Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

‘Kanunî Sultan Süleyman Han’ın, oğlu Şehzâde Mustafa’yı öldürtmesi, Basiret Bağlanmasıdır.’

Oğuz Çetinoğlu: Bir televizyon dizisi sebebiyle halkımız, Şehzâde Mustafa olayını fark etti. Olayı özetler misiniz? 

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz: 'Kader hükmünü icrâ edince, insanların basar (1) ve basireti bağlanıyor.' Kaidesi burada da geçerlidir. Meseleyi hemen hükme bağlamak doğru değildir. Ancak bu olayın tasvip edilecek bir yönü de yoktur.

Osmanlı tarihçilerinin beyanına göre, Şehzâde Mustafa hayatta iken O'nunla beraber hayatta olan üç şehzâde daha vardır: Şehzâde Bâyezid, Şehzâde Cihângir ve Şehzâde Selim.

Sadrazam Rüstem Paşa ve Hürrem Sultân'ın ve hatta bazı tarihçilere göre Kanuni'nin meyli Şehzâde Bâyezid'e; askerler, âlimler ve meşâyıhın (2) meyli Şehzâde Mustafa'ya; harem halkının meyli ise babasıyla Saray'da beraber oturan ve sancağa çıkmayan (3) Şehzâde Cihangir'e idi.

Çetinoğlu: Sonradan İkinci selim Han olarak Osmanlı tahtına oturan Şehzâde Selim?

Akgündüz: O, hiç kimsenin aklından bile geçmiyordu. Zira kendi sancağında, çevresine toplanan musâhiplerle eğlenceli bir hayat yaşıyordu. Taht işleri gündeme gelince de, "Bakalım Mevlâ neyler?" diye lakayt kalıyordu.

Çetinoğlu: Olaylar nasıl gelişti?

Akgündüz: Kanuni'nin hanımı Hürrem Haseki'nin (4); Şehzâde Bâyezid, Şehzâde Selim ve Şehzâde Cihangir'in annesi olması; Şehzâde Mustafa'nın ise Mah-i Devrân Haseki'nin oğlu olması fitneyi ateşlemeye yeterli bir sebepti. Hürrem Haseki'nin ve Kanuni'nin biricik kızı Mihrimah Sultân ile evlenen ve 1544 yılında Sadrazamlık makamına gelen Rüstem Paşa, fitne ateşini körüklemeye başladı. Asıl arzusu Şehzâde Bâyezid'in tahta çıkmasıydı. Bunun için Şehzâde Mustafa'nın tasfiyesi gerekiyordu. Bu gayeye ulaşmak üzere Damad, Kayınvalide ve kız bir plan hazırladılar. Osmanlı Devleti'ni en çok ürküten politik bir mevzu olan Anadolu'nun Şî'alaşmasını vesile ettiler.

Kanuni; Sadrazam Rüstem Paşa'nın komutasında İran Seferine çıkmak üzere bir ordu çıkarmıştı.

Sonrasını Solak-zâde'den (5) özetleyelim:

"Şaşılacak iştir ki, askerin dilinde hiç hoş olmayan sözler dolaşıyordu. Bazı gayr-ı makul sözler ile çadırlar dolup gizli ve âşikâr söyleniyordu ki, 'Padişah gâyet kocaldı, yaşlılık vücudunu yıprattı. Bu günden sonra sefere çıkamaz. Onun için yerine Rüstem Paşa'yı Anadolu'ya serdar tayin etti. İnsaf o ki, Şehzâde Mustafa yerlerine tahta geçmek istiyormuş; ancak Rüstem Paşa engel imiş'. Bu tür dedikodular tevâtür (6) derecesine geldi. 'Söz yalan olmaz; yanlış olur' dedikleri gibi, aslında Şehzâde Mustafa yaşı kırkı geçmiş, ilim ve kahramanlık itibariyle şehzâdeler arasından biricik idi. Ayrıca asker ve halk onu seviyor ve istiyordu. Maalesef bazı ahmaklar iyi niyetle ve bazıları ise kötü niyetle Şehzâde Mustafa'ya bu sözleri ulaştırdılar ve O'nu isyan edecek merhaleye getirmeye çalıştılar."

İşte bu dedikodular üzerine, fesad şebekeleri, Şehzâde Mustafa'nın İran Şah'ı Tahmasb ile gizlice ittifak yaptığına ve O'nun damadı olup babasını devireceğine Kanuni'yi ikna ettiler. Her ne kadar Kanuni, kendisine ilk olarak bu mevzu açıldığında, "Hâşâ Mustafa Hân'ım bu küstahlığa cür'et ede. Bazı müfsidler kendi arzularını mülk ve saltanat O'na kalmasun deyü iftira ederler" diye sert cevap vermesine rağmen, sahte mektuplar ve benzeri desiselerle onun isyan edeceğine ve hıyanet ettiğine inandı. Hatta 3. İran Seferi için yaptığı hazırlığa, Şehzâde Mustafa'nın Konya Ereğlisi yakınlarında 30.000 kişilik bir orduyla katılmasını, ona isyan için geliyor zannetti. Rüstem Paşa'nın tahrikleri kötü amacına ulaşmış ve maalesef Şeyhülislâm Ebüssuud Efendi'den de devlete isyan ettiğinden dolayı idam fetvâsı kamufleli bir şekilde alınmıştı.

Çetinoğlu: 'Fetvâ, usulüne uygun değildi...' mi diyorsunuz?

Akgündüz: Bu fetvâ usulüne uygun alınmamıştır. Böylece araya giren müfsidlerin tahriki ile Osmanlı tarihinin en acı ve haksız bir idamı gerçekleştirilmiş ve 960 / 1553 yılının Şevval ayında Şehzâde Mustafa, babası ile görüşmek üzere geldiği çadırda boğdurulmuştur.

Katli, devlete isyan suçundan dolayıdır; ancak deliller sahte ve şahitler yalancıdır.

Çetinoğlu: Osmanlı mülkünde Şehzâdenin katlinin yankıları nasıl oldu?

Akgündüz: Şehzâde Mustafa'nın idam edilmesi, her ne kadar kanununa uydurulmuş ve sahte delillerle insanlar kandırılmış dahi olsa, memleket içinde büyük sıkıntılar meydana getirmiştir. Hadiseye üzülen Şehzâde Cihangir, aynı yıl üzüntüsünden vefat etmiştir. Asker çok ciddi manada rahatsız olmuş ve ısrarla Sadrazam Rüstem Paşa'nın azli istenmiş ve mecburen azledilmiştir. En acısı da İran Seferinden vazgeçilmiştir; zira askerin önemli bir kısmı karşı tarafa meyletmeye başlamıştır. Halk arasında Şehzâde Mustafa destanlaşmış ve adına çok önemli mersiyeler yazılmıştır. Hatta 'Düzmece' Mustafa adıyla ortaya çıkan birisi, binlerce insanı çevresine O'nun adıyla toplayabilmiştir.

Çetinoğlu: Çalkantılar sonra da devam etti mi?

Akgündüz: Lala Mustafa Paşa, bazı şahsî menfaatleri yüzünden iki öz kardeşin arasını açmaya başlamış ve Şehzâde Bâyezid ile Şehzâde Selim'in aralarına buz dağlarını sokmaya çalışmıştır. 1558 yılında Şehzâde Bâyezid Kütahya'dan Amasya'ya ve Şehzâde Selim ise Manisa'dan Konya'ya sancakbeyi olarak tayin edilmişlerdir. Maalesef Şehzâde Bâyezid, bazı tahriklere aldanarak gelen bu fermanı dinlememiştir. Padişah'ın emriyle üzerine gelen orduya Konya'da mağlup düşen Bâyezid, İran'ın başşehri Kazvin'e sığınmış ve âsi hale gelmiştir. Sonunda Şah, bazı dedikoduların da etkisiyle âsi oğlunu babası Kanuni'ye teslim edince, 4 oğlu ile birlikte Şehzâde Bâyezid 1562 yılında idam edilmişlerdir. İdam fetvâsını veren ise, Şeyhülislâm Ebüssuud Efendi'dir ve bu fetvâda bir aykırılık bulunmamaktadır. Yani Şehzâde Bâyezid'in katli tamamen devlete isyan suçundan dolayıdır ve bağy (8) suçunun cezasıdır.

Çetinoğlu: Şehzâde Bâyezid ile Kanunî Sultan Süleyman arasında teati edildiği bildirilen şiir formundaki mektuplardan da söz eder misiniz Hocam

Akgündüz: Bu mektuplar, meselenin künhünü anlatması açısından çok manidardır. Birer dörtlükleri şöyledir:

Şehzâde Bâyezid (Şâhî):

Ey serâser âleme Sultân Süleyman'ım baba

Tende cânım cânımın içinde cânım baba

Bâyezid'ine kıyar mısın benim cânım baba

Bî günahım Hak bilir devletlü Sultânım baba.

Hak Tealâ kim cihanın şâhı itmiştir seni,

Öldürüp ben kulunu, güldürme şâhım düşmeni

Gözlerim nuru oğullarımdan ayırma beni

Bî günahım Hak bilir, devletlû Sııltân'ım baba !

Kanuni (Muhibbî):

Ey demâdem mazhar-ı tuğyân-ı isyânım oğul

Takmayayım boynuna herkiz tavk-ı fermanım oğul

Ben kıyar mıydım sana ey Bâyezid Hânım oğul

Bî günahım dime bârî tevbe kıl cânım oğul

Tutalım ki elin baştan başa kanda ola                                                                                                            Sen ki istiğfar edersin, biz de affetsek n'ola ?                                                                                            Bayezid'im, suçunu bağışlarım gelsen yola                                                                                                       'Bî günahım' dime bâri, tevbe kıl cânım oğul!

BİLGİLİK:

(1) basar: Görme yeteneği, görüş, zihnî algı

(2) meşayıh: Şeyhler, din adamları

(3) sancağa çıkmak: Eski bir Türk geleneği gereğince, Osmanlı Devleti'nde, Padişahların belli bir yaşa gelen erkek evlatları, yanlarında hocaları, askerleri ve diğer görevliler olduğu halde bir eyâlete gönderilirdi. Buna 'Sancağa çıkma' veya 'Sancağa çıkarılma' denirdi. Eyâletler kendisine bağlı kazaları ve köyleri bulunan bir idarî birimdir. Bunlara 'Sancak şehirleri' denilirdi. Belli başlı sancak şehirleri şunlardır: Amasya, Bursa, Konya,  Kütahya, Manisa,  Sivas, Trabzon.

Bu sancakların çoğu, Anadolu Beyliklerinden alınmış yerlerdir. Böylece Osmanlılar; bir zamanlar kendileri gibi birer beylik olan bu yerlere, güvenilir bir idareci olarak hanedandan birini göndermişlerdir. Ayrıca bu şekilde, hâkimiyet altına aldıkları beylikleri de, hanedan mensubu bir yönetici ile taltif etmişlerdir.

(4) Haseki: Osmanlı padişahlarının eşleri arasında çocuk doğuranların ulaştığı unvandır. Padişahların birden fazla hasekisi olabiliyordu. Bu hasekilerden en gözdesi genellikle en büyük erkek çocuğun annesi oluyordu. Hasekiliğe yükselen pâdişah hanımlarına samur kürk giydirilirdi. Ayrıca kıymetli taşlardan yapılmış taç da takarlardı. Bundan sonraki hayatı için ayrı bir oda tahsis edilir, hizmetine cariyeler ve silahtar tâyin verilirdi. Padişah öldüğünde erkek çocuk doğuran haseki eski saraya gönderilirdi. Kız çocuk doğuran veya çocuk doğurmayan hasekiler ise devlet kademesindeki yüksek rütbelilerle evlendirilirdi. Kanuni Sultan Süleyman Han, Sultan Birinci Ahmed Han ve Sultan İbrahim Han'ın hasekileri Hürrem Sultan, Kösem Sultan ve Hüma Şah Sultan, hasekiler arasında en meşhur olanlarıdır.

(5) Solak-zâde: 1590 - 1617 yılları arasında yaşamış Osmanlı tarihçisidir. Tam adı: Solak-zâde Mehmet Hemdemi Efendi'dir. Aynı zamanda şair ve bestekârdır. Şiirlerinde 'Hemdemî', bestelerinde 'Miskalî' mahlasını kullanmıştır. Babası, yeniçeri ocağında önemli bir mevki olan Solakbaşı rütbesinde olduğu için Solak-zâde olarak anılmaktadır. Enderun'da yetişmiştir.

Solak-Zade Tarihi, Tarih-i Solakzade veya Fihrist-i Şahan adıyla tanınan tarih kitabı, yaklaşık olarak, Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan kendinin yaşadığı 1660'lara kadar olan dönemin tarihidir.

Osmanlıca olarak 1854'de ve 1880'de İstanbul'da basılmıştır.

(6) tevâtür: Bir haberin ağızdan ağıza yayılması, yaygın söylenti. Arapça kökenli bir kelime olan tevatür dinî metinlerde, yalan olması mümkün olmayan bir sözün, haberin; ağız birliği etmiş güvenilir kimselerden yayılması anlamında kullanılır.

(7) bağy: Devlet başkanına silahla karşı koymak, isyan etmek. Osmanlı hukukunda cezâsı idamdır.

(8) künh: Bir şeyin özü, içyüzü, aslı. Künhüne varmak: Bir şeyin aslını, esâsını anlamak, gerçeği öğrenmek. 

ŞEHZÂDE MUSTAFA'NIN KATLEDİLMESİ

Şehzâde Mustafa, Kanûnî Sultan Süleyman Han'ın şehzâdeliği döneminde; Manisa'da, 1515 yılında dünyaya geldi.  Kanuni'nin hanımları Hürrem Sultan ile Mâh-i Devran Sultan arasındaki rekabet had safhada idi. Rekabet, sonunda kavga ve düşmanlığa dönüştü. Kanûnî'nin, büyük oğlu Şehzâde Mustafa'yı çok sevmesi, Hürrem Sultan'ı daha da etkili olmaya zorluyordu. 1533 yılında, Valide Sultan  - Hafsa Hâtun ölünce, Hürrem Sultan daha da güçlenmişti. Eşini ikna ederek Şehzâde Mustafa'yı İstanbul'dan uzaklaştırıp Saruhan (Manisa) Sancak Beyliği'ne göndertti.

 

Şehzâde, Manisa'da dönemin en büyük âlimlerinden dersler alarak yönetim ve idarede, Osmanlı ordusunun  en değerli komutanlarının nezâretinde ise askeriyede mükemmel bir şekilde yetişti. Lâ'li Çelebi'den edebiyat dersleri aldı. Mükemmel denilebilecek ölçüde şiirler yazıyordu.

Cihan Devleti olan Osmanlı'nın Muhteşem Sultanı Kanunî Süleyman Han, bir kurnaz kadına teslim olmuş, belki de ileride babasını geçebilecek olan, vasıflı ve güzide bir şehzâdenin... öz oğlunun öldürülmesine onay vermişti. Şehzâde Mustafa olayı, bir hazin hikâyedir. Evlât sevgisini bilen herkesin gönül tellerini titretir. Dilerseniz, özet olarak hatırlayalım.

Sadrâzam  Rüstem Paşa, Kanunî'den sonra Şehzâde Bâyezid'i tahta oturtmak istemektedir. Göreve devamının  ancak bu şarta bağlı olduğunu düşünür. Kanunî'nin, sözünden çıkmadığı eşi olan Şehzâde Mustafa'nın üvey, Bâyezıd'ın öz annesi Hürrem Sultan da bu görüştedir.Saray mensuplarından, başka destekçiler de bulunur. Şimdi sıra Kanunî'yi ikna etmeye, orduyu bu işin dışında tutmaya gelmiştir. Çünkü ordu, Mustafa'dan yanadır. Ordu, hazırlanan komplodan haberdar olursa;   hazırlayıcıları, kendilerinin derhal öldürüleceğini bilmektedirler.  Şehzâde Mustafa'nın, babasını devirerek tahta oturmak niyetinde olduğunu, bu iş için İran hükümdârı Şah Tahmasp  ile işbirliği yaptığını Kanunî'ye söylerler. Düzmece bir mektup ve cevabı delil olarak gösterilir. Kanunî,  başlangıçta iddiaları aslâ kabul etmez. Fakat bir müddet sonra; savaş meydanlarında yorulan bedenini, devlet ve milleti için yeni plânlar yapmaktan bunalan başını dinlendirmek için sığındığı kucağın, kızı Mihrimah Sultan'ın ve dâmâdı Rüstem Paşa'nın kurnazca düzenlemelerine mağlup olur, söylenilenlere inanır. 

Şehzâde Mustafa,  yüz hatları ve vücut yapısı itibariyle, dedesi ve Kanunî'nin babası Yavuz Sultan Selim Han'a çok benziyordu. Şehzâdeyi görenler, bu benzerliğin etkisinde kalarak hemen onun taraftarı oluyordu. Bu etkileşimden Kanunî'nin rahatsız olması sağlandı. Yavuz Sultan Selim Han, babası İkinci Sultan Beyazıd'ı tahtından indirmişti... "Târih tekerrür edebilir." Diyerek bu olayı da kullandılar.

Kanunî, bizzat ordunun başına geçerek İran üzerine sefer e çıktı. Ordu, İstanbul'dan hareket etti. Konya'da mola verilip otağ kuruldu. Amasya Vâlisi olan Şehzâde Mustafa'ya, sefere katılması için haber salındı. Ordusuz ve yalnız gelmesi isteniliyordu. Mustafa kuşkulanmıştı. Düşündü: Gitmese veya ordusu ile birlikte giderse, babasının şüpheleri doğrulanmış olacaktı. Yalnız giderse kötü bir âkıbetle karşılaşabilirdi. Sonunda kararını verdi: Yalnız gidecekti. Ne de olsa muhatabı babası idi. O'na güveni tam olmasa bile saygısı sonsuzdu. Otağ-ı Hümayun'a girdiğinde, kendisini babasının yerine cellâtlar karşıladı.  Dışarıda ordu, gök gürültüsünü bastıracak şekilde şehzâde lehine tezahürat yapıyordu. Bir düzine cellât,  başından aşağı çuvalı geçirirken hayli zorlandılar.  Talihsiz Mustafa'nın:

- Baba, babacığım... ciğerpâren oğlunu boğuyorlar. Kurtarmayacak mısın ?  Diye bağıran sesi, içerideki ve dışarıdaki gürültü sebebiyle hedefine ulaşamadı. Son anda, kararından vazgeçer endişesiyle  Pâdişah'ın yanındakiler de feryatların duyulmaması için tedbir almışlardı. Yarım saate yakın bir mücâdeleden  sonra işin bitirildiği, hayatının son ve en büyük hâtâsını yapmış olan babaya bildirildi. Şehzâde Mustafa 38, Kanunî 59 yaşında idiler. Ordu, olayı öğrenince teessürünü ve protestosunu belirtmek için iki öğün yemek yemedi. Pâdişaha karşı saygısızlık etmeye kimse yeltenmedi.  Rüstem Paşa, aleyhinde sloganlar atılırken, O, kadın elbisesi giyerek kaçtı. Kanunî Sultan Süleyman Han, ilk iş olarak Rüstem Paşa'yı sadrazamlıktan azletti. Osmanlı yönetimindeki sağduyulu paşalar ve devlet erkânı, intikam duygularının devlete zarar vereceğini belirterek, orduyu teskin ve ikna ettiler.  

Olayın akisleri büyük oldu. Yıllar sonra ortaya çıkan sonuçları ise Devleti çok yıprattı. Bu olay, Osmanlı'nın  yıkılışına giden yoldaki   yüzlerce atlama taşlarından biridir.

Şehzâde Mustafa, bütün Türk tarihinde, hakkında en çok mersiye yazılan tarihî şahsiyettir.

Taşlıcalı Yahya Efendi'nin yazdığı mersiye.

Meded, meded bu cihânın yıkıldı bir yanı

Ecel celâlîleri aldı Mustafa Hân'ı.

Dolundu mihr-i cemâli, bozuldu erkânı,

Vebâle koydular âl ile Âl-i Osmân'ı.

Enîsi gâib erenler, celîsi ehl-i sefâ,

Ziyâde ide yaşım gibi rahmetin mevlâ.

İlâhi! Cennet-i firdevs ana durağ olsun,

Nizâm-ı âlem olan Pâdişah sağ olsun!

Nisayi'nin yazdığı mersiye: (Şair Nisayi bu Mersiye'de Hürrem Sultan için 'Rus cadısı '  ifadesini kullanırken, Kanuni'yi de açıkça merhametsizlikle suçlamıştır.)

Bir Urus câdısınun sözin kulağuna koyup

Mekr ü âle aldanuban ol acûzeye uyub

Bâğ-ı ömrün hâsılı ol serv-i âzâda kıyup

Bi-terahhum şâh-ı alem n'itdi Sultan Mustafâ

Şâh-ı âlemsin veli halk tutdı senden nefreti

Kimsenün kalmadı hergiz sana meyl-i şefkati

Bâis olan müftiye irmesün Hak rahmeti

Merhametsüz şâh-ı âlem n'itdi Sultan Mustafâ

Prof. Dr. AHMET AKGÜNDÜZ

1955 yılında Diyarbakır'ın Çüngüş Kazası'na bağlı Malkaya Köyü'nde doğdu. İlkokulu köyde tamamladıktan sonra, Gaziantep İmam-Hatip Lisesi'ni ve Gaziantep Lisesi fen bölümünü bitirdi. 1980 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi'nden, 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne

Hukuk Tarihi Araştırma Görevlisi olarak giren Akgündüz, 1983 senesinde Mastırını ve 1986 senesinde de 'İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi' adlı teziyle doktorasını tamamladı.

1987 senesinin Kasım ayında Hukuk doçenti olan Akgündüz, aynı yıl Konya Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne 'Hukuk Tarihi ve İslam Hukuku Doçenti' olarak tâyin edildi. 1986-1991 yılları arasında Başbakanlık Osmanlı Arşivinde Uzman Müşavir ve Devlet Arşivleri Danışma Kurulu üyeliği sıfatlarıyla araştırmalarda bulunan Akgündüz, 1993 Eylül'ünde Dumlupınar Üniversitesi'ne Hukuk Profesörü, Ekim 1993' de aynı üniversiteye bağlı Bilecik İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi'ne Dekan olarak tâyin edildi.

1997-1998 ders yılında Princeton Üniversitesi'nde misafir Profesör olarak araştırmalarda bulundu. Hâlen Hollanda'da, Roterdam Üniversitesi Rektörü olarak görev yapmaktadır.

Arapça, İngilizce ve Farsça bilen Akgündüz, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Mütevelli Heyet Başkanıdır.

Yayınlanmış Eserleri: *Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri / 12 cilt. *Mukayeseli İslam ve Osmanlı Hukuku Külliyatı,  *İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, *Şer'iyye Sicilleri / 2 cilt (Heyet ile birlikte), *Belgeler Gerçekleri Konuşuyor / 5 cilt,  *Eski Anayasa Hukukumuz ve İslam Anayasası, *İslam'da İnsan Hakları Beyannamesi, *Arşiv Belgeleri Işığında Sayıştay Tarihi,  *Arşiv Belgeleri Işığında Somuncu Baba, *Arşiv Belgeleri Işığında Eshab-ı Kehf ve Tarsus Tarihi, *Arşiv Belgeleri Işığında Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, *Osmanlı'da Harem, *Tabular Yıkılıyor / 2 cilt

 

2/23/2014 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top