Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

Doku

Siz hiç ciğerlerinizle, saç diplerinizle müzik dinlediniz mi?

 

Burcu Seçmeer'in 'Doku' isimli kitabındaki hikâyelerin kahramanları, kimsenin göremediğini gören, kimsenin duyamadığını duyan, hissedemediğini hisseden, anlayamadığını anlayan insanlardır.

 

Şansının kepenk kapattığını düşünen karamsarlar için; 'Doku' isimli kitapta yer alan her biri birbirinden özgün ve ilgi çekici 8 adet hikâyenin çoğunda, ümit kapılarını açacak sihirli anahtarlar var.

 

Sayfaların her birinde, zekâ ile tahayyül gücü; bâzen raks ederek bâzen de atraksiyon yaparak okuyucuyu, gelecek bölümlerdeki sonsuz ve harika sürprizlere hazırlıyor. Hikâyenin kahramanı, bilmediği bir şarkının melodisinden, bestekârını; bir tablodaki fırça tekniklerinden, ressamını tanıyabiliyor.

 

'Beklenti' başlıklı birinci hikâyede, genç ressam Raçe'nin resim çalışması, Güzel Sanatlar Akademisi'nde, öğretim üyesi profesörün bilebileceği detaylarla anlatılıyor.

 

'İpucu' başlıklı ikinci hikâyede, insan hayalinin nerelere ulaşabileceğini gösteren satırlar var. Hayal mekânlar anlatılıyor: 'Bette'nin Dünyası' isimli dükkânda, Bette Midler'i anlatan kitaplar, oynadığı filmler, albümleri, saçlarına benzeyen peruklar, giydiği kıyafetler, kullandığı parfümler, sevdiği yemekler ve benzeri akla gelebilen ve gelmeyen milyonlarca çeşit malzeme bulunuyor.

 

Aynı sokaktaki diğer bir mekânda, deniz ayaklar altındadır. Piyon martılar, figür yatlar, denizci kıyafeti giymiş servis elemanlarıyla buraya gelen müşteriler kendilerini, kâh Pasifik Okyanusu'nda seyreden gemide, kâh küçük fakat tabiat harikası bir adada imiş gibi hissediyorlar.

 

Hikâyenin kahramanı, hayaller ötesi bir gezegende, henüz icat edilmemiş binitlerle geziniyor. Binitin saniyedeki hızı hiçbir âletle belirlenemeyecek kadar yüksektir.

 

Üçüncü hikâye; 'Yeşil' başlığını taşıyorsa da, pembe bir fon önünde hayatın bütün renklerini veriyor. Hikâyenin kahramanı Valin, kendisini tanıyanların sevecekleri, yerinde olmayı can ü gönülden isteyecekleri biridir. Ülkemizde, her kelimeye yanlış anlamlar yükleme meraklısı câhil özentisi ile malûl kişilerin piyasaya sürdüğü tipik bir 'bozuk ürün' olan ifâdeyle;  fenomen'dir.

 

Yazarın benzetmeleri; edebiyatımızda 'mübalağa sanatı' olarak adlandırılan tarzın başarılı örnekleri olduğu kadar, yazarın hayal gücü hakkında fikir veriyor:

 

Tadımlık örnek cümleler:

*Fırçasını, hayal gücüyle özgürce seviştirdiği resimler...

*Tozları nüfusuna geçirmiş eşyalar...

*Geçmişten ziyaretine gelen düşünceler...

*Sattığı çikolatalardan daha tatlı bir şeyleri vaat eden gülümseyişiyle...

*Konudan konuya sek-sek oynamak...

*Hayal dünyasının panjurları kapalıydı.

*Dudaklarına kelebek gibi konan sebepsiz tebessüm...

*Usta şeflerin damaklarını ziyâret etmiş soslar...

*Akrebin, güneydeki sayıları gösterdiği zamanlar...

*Sandviçler, kendilerine talip olacak boş midelerle buluşmak için sabırsızlanıyordu.

*Kulaklarından birini yan masaya ödünç vermiş, dinliyordu.

*Pasaport kontrolü için kuyrukta beklenen uzun zaman dilimi; 'Yelkovan ve akrep, eşofmanlarını giymiş, parkurun tamamını neredeyse iki defa turlamıştı.'

*Delikanlının girdapvâri çekiciliği...

*Hayal gücüne kalp masajı yapacak ellere ihtiyacı var.

*Annesi de bir süre sonra Azrail'e otostop çekti.

*Utangaçlıkla cesaret arasında gidip gelen med-cezirli hallerine kayıtsız kalamamıştı.

*Genç kızın, evlilik arifesinde büyük harflerle başlayan istekleri olmadı.

*Zekâsını esprilerle aynı cezvede kaynatan biri...

 

Ve daha yüzlercesi, binlercesi... Göz kamaştıran, bol ve parlak ışıklı minik led ampuller gibi hemen-hemen her satıra serpiştirilmiş. Genel geçer kanaate göre mübalağa sanatının şiirde kullanıldığı bilinirse de, 'Doku'da, bu sanatın nesirde de başarı ile kullanılabileceği ispat ediliyor. Yalnızca mübalağa sanatı mı? Hayır! Kitapta;  mecaz, telmih, terdid, teşbih ve tezat sanatları da ustalıkla sergileniyor.

 

Kitaba adını veren 68 sayfalık sekizinci hikâye, her biri isimsiz ve fakat kaşıkçı elması iriliğinde ve değerinde 4 ayrı hikâyeden oluşuyor. Hikâyeler arasında ortak obje olan muhteşem konak, hikâyelerin tam bağımsız olmasını engelliyor.

 

Konakta farklı zamanlarda yaşanan 4 ayrı hayatın kahramanları, ayrı ayrı salıncaklarda bir müddet sallandıktan sonra birleşip sallanmaya devam ederler ve birlikte ulaştıkları en yüksek boşlukta tek ruh hâline gelirler ve geri dönmezler.

 

-'Doku nasıl bir kitap?' Diye sorulduğunda şunlar söylenebilir.

 

'Doku'da sürprizli zekâ sıçramaları, 239 sayfa boyunca Ravel'in Bolero'sundaki gibi, bir biri ardına sıralanıyor. Her birinin rengi, kokusu, rayihası farklı...

 

Okunup bitirildikten uzun bir müddet sonra bile; 'eksantrik eşleştirmeler', 'çağrışımların atraksiyonu' ve 'söz sanatlarının geçit resmi' gibi kavramlarla hatırlanacak özellikler mahşeri...

 

Tek isim altında toplanan son hikâyenin ikinci bölümünde; 'genç kız' olarak anılan bayanın paylaşımcılığı, diğerkâmlığı ve iyilikseverliği de olmasa, kahramanların hiçbiri 'bizden' değil. Hikâyelerin kahramanlarının isimleri de öyle... Raçe, Erato, Gren, Valin, Alben, Fesa, Maci Kamül, Pudra, Solaris, Şeb, Albedo, Pelemin...

 

Kitap münekkitleri hiçbir yazarı, ilk ve tek kitabı ile sağlıklı bir yere yerleştiremezler. Burcu Seçmeer, üçüncü ve beşinci kitaplarında da seviyeyi, Ekim 2014'te yayınlanan birinci kitabında olduğu gibi doruklarda tutarsa -ki bunu başarabileceğinin işâretlerini veriyor- adından çok bahsedilen, kitapları satış rekorları kıracak bir yazar olmaya adaydır.

 

POTKAL KİTAP:

Tayyareci Hayrettin Sokağı Nu: 67 Selma Apartmanı. Bakırköy-İstanbul. Telefon ve Belgegeçer: 0.212-543 36 48

e-posta: potkalkitap@gmail.com //  www.potkalkitap.com

 

LÜGATÇE:

mecaz: Bir sözün gerçek anlamından başka bir anlamda kullanılması, benzetme.

telmih: Üstü kapalı biçimde anlatma.

terdid: Bir düşünceyi iki ihtimalle anlatma.

teşbih: Benzetme yoluyla bağlantı kurma.

tezat: Bir yazıda birbirine zıt kelime ve kavramların kullanılması sanatı.

 

 

 

BURCU SEÇMEER

1979 yılında Ankara'da doğdu. İlköğretimi ve liseyi Arı Koleji'nde tamamladı. Bilkent Üniversitesi Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro Bölümü'nden mezun olduktan sonra, Amerika'nın Los Angeles şehrine gitti. Orada UCLA Üniversitesi'nde görsel ve sahne sanatları ile ilgili bir sertifika programına katılırken, oyunculuk derslerini takviye etti. Türkiye'ye dönünce Bahçeşehir Üniversitesi'nde oyunculuk üzerine yüksek lisans yaptı. Sonrasında Tiyatro Kare, Talimhane Tiyatrosu ve Aksanat'ın tiyatro oyunlarında rol aldı. Oynadığı oyunlar arasında 'Figaro'nun Düğünü', 'Bir Evlenme', 'Woyzeck', 'Ben Patronum' ve 'Pippa' vardır.

 

 

 

RENKENAR:

BİR MEKTUP

19 Kasım 2014 tarihli Önce Vatan Gazetesi'nde yayınlanan 'Bir Kitap okumaya teşebbüs ettim...' Başlıklı yazınızı okudum.

Evet, günümüzde 'yoğun' kelimesinin asıl mânâsı dışında ve olmadık yerlerde kullanılışı hakkındaki tesbitleriniz isabetli ve çok faydalı. Aynı teşhis, -bilhassa mücerret mefhumları karşılayan- 'uydurma' kelimelerin neredeyse tamâmı için konabilir. Bunların kaahir ekseriyeti -maymuncuk gibi- hemen her kapıyı açmak için kullanılıyor. Bakın, kendi hazırlamakta olduğum ve "Uydurukça Lügati" benzeri bir ad vermeyi düşündüğüm nâçiz kitabımda yer alacak uydurma kelimelerden yalnızca birkaçı (algı, aşama, önemli) günümüz Türkçesinde hangi kelimelerin yerini tutuyor, kaç mefhumu yutuyor, görün:
ALGI: idrâk, derk, fehm, anlama, anlayış, kavrama, kavrayış, müdrike; zan, sanma; tasavvur; telâkkî, bakış, görüş, fikir, düşünme, mülâhaza; inanç, îtikaad; mefhum, mânâ
AŞAMA: safha, merhale, had, kerte; mertebe, rütbe, pâye, mesâbe, derece, derecât, basamak, adım; eşik; fasıl; silsile, vaziyet, hâl; istihâle; ilerleme, gelişme, inkişaf, neşvünema, tekâmül, terakkî, yükselme, kalkınma
ÖNEMLİ: mühim, ehemmiyetli, hâiz-i ehemmiyet; başlıca; îtibarlı, mûteber, müreccah; istisnâî, müstesnâ, kıymetli, değerli, mümtaz, seçkin, mukaddem, muhterem, üstün, hâs, havâs, fazîletli, şerefli, meziyetli; azîz; önde; lüzumlu, gerekli, faydalı, yararlı; olmazsa olmaz, vazgeçilmez, şart, farz, vâcib, lâbüd; hassas; vahim, vahâmetli, korkulu, tehlikeli, netameli; âcil; ciddî; kayda değer, iddialı, dikkate değer, çok sayıda, çok miktarda, epey, fevkalâde; ağır, okkalı; sayılı, hatırı sayılır, ensesi kalın; güçlü, tesirli; bâriz; temel, esas, esaslı; mâruf, meşhur
Bir dil için en vahim hâllerden biri, kelimelerin belli bir yönü işâret edemeyişidir. Böylece maymuncuk gibi kullanılmasıdır. Bu da -aslında- mefhumları ifâde etmeye gücünün yetmeyişidir ki böyle bir dil vâsıtasıyla anlatmak, anlamak ve anlaşmak mümkün olmaz. Türkçemiz -milyon kere yazıktır ki- şimdi bu çıkmaza büyük ölçüde saplanmış vaziyettedir. Asıl sâhibinden kaanunsuz ve uygunsuz olarak, cebren ve hîleyle alınıp bir müteahhidin ihtirasları için dozer paletleri altında çiğnenmiş güzelim bir bahçe gibi perîşandır. 'Dil İnkılâbı ' dediğimiz hâdise nedir? Kelime uydurmak (var olan bir kelimenin yerine geçsin diye yeni bir kelime îmâl etmek), mevcut bir kelimeye başka bir kelimenin mânâsını vermek, asırlarca önce ölmüş olan bâzı kelimeleri hortlatmak, 5 -6 kelimeyi yalnızca bir kelimeyle karşılamaya çalışmak... Buna benzer gayretlerin devlet gücüyle ve resmî metinlerden başlanarak gösterilmesi binlerce lâfzın mânâlarıyla bağlarını koparmış; sonra da binlerce lâfız-mânâ arasında yeni, ânî ve sun'î bağlar kurmak mecburiyetinde kalınmıştır.

Sizin ele aldığınız "yoğun" kelimesinin yoldan çıkması da bu kargaşanın mahsûlüdür. O kelime Kaamûs-ı Türkî'de şöyle yer alıyor:                                                                                                                                                                      YOĞUN: sıfat 1. koyu, kalın, kesîf, sulb. 2. kalın, kaba, galîz: yoğun boyun. 3. yonulmamış, ham, kaba, terbiyesiz: yoğun adam. 4. iri, azîm, cesîm."

Demek ki Türkçede 'yoğun' kelimesi ancak bu mânâlarda kullanılırsa doğru kullanılmış olur. Fakat binlerce lâfız-mânâ arasında yeni, ânî ve sun'î bağlar kurmak gayretiyle darmadağın edilen dilimizin tabii kelimeleri de bu zelzeleden nasîbini almış, maymuncuk muâmelesine mâruz kalmıştır. İşte 'yoğun' da bunlardan biridir. Hemen söylemeyi ihmâl etmeyelim ki dilimizin 'tabii' kelimeleri içinde bu bahtsızlığı yaşayanlar uydurukça olanlara nisbetle devede kulaktır. Asıl ve sinsi hastalık, maymuncuk kelimelerle yayılmaktadır. Şöyle bir düşünün: Uydurma 'olay' kelimesi, nerdeyse 'şey' kelimesinin tahtına oturmadı mı? 'Dershâne olayı ', 'aşk olayı ', 'vergi olayı ', 'spor olayı ', 'gazete olayı ', yazı olayı... Her kelimenin yanına bir 'olay' eklemek âdet oldu. Şimdilerde ise 'süreç' kelimesi bu 'olay'ın tahtını sallıyor. Herkes bunu istediği mânâda kullanıyor.

 

Oğuz Beyefendi,

'Bir kitap okumaya teşebbüs ettim, dünyam karardı...' dediğiniz ve 'Sinir sistemimin felç olmasını önleyebilmek için tamamını okumaya cesaret edemediğim kitabın ilk 10 sayfasında önemli gördüğüm 10 Türkçe hatâsı şunlardı:" ifâdesinden sonra sayıp tashîh ettiğiniz "10 Türkçe hatâsı" aslında mukadder... Sizin gördüğünüz hatâ, bir binânın temelindeki çöküşün yukarı katlardaki akisleridir: sıvanın yer yer çatlaması, pencerelerin yerinden oynaması, camların kırılması, kapıların kapanmaması... Hâsılı, temeldeki hasârı gidermedikçe yukarıların düzelmesi nâfile...

Demem o ki, Türkçenin dûçâr olduğu illetten kurtuluşu pansumanla falan olmaz. Bu dilin yazılı metinlerinde -en az 6 yüzyıl boyunca- 'de' ve 'da ' ların, 'ki 'lerin ayrı / bitişik yazılması, has isimlerle kendinden sonra gelen hece veya heceler arasında kesme (') işâreti kullanılıp kullanılmaması, cümle tamamlanınca nokta konup konmaması gibi hususlar bir mesele olarak görülmüyordu. Görülmüyordu, fakat -bugün 'anlatım bozukluğu' gibi tâbirlerle isimlendirilen- ifâde kusurları o devirlerde yok gibiydi. Okudukları metni anlamayanların anlamayışları noktalama, büyük / küçük harf vb. sebeplerden değildi. Kelimelerle mânâlar arasındaki irtibat belliydi ve sağlamdı.

Oğuz Bey, derdimiz çok büyük, fakat bunu görüp hisseden kişiler çok az ve gittikçe de azalıyorlar. Siz bu derdin farkında olanlardan birisiniz. Sakın derdinizi unutmayın, pes etmeyin. 'Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük...'

Saygılarımla...

C.YAKUP ŞİMŞEK

 

1/2/2015 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top