geliyor. Bu konular camilerde gerekli ehliyeti hâiz din görevlileri tarafından anlatılabilse, kısa sürede büyük mesafeler alınacağı muhakkaktır.

Ancak biz, başkalarının gıpta ettiği değerlerimizle övünmekle kalmayıp eksiklerimizi de görmek ve onları tamamlamak durumundayız. Elinizdeki kitaplar da bunu hedeflemektedir.

İslâm zaten insanın şartlarına göre düzenlenmiştir.

Yani, sistem kendi içerisinde, herhangi bir insanın müdahalesine ihtiyaç olmadan insanî şartlara göre ayarlanmıştır. Cenab-ı Hak daha işin başında, dini insanî şartlara göre ayarlamıştır. Yapılması gereken; daha din vahyedilirken yapılmıştır.

Çetinoğlu: Sistemde problem yok. Sıkıntılar uygulamadan mı kaynaklanıyor?

Elik: Bir 'fıtrat dini' olarak İslâmiyet; her şarta uyum sağlayan, son derece sade ve kolay bir dindir. Dolayısıyla, O'nu zorlaştırmak da kolaylık sağlamak adına ciddiye almamak da yanhşür. Allah'ın bundan herhangi bir zarar görmesi söz konusu değildir. Zira din; Allah'a fayda sağlayan bir kurum değil, bizim ihtiyaçlanmızı gideren ilahî bir lütuftur.

'İnanan, dürüst ve erdemli davranan kimselere hiç şüphesiz mutlu bir hayat yaşatırız.' (Nahl16/97)

Öncelikle şunu ifade edelim ki; geri kalmışlık problemi, -başka sebeplerin yanında- şayet İslâm'la ilişkilendiriliyorsa -ki bizce de ilişkisi vardır- konunun, İslâm'ın temel kaynağı olan ve özgün haliyle elimizde bulunan Kur'ân ışığında ele alınarak incelenmesi gerekmektedir.

Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de; Müslüman toplumların huzurlu, güvenk ve müreffeh bir hayat süreceğini beyan etmektedir:

'Allah, imana erişip dürüst ve erdemli davramşlarda bulunanlara, tıpkı kendilerinden önce gelip geçen bazı toplumları egemen kıldığı gibi, onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına; çektikleri korkulardan, kaygılardan sonra onları mutlaka güvenli bir duruma kavuşturacağına dair söz vermiştir.' (Nur 24/55)

'İnanan, dürüst ve erdemli davranan kimselere hiç şüphesiz mutlu bir hayat yaşatırız.' (Nahl 16/97)

Bu ilahî beyana rağmen gerçek böyle değilse -ki değildir- o zaman problem ya Kur'ân'dan veya Müslümanlardan kaynaklanıyor demektir. Allah kelâmı olan Kur'ân'ın doğruluğundan şüphe edilemeyeceğine göre, problem, Müslümanlarda demektir.

Çetinoğlu: Kur'an-ı Kerim'in emrettiği gibi Müslüman olanlarda problem olmasa gerek...

Elik: Bu durumda, 'Müslüman kimdir?' sorusuna cevap vermemiz gerekmektedir.

Çetinoğlu: Lütfeder misiniz?

Elik: Kur'ân'a göre, Müslüman; 'Müslümamm' diyen kimse değil, 'Müslüman olan; yani İslâm'ı uygulayan kimsedir. (Ankebut 29/2-3). Öyle ise, Müslümanı belirlemek için öncelikle İslâm'ı bilmek gerekmektedir. Zaten, problem de İslâm'ı tanımadan Müslüman'ı tanımlamaktan kaynaklanmaktadır.

Çetinoğlu: Müslümanların, İslam'ı yeterince bildiklerinden yana tereddütleriniz var gibi...

Elik: Eh, biraz... Daha da önemlisi bildiklerini uyguluyorlar mı? Mesele burada. Sizin de az önce belirttiğiniz gibi, uygulamada.

Çetinoğlu: Teşhis isabetli ise, tedavi ihtimali güçlenir. Devam buyurur musunuz Hocam?

Elik: Çok basit: Hac, İslam'ın 5 şartından biridir. Hac'da, Safâ-Merve arasında nasıl sa'y ediyorsak, ibâdette bile bu hareket varsa, aktif hayatta daha aktif olmak gerekiyor.

Çetinoğlu: Nasıl yani?

Elik: Kâbe'yi tavaf ederken Hakk'ın etrafında nasıl dönüyorsak ve bunun adı 'ibâdet' oluyorsa, hayatımız boyunca da doğrunun etrafında döneceğiz.

Çetinoğlu: Herkesin kendisine göre bir doğrusu var...

Elik: Hayır. Herkes kendi doğrusununa göre değil, Kur'an'daki doğruya-doğrulara göre hareket edecek.

Çetinoğlu: 'Bayram ve cuma namazlarında yüz milyonlarca Müslüman bir araya geliyor.' Demiştiniz. Bunun içindi herhalde. Camiler Kur'andaki doğruları öğrenme yeri olmalı...' diyorsunuz...

Elik: Tekrar edeyim: Bu konular camilerde gerekli ehliyeti hâiz din görevlileri tarafından anlatılabilse, kısa sürede büyük mesafeler alınacağı muhakkaktır.

Çetinoğlu: Yeterli mi? Hepsi bu kadar mı?

Elik: Bana göre Müslüman toplumlar, Allah'ın esas kitabı olan kâinat'ı ihmal etiler. Allah'ın tartışmasız kitabı tabiattır. Kur'an da Allah'ın kitabıdır. Fakat o daha ziyade Allah'ın bir hitabıdır. Bunları yeni duyanlar biraz zorlanacaklardır.

Çetinoğlu: Açıklama yapar mısınız?

Elik: Evet! Kur'an Allah'ın hitabıdır. Hz. Muhammed'e Cenab-ı Hakk'ın Cebrail vasıtasıyla konuşmasıdır. Kelam'dır, hitabettir, okuma parçalarıdır.

Çetinoğlu: Peki neyi okuyor, ne anlatıyor Kur'an?

Elik: Kâinatı okuyor. Surelerin isimlerinden de anlaşılıyor. Demek ki Kur'an tek başına -yani bizatihî kendisi- olarak okunacak bir kitap değildir. Kur'an akıl-gönül birliğini sağlayanların kâinat üzerinden tefekkür ettiklerini, yeryüzünde gezip dolaşırken, seyahat ederken düşündüklerini aktarıp bize de 'düşünün' diyor ya, işte öyle tedebbür ve tefekkürle okunacak bir kitaptır.

Biz Müslümanlar, Allah'ın esas kitabı olan kâinatı bıraktık, ezbere Kur'an okuyarak işi halledeceğiz, zannettik. Dünyayı kalkındıracağız, ahreti kazanacağız... Problemlerin üstesinden dua ile geleceğiz, diye düşündük.

Çetinoğlu: 'Oturup sâdece okumakla olmaz' Diyorsunuz...

Elik: Olmaz! Hz. Peygamber 23 yıllık Peygamberlik hayatında Bedir, Uhud, Hendek, gibi 3 büyük savaş yaptı. Yerine göre vuruştu, dişleri kırıldı, dağa çıkmak mecburiyetinde kaldı... Fakat biz -sözde kalan- dualarla memleketimize sulh-selamet getireceğiz.

Yok öyle bir şey!

Çetinoğlu: Hocam teşekkür ederim. Mesajınız muhataplarına ulaştırılacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Prof. Dr. HASAN ELİK:

1949 yılında Tokat'ta doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul'da bitirdikten sonra, 1976 yılında İstanbul Üniversitesi   İlahiyat  Fakültesi'nden mezun oldu.

 

1977 yılında ilmî araştırmalar yapmak üzere Suudi Arabistan'a gitti.

 

King  Abdülaziz Üniversitesi Arap Dili Enstitüsü'nü Pekiyi dereceyle bitirdikten sonra, 1982 yılında "Nur suresinde toplumsal adab" isimli mastır tezini tamamladı.  Adı geçen üniversitede 'Tahâvî'nin Müşkilu'l-âsâr' adlı eserinin edisyon kritiğini yaparak 1989 yılında doktor unvanını aldı, 2007 yılında profesör oldu.

 

Yayınlanmış eserleri:

01- DİNİ ÖZÜNDEN OKUMAK: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını.

02- KUR'AN'IN KORUNMUŞLUĞU ÜZERİNE: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını

03- KUR'AN IŞIĞINDA FARKLI KONULAR, FARKLI YORUMLAR: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını

04- İÇİMİZDEKİ ALLAH: İstanbul, 2007

05- MODEL İNSAN PEYGAMBER: İstanbul, 2007

06- EVRENSEL MESAJ / KUR'AN: İstanbul, 2007

07- İSLAM VE İNSAN: İstanbul, 2007

08- İSLAM VE HAYAT: İstanbul, 2007

09- YARATAN VE YARATILANLARLA İLETİŞİM BİÇİMİ OLARAK İBÂDET: İstanbul, 2008

10- İSLAM VE DENGE: İstanbul, 2008

11- İSLAM'IN VA'DETTİĞİ HUZUR: İstanbul,2008

12- BÜTÜN İNSANLAR HÜR VE TOK OLUNCAYA KADAR: İstanbul, 2009

13- KURULUŞ VE KURTULUŞUMUZDA İSLAM: İstanbul, 2009