Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

‘Müziğimiz bizim gönül dilimiz olduğu kadar, millî kimliğimizdir de…’

 

Oğuz Çetinoğlu: Müziğin insan hayatındaki yerini belirleyerek söyleşimize başlayabilir miyiz?

Bünyamin Aksungur: Müzik, doğumdan ölüme kadar insan hayatını dolduran, renklendiren, kederli ve sevinçli zamanlarımızda nağmelerine sığınarak teselli bulduğumuz, vazgeçilmez hayat yoldaşımızdır.

Ezan'dan Salâ'ya, yani do­ğumdan ölüme kadar hayatımızın her döneminde; yaşadığımız herşeyi musikimize yansıtmışız. Dünyaya geldiğimizde ismimiz ilk defa kulağı­mıza ezan okunarak söylenir. Ebedî âleme olan yolculuğumuz da, cenâze namazından önce okunan salâ ile gerçekleşir.  Ezan ve salâ, müziğin nağmeleriyle örülüdür.

Çetinoğlu: Mensubu bulunduğumuz Türk dünyasında müziğin yerinden de söz eder misiniz?

Aksungur: Altaylardan Balkanlara, Sibirya'dan Kerkük'e kadar çok geniş bir coğ­rafyada çalınıp söylenen Türk mü­ziği, bizim ortak dilimiz, ortak paydamızdır.

Çetinoğlu: Doğumda ve ölümde müzik var. Hayatımızda?

Aksungur: Müzik; hayatımızın ilk aylarında kulağımıza ninni olarak akar. Yal­nız kulağımıza mı, oradan gönlü­müze indiğini ve ilk duyduğumuz bu şarkıların yani ninnilerin bizim kültür kromozomlarımızı oluş­turduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

"Uyusun da büyüsün ninni Benim yavrum yürüsün ninni... "

diyen annenin yüreğinden diline, dilinden yavrusunun kulağına ve şuur altına akan ninniler, en saf nağmeleriyle, bebek üzerinde ola­ğanüstü rahatlık ve güven duygusu sağlar.

Ninnilerin nağme ve söz doku­su Kırım'da da, Anadolu'da da, Azerbaycan ve Türkmeneli'nde de;

Balkanlar, Türkistan, Sibirya ve Altaylarda da hep birbirine benzer. İdil-Ural boylarında yaşayan bir anne bişik cırı'nda yav­rusunun kulağına,

"Elli belli iter bu,         
Medresege kiter bu    
Tırışıp sabah ukıgaç   
Galim bulıp citer bu "
diye seslenirken,
Kırımlı annenin aynenni'sinin ilk sözleri şöyledir:
"Elli belli iter bu           
Buhara ga kiter bu      
Buhara 'dan kaytkan son   
Alim bolup yiter bu... "

Bizim gibi, Balkanlardaki soy­daşlarımız da ninni, Tatar ve Baş­kurt Türkleri bişik cırı (beşik şar­kısı), Kazaklar bisik jırı veya eldiy, Kırgızlar da bişik ırı veya aldey, Özbekler elle, Irak Türkleri elle, Gagavuz Türkleri nani türküsü, Kırım Tatar Türkleri aynenni, Azerbaycan Türkleri laylay, Türk­menler ise hüydü adını veriyorlar ninniye. İsimler farklı, fakat aslı aynı. Türk dünyasının her yerde ninni var.

Çetinoğlu: Müzik, gençlik yıllarının vazgeçilmez tutkusu...

Aksungur: Hayatın en hareketli ve en güzel dönemi olan gençlik çağlarında ya­şanan her şey müziğimiz içinde kendini bulur. Bu döneme ait şarkı­lar ritim açısından, gençlerin yapısı­na paralel olarak daha tempoludur. Gençlik yıllarında söylenen dinlenen şarkıların konulan arasında aşk, güzellik, bahar, özlem, gurbet, yiğitlik, kahramanlık, askerlik ve düğün (söz, mendil, kına..vs) başta gelir.

Özellikle askerlik ve düğün ile ilgili folklorik zenginliğimizin bü­tün renkleri Türk dünyasının her bölgesindeki müziklerde bol bol görülür. Bir tarafta geline kına ya­kılırken söylenen gelin ağlatma / kız cılatuv / yar yar havalarının söz ve nağmelerine yansıyan hüzün, diğer yanda da halay, zeybek,karşılama ve horonların coşkusu, hem katılan hem de izleyenleri adeta büyüler.

Ağırlama, güzelleme, gurbet havası, deyiş / aytıs / aydım, atış­ma / aytışuv, mahnı, yır / cır / çıır / ırı / yuri nakşa ve koşuklar ve daha birçok terimle ifade edilen müzik örnekleri Türk dünyasının her köşesindeki düğün ezgilerinin müziğimiz içindeki formlarından bazılarıdır.

Çetinoğlu: En çok işlenen temalardan biri de gurbet olmalı...

Aksungur: Müziğimiz yalnızca az önce saydıklarımızdan ibaret de­ğil. Bazen sevdiği kızla evlenebil­mek için gerekli maddî kazancı el­de etmek, bazen de yeni evlendiği eşi ve ailesi için daha iyi geçim şartları hazırlamak uğruna erkeğin gurbete çıkması (ki bu gurbet genelde; 'taşı toprağı altın' olan İstan­bul'dur).  Pek çok acıyı beraberinde getirmiş, bu da müzik kültürümüz içinde pek çok türkünün doğması­na yol açmıştır. Kendinin ve geride bıraktıklarının yaşadığı acının en hafifi gurbet acısıdır. Sıladaki ana babanın evlat, yavuklunun yar has­reti vardır ama yolunu gözleyen, yeni evlendiği eşi ise, onun hasreti daha yakıcı olur. Çünkü onun, alış­maya çabaladığı bu yeni evdeki zorlukların yanı sıra bir de yeni ay­rıldığı ana-baba ve kardeşlerinin hasreti vardır. Üstelik bu tazecik yaşında, ona destek olacak kocası da yanında yoktur.

Gerçi, kavuşmanın ve güzel günlerin ümidi olduğu sürece ve de ortada bir aşk varsa her acıya katla­nılır. Ama ya kocası yoldan sapar da başka birine gönlünü kaptırırsa...

 

"Ağam İstanbul'u mesken mi tuttun     
Gördün güzelleri, beni unuttun.    
Sılaya dönmeye yemin mi ettin?   
Gayrı dayanacak özüm kalmadı,     
Mektuba yazacak sözüm kalmadı..."

 

Kayserili gelin böyle diyerek derdini türkülere dökerken, Ana­dolu'daki binlercesi gibi, Kütah­ya'da aynı derdi çeken bir gelin daha vardır. Onun da kavgası İs­tanbul'ladır:

 

'A İstanbul, sen bir han mısın?       
Varan yiğitleri yutan mısın?        
Gelinleri yarsız koyan mısın?        
Gidip de gelmeyen yari ben neyleyim,
Vakitsiz açılan gülü ben neyleyim... "

Çetinoğlu: Kayseri, Kırşehir böyle... Balkanlar, Rumeli?

Aksungur: Birkaç yıl önce Kosova'ya gi­derek Şar dağları üzerinde, Gora'lı kardeşlerimizin yaşadığı köylerde, onların müzikleri hakkında araştır­malar yapmıştım. Dinleyip kaydet­tiğim birçok halk türküsünde gur­bet kelimesi geçiyordu. 'Gurbet nedir?' diye sordum. Dediler ki "Gurbet eşittir İstanbul'dur.'' Za­ten türkülerin sözlerini tercüme et­tirdiğimde, Anadolu'daki hikâye­lerle çok benzeyen yaşanmışlıklar karşıma çıkıyordu.

Çetinoğlu: Başka hangi temalar dikkat çekiyor?

Aksungur: Gurbet ile sıla arasında, seven­lerin kavuşmasını engelleyen dağ­lar da müziğimizde önemli bir yer tutuyor. Türk dünyasında dağlar üzerine yakılmış binlerce şarkıya rastlamak mümkündür.

Hayatımızda yaptığımız güzel işler yanında zaman zaman kusur ve kabahatlerimiz de oluyor ve bunlar da müzik kültürümüz için­deki yerini alıyor. Tabii, kabahatlar karşısında nasihatlar da var. Özel­likle âşık 'deyiş'lerinde (aytış / ay­dım) nasihat içeren pek çok şarkı Türk dünyasının her köşesinde mevcut. Tarihimizin her dönemin­de, toplumu ve yöneticileri doğru yola çağırıp nasihatlar eden aksa­kallar hep var olagelmiştir. Çoğu zaman elinde kopuzu veya bağla­masıyla karşımıza çıkan bu ozan'lar (baskı /bahşı / kam) bazen De­de Korkut, bazen Mahdumkulu veya Yunus Emre olarak karşımıza çıkmış; bazen de Pir Sultan, Tok-togul veya Âşık Veysel isimleriyle anılmışlardır.

Çetinoğlu: Dinî unsurlar olan ezan ve salâda müzik olduğunu, söyleşimizin başında belirtmiştiniz. Hepsi bu kadar mı?

Aksungur: Hz. Muhammed (sav) bir hadisinde "Kur 'an 'ı güzel sesinizle bezeyiniz" buyurmuştur. Kur'an-ı Ke­rim'in tamamı Allah'ın sözlerinden ibaret olduğuna göre, âyetlerin mü­ziğe ihtiyacı var mıdır? Peygambe­rimiz böyle söylediğine göre, de­mek ki varmış.

Allah, güzel ses ve müzik yete­neğini çok az kuluna bahsetmiştir. Müzik nağmeleri aklın değil, gönlün sesleridir. Dolayısıyla gönüle hitap eder ve hiç şüphesiz, gönüle giren şeyler daha kalıcıdır. Kur'an ayetlerinin teganni (nağme) yoluy­la gönüllere nakşolması ve benim­senmesi istenmiştir. İnsanları namaza çağıran ezan'ın sözleri müziksiz olarak okunsaydı herhalde tesiri daha az olurdu.

Yanlızca ezan değil, namaz içinde imam ve müezzinin okudu­ğu âyet ve duaların çoğu, güzel nağmelerle ve makamlı olarak oku­nur. Burada, elbette aşırıya kaçılıp, nağme yaparak Kur'an âyetlerinin gölgelenmesi asla arzu edilmez.

Türklerde dinî terbiye camiler­den başka, tekke ve dergâhlarda da, yüzyıllar boyunca müziğimizin nağmeleri eşliğinde verilmiştir.

Çetinoğlu: Türkiye dışındaki Türk dünyasında din ve müzik ilişkisi hakkında da bilgi lütfeder misiniz?

Aksungur: Din ve müziğin iç-içeliği yalnızca Türkiye'mize mahsus değildir.

Doğu Türkistan'ın Kâşgar şeh­rindeki Iydgâh Camii önünde, her bayram namazından sonra, binler­ce Uygur Türkü, cami duvarı üs­tündeki sanatçıların çaldığı müzik eşliğinde kendilerinden geçerek ve de dönerek dans etmektedirler. Ke­za, Anadolu'muzdaki Bektaşi se­mahlarına çok benzeyen oyun / âyinler yine müzik eşliğinde Türk­menistan'da yaygın olarak yaşa­maktadır. Tatar ve Başkurt Türkleri dini sohbet meclislerinde 'heyet' adını verdikleri ilahiler söylerler. Kırım ve Balkanlarda da ilahiler yaygın olup, bizdekilerle daha bü­yük benzerlik gösterirler. Dinî mü­zik eserleri Irak / Türkmeneli'nde ise tenzile havası adıyla yöre kül­türünde yerini almıştır.

Çetinoğlu: Köy kesimlerinde halk musikisi daha yaygın...

Aksungur: Müziğimiz, folklorik ve klasik usul olmak üzere iki kolda geliş­miştir. Her iki üslubun da doğup geliştiği yerler hep dinî mekânlar olmuştur. Halk müziğimiz nefes, ilahi, türkü ve semah formlarında Bektaşi tekkelerinde gelişirken iş­lediği konular arasında Allah, Pey­gamber ve Ehl-i Beyt sevgisi, gü­zel ahlak ve yardımlaşma en başta gelir. Bektaşi dergâhlarındaki zikir ayinlerinde Allah için dönerek ya­pılan hareketlerin ve bu sırada söy­lenen türkülerin adı semah'dır.

Klasik musikimizin geliştiği en önemli mekânlar ise tarih boyunca mevlevîhaneler olmuştur. Burada da müzik eşliğinde Allah için döne­rek yapılan âyinler vardır ki bunla­rın da adı sema'dır.

Mevlevîhanelerde ilahi, kaside, durak, kâr ve kârçe'lerle âyin formunda eserler icra edilir. Klasik musikîmizin en büyük bestekârları hep mevlevîhanelerde yetişmişlerdir.

Çetinoğlu: Bu söyleşimizi, müzik ve tarih ilişkisiyle bitirebilir miyiz?

Aksungur: Müziğimiz aynı zamanda 'tarihî belge' niteliğindedir. Toplum hayatını etkileyen olaylar, savaşlar, zaferler... müziğimize yansımıştır.

Bağdat'ın kapısını açan Genç Osman, Estergon Kal'ası, Kastamonu, Gora, Prizren, Kırım ve Kerkük'te söylenen Çanakkale Türküsü,  Hey Onbeşli Onbeşli, Cezayir'in Harmanları, Yemen Türküsü, Kızılırmak Nettin Allı Gelini, Başkurdistan, Tataristan ve Kırım'da bilinen Port Artur, Belgırat Kalesi, Selanik'te söylenen Çalın Davulları, Sivas'ta Mehrali Bey Ağıtı, Göç Göç Oldu, Azerbaycan'da Laleler, Kerkük'te Sultan Aziz Türküsü, Bodrum Hakimi, Biz Kırım'dan Çıkanda, Doğu Türkistan ve Kazakistan'da söylenen Suluvbay'dın Eni, Çökertme'den Çıktım, Başkurdistan'da söylenen Kaharman Kanton, İdil-Uralların türküsü Çingiz Han, Osman'ımın Mendili, Tataristan'da Süyün Bike, Ben Kendimi Gülün Dibinde Buldum...ve diğer müzik eserleri, hep belge özelliği taşıyan türküler olup, bu konuda hemen aklıma geliveren örneklerdir.

Kısacası, müziğimiz bizim gönül dilimiz olduğu kadar, millî kimliğimizdir de...

Çetinoğlu: Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.

Aksungur: Ben de teşekkür ediyorum.

BÜNYAMİN AKSUNGUR:

1957'de Manisa'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Manisa'da, liseyi Edirne Öğretmen Okulu'nda tamamladı.1975'de ilkokul öğretmeni olarak Iğdır'da göreve başladı. 1976'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümüne giren Bünyamin Aksungur burada gece öğrenimine devam ederken gündüzleri de ilkokul öğretmenliği yaptı. Fakülteyi bitirdikten sonra da ilkokul öğretmenliğine devam eden Aksungur, 1986 yılında İstanbul Radyosu'na tayin edildi. Bir süre prodüktör (yapımcı) kadrosunda çalıştıktan sonra yapımcı-yönetmen olarak TRT İstanbul Televizyonu'na geçti. Asli görevinin yanı sıra TÜRKSES adlı müzik topluluğu kurarak Türk dünyası müzikleri hakkında konserler düzenleyen Bünyamin Aksungur, bir yandan da Türk dünyası müzikleri üzerine araştırmalar yaparak konferanslar vermektedir.

Yakın zamanlara kadar TRT Avaz kanalında, 'Gönül Avazı' isimli programı hazırlayıp sunmakta idi. Bu başarılı program, bilinmeyen sebeplerle 2014 yılı başında yayından kaldırılmıştır.

Bünyamin Aksungur evli ve 3 evlat babasıdır.

 

 

 

 

 

 

3/2/2014 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top