Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

‘Mehmet Âkif Ersoy, Cihan Devletinin Vatandaşıdır’

 

(BİRİNCİ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: Sorulara geçmeden önce, kelimelerle bir Mehmet Âkif Ersoy portresi çizer misiniz?

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli: Mehmet Akif Ersoy'un kelimelerle portresini anlatırsak Büyük İslam Şairi'dir. Zaten İslam Coğrafyasında da bu adla anılıyor. Özellikle Ortadoğu'da ve de Kahire'deki ismi Büyük İslam Şairi Mehmet Akif Bey'dir.

Çetinoğlu: Mehmet Âkif Ersoy, 'İstiklal Marşı'mızın şairi olarak bilinir. Biraz daha bilgili olanlar, O'nun; 'Çanakkale Şehitlerine' isimli şiirini, 'Safahat' isimli eserini de bilirler.

Ersoy, bunlardan ibâret değildi. Renkli ve çok yönlü bir şahsiyetti: Şair, veteriner hekim, Kurtuluş Savaşı'na katılmış bir mücâhit, yayıncı-yazar, müderris, mütefekkir, vâiz, hâfız, Kur'an-ı Kerim mütercimi, yüzücü, politikacı ve devlet adamı...

Karakter özelliklerini de sizden dinleyebilir miyiz?

Çiftçigüzeli: Üstad Akif, çıtası yüksek bir entelektüeldir. Bir aydın sorumluluğu içinde mücadele ve hizmet etmiştir. Kamu görevlisi iken de böyledir. Sivil bir insan olarak da, bir aile reisi olarak da... Camide, sokakta, evde, üniversitede, hastanede, parlamentoda, cephede yani nerede olursa olsun dik duruşu ve inancının gereği gibi yaşayan, üreten, paylaşan bir Kur'an Şairidir Mehmet Akif.

Çetinoğlu: Hüseyin Nihal Atsız'ın, İslamiyet'e mesâfeli olduğu söylenir. İslâmî yönü ile temâyüz etmiş olan Mehmet Âkif Ersoy hakkında üst seviyede sitâyişkâr yazılar yazmıştır. Nasıl yorumlamak gerekir?

Çiftçigüzeli: Türk Ülküsü ve Bozkurtlar dizisi kitaplarının yazarı Nihal Atsız ile Mehmet Akif Ersoy'un inançları, görüşleri ve gelişmelere yaklaşımı aynı değildir. Ancak her ikisi de memleketsever münevverlerdir.

Nihal Atsız diyor ki 'Akif, Osmanlı milliyetçsidir. O'nun koyu İslamcı gözükmesi, Osmanlılığına engel değildir. Hiç şüphe yok ki Akif, Türkiye'yi Fas'tan, Mısır'dan ve İran'dan daha fazla seviyordu. Memlekette Akif'e her hususta taraftarlık edenler, yalnız dini bir sınıf olsa bile Akif, bir millet şairi olmak iddiasında idi. Akif'in Türk inkılabına hizmeti vardır. Kurtuluş Savaşı'nda O'nun Anadolu'ya geçmesi, kendisi gibi düşünen binlerce vatandaşı bu savaşa sürüklemiş, şiirleri de milli savaşın manevî gıdasını teşkil etmiştir. Aruz'un Türk diliyle konuşan en mükemmel örneklerini Akif vermiştir. Akif'in memleketten uzaklaşmış olmasını O'nun pek yüksek seciyeli olmasıyla izah ederim. Akif'in insanî tarafları var mıdır diye soruyorsunuz? Hırsız ve dalkavuk olmayışını kâfi bulmuyor musunuz? (Yeni Adam Dergisi anketi 15 Nisan 1937 sahife 11)

Bu ifadeyi gerek o günkü konjonktür ve gerekse bugünkü memleketsever aydınlar arasındaki gelişmelerle, iletişimsizlikle değerlendirmek gerekir. Yani bardağın dolu tarafını görmek yeter de artıyor bile.

AKİF TBMM KURUCU ÜYESİ

Çetinoğlu: Mehmet Âkif Ersoy'un, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye olduğu biliniyor. Nasıl girmiş, ne zaman hangi sebeple ayrılmış, biliniyor mu?

Çiftçigüzeli: Mehmet Akif Üstadımız İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye oldu. Üye olurken ki yemini de parti doğrularıyla değil, inancının ilkelerine göre hareket edeceği sözünü vererek yapıldı. Bu cemiyet o günlerde İslam'a uygun hürriyet getireceğini, felakete sürüklenmekte olan Osmanlı Cihan Devleti'ni kurtaracağını; orduyu, idareyi, eğitimi ve medreseleri ıslah edeceğini taahhüt ediyordu. Bütün bunlar sonundu ülke içindi. Dolayısıyla aydınlar, din âlimleri, tekke şeyhleri de İttihat ve Terakki'yi bir ümid olarak gördüklerinden üye olmuşlardı.  Âkif de buranın irşad ve eğitim faaliyetlerine katkı vermek üzere girdi. Nitekim öyle de oldu. Cemiyet, Parti (Fırka) haline dönüştükten sonra Âkif İttihat ve Terakki'ye muhalefet etti, ırkçılara ve menfaatçilere tavır aldı. Zaten bu parti de böyle olunca Akif'in başyazarı olduğu Sebilürreşad Dergisini de kapattı.

Çetinoğlu: Ersoy, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne seçildikten bir müddet sonra, İstiklal Madalyası'nı ve mebuslara verilen mavzer tüfeğini alarak İstanbul'a döndü. Bu dönüşün sebebi biliniyor mu?

Çiftçigüzeli: Mehmet Akif Ersoy Burdur Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin de kurucu parlamenteri ve İstiklal Marşımızın da yazarıdır. İstiklal Savaşı kazanıldıktan sonra Akif, Ankara'da bir gevşeme olduğunu gördü. Muhalefete tavır alındığını, susturulmak istendiği, hatta Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey'in ve bir Karadenizli Kahraman Topal Osman'ın öldürülmesi olayına çok üzülüyordu. Yönetim tek adam idaresini, Lozan Anlaşması eksikliklerini ve Musul'un kaybedilmesi gibi yanlışların görülmesini istemiyordu. Başta Akif olmak üzere 'İkinci Grub' diye adlandırılan milletvekilleri ise buna dikkat çekiyor ve önlem istiyorlardı. Atamalarla üye yapılan TBMM'nde gerilim arttı, kavgalar başladı. 01 Nisan 1923 günü TBMM'nde seçim kararı alınarak dağıldı, Akif de mebuslara verilen mavzer tüfeğini ve İstiklal Madalyası'nı alarak İstanbul'a döndü, Beylerbeyi Çakaltepe'deki kiralık eve yerleşti. Yalnızlaştırıldı. Daha sonraki milletvekili genel seçiminde ise diğer arkadaşları gibi aday gösterilmedi.

MİLLÎ ŞAİR TAKİP EDİLİYOR, İŞSİZ VE PARASIZ

Çetinoğlu: On bir yıl devam eden Mısır'daki gurbet yıllarının bilinen ve bilinmeyen yönleri hakkında bilgi lütfeder misiniz? Niçin gitti, orada neler yaptı ve dönüşünü gerektiren sebeplerle diğerleri...

Çiftçigüzeli: Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy için artık çileli günler vardı. Aleyhinde dedikodular başlatıldı 'O kara listedeydi, şapka giymemek için kaçtı. İnkılaplara karşı geliyordu.' gibi. Ayrıca sürekli takip ediliyor, iş verilmiyor ve mevcut görevlerinde sıkıntılar çıkarılıyordu. Geçim sıkıntısı çekmeye başladı, borca girdi. Eşi İsmet Hanım da astım hastasıydı ve sürekli tedavi görüyordu. Abbas Halim Paşa'nın daveti ile yeniden Mısır'a gitti. Akif'in bana göre Mısır'a gidişinin üç sebebi bunlardır; devamlı tarassut altında bulundurulması, işsiz kalması ve de eşinin hastalığı O'nu bir Osmanlı Cihan Devleti'nin toprakları olan Mısır'a gitmeye mecbur bıraktı. Orada da çok sayıda dostu vardı. Hemen Kahire Üniversitesi'nde Türkçe müderrisliğine başladı. Ders verdiği anfi bugün Mehmet Akif Ersoy adını almıştır. 2008 yılında da Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Kahire Üniversitesi'yle ortak bir uluslararası Türkiye ile Mısır Arasında bir Kültür Köprüsü: Mehmet Akif Ersoy Uluslararası Sempozyumu yapmıştır. Bu sempozyumun gerçekleşmesinde Darbeci General Sisi tarafından 'istenmeyen adam' ilan edilen Mısır Büyükelçimiz Hüseyin Avni Botsalı ve Kahire'de dört aydan beri tutuklu bulunan Gazeteci Metin Turan'ın fedakârlıkları tam bir vefa ve hizmet örneğidir.

Çetinoğlu: Kur'an-ı Kerim'i tercüme etmeye hangi düşüncelerle başladı, sonra hangi sebeplerle vazgeçti?

Çiftçigüzeli: Mehmet Akif Ersoy Başyazarı olduğu Sebilürreşad'da bazı ayetleri tercümeye başlayarak yayınlandı. Vefatından yıllar sonra değişik yayınevleri tarafından kitap olarak da neşredildi. En son İstanbul'da Erguvan Yayınevi bastı bu çalışmayı.

Öte yandan TBMM 1925 yılında kaynak aktararak ulemadan Elmalılı Ahmet Hamdi'ye Kur'an-ı Kerim-i Tefsir, Mehmet Akif Ersoy'a da tercüme görevi vererek, sözleşme yaptı. Mehmet Akif çalışmayı 1929'da tamamladı, 1932 yılında Eşref Edip temize çekilmiş olarak tercümeyi tümüyle okudu. Zaten tercüme bölüm bölüm İstanbul'a gidiyor ve arkadaşları tarafından inceleniyor ve görüşleri alınıyordu.

KUR'AN MEALİ'NİN BİR BÖLÜMÜ YAYINLADI

Çetinoğlu: Tercüme çalışmalarının tamâmen, Ekmeleddin İhsanoğlu'nun verdiği bililere göre de kısmen imha edildiği biliniyor. Bir yayınevi, Ersoy'un Kur'an Tercümesi'ni yayınladığını açıkladı. Konu hakkında bilgi verir misiniz?

Çiftçigüzeli: Daha sonra bu çalışmanın üçte biri kadarı din adamı, milletvekili Konyalı Mustafa Runyun Bey'in arşivinde bulundu. Oğlu Ali Yahya Bey bunları askerî darbeler dolayısıyla yıllarca muhafaza etti, kimseye göstermedi; ancak birkaç yıl önce Yrd.Doç. Dr. Asım Cüneyt Köksal ve Prof. Dr. Recep Şentürk'e bahsetti. Bu diyalogla Mehmet Akif Ersoy'un Kur'an Meali Mahya Yayınları tarafından yayınlandı (2012). Bu dip nottan sonra devam edelim, ancak Türkiye'de 1924 seçimlerinden sonraki gelişmeler Mehmet Akif'i korkutmuştu. Camilerde namaz içindeki Kur'an ayetlerinin Türkçe okunmasını duyan Akif, çalışmasını 'bir kere daha tashih edeceğim' diyerek tercümesini vermedi, aldığı bin liralık avansı da iade etti. Arkadaşı Şefik Kolaylı'ya göre Akif şöyle diyordu: 'Tercüme güzel oldu. Hatta umduğumdan daha iyi. Lakin onu verirsem namazlarda Türkçe okutmaya kalkacaklar. Ben o zaman Allahımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin yüzüne bakamam.'

Araya giren dostlarına rağmen Akif, tercümeyi Ankara'ya değil, yakın dostu âlim Yozgatlı İhsan Efendi'ye teslim etti. 'Vefatımdan sonra imha edin!' dedi. Akif'in vasiyeti üzerine de meal ölümünden sonra yakıldı. Bunu Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu da doğruluyor, meali babası İhsan Efendi tarafından yakıldığını anlatıyor.

SOSYAL  GÖZLEMCİ ÂKİF VE SAFAHAT

Çetinoğlu: Ersoy'un 'Safahat' isimli çalışması, öncesinde ve sonrasında, benzeri yazılmamış, tâbir yerinde ise 'nev'i şahsına münhasır' bir eserdir. Özelliklerinden söz eder misiniz?

Çiftçigüzeli: Safahat'ı anlamak için İstiklal Marşı'nı iyi algılamak yeter de artar bile. Çünkü Safahat'ın özetidir İstiklal Marşı. Öyle ki İstanbul'da Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı'mızın bir uluslararası sempozyumuna Mısır'dan katılan El Ezher Üniversitesi Hocalarından Doçent. Dr. Hazem Muhammed Sait Montazir şöyle demişti; 'İstiklal Marşı sadece Türkiye'nin ve Türklerin değil, benim de, bizim de İstiklal Marşımızdır. Çünkü içinde mağdur ve mazlum milletler adına cahnıraş feryad eden bir erkek ses vardır. İstiklal Marşı, Arapların da İstiklal Marşı'dır.'

Safahat aynı zamanda bir günlüktür. Tarihi, İslamî, imanî yanı olduğu gibi, sosyal tarafı da bir hayli fazladır. Kocakarı ve Ömer'de, Küfe'de, Hasta'da, Hasır'da, Geçinme Belası'nda, Meyhane'de, Mezarlık'ta, Bayram'da, Seyfi Baba'da bunları görmek mümkün.

Şöyle diyebilirim camideki adam kadar, üniversitedeki öğrenci de, akademisyen de, sanatçı da, kışladaki asker de; sokaktaki insana değin evdeki hanım da, çocuk da kendine ait bir şeyler bulabilir Safahat'ta. 'İşte bu benim' diyebilir.

Çetinoğlu: Mehmet Âkif Ersoy'ın, Muallim Nâci'den etkilendiği söylenir. Şüphesiz Ersoy'un etkilediği kişiler de vardır mutlaka. Kimlerdir?

Çiftçigüzeli: Mehmet Akif'in esas hocası babası âlim insan Temiz Tahir Efendi'ydi. Kendisi de çocuklarının hocasıydı. Akif'in çocukluğu ve öğrenciliği adeta alimler meclisinde geçmiştir. Mühürdar Emin Paşa, Akif ile birlikte arkadaşları İbnülemin Mahmut Kemal ve Ahmet Tevfik'e de ders veriyordu. Esad Dede de öyle.

Fransızcaya başlayan Çocuk Akif, Gülistan ve Mesnevi'yle Fuzuli'nin Leyla ve Mecnun'unu okuyordu. Lise'ye başladığında ise zamanının en tanımış ediplerinden Muallim Naci'nin öğrencisi oldu. Etkilendi edebiyatından, dil zenginliğinden, cümle kuruluşundan, kelime bolluğundan ve algılamalarından.

Akif, bir defa gününün fikir hareketlerini ve doğu-batı düşüncesini etkilemiştir. Bu açıdan 'İslamcılık' akımına katkısı olmuş ve bu etki hala sürmekte, 21. Asra kadar da gelmiştir. Aynı hususları aynı duyarlılıkla işlemiş bazı batılı sanatçılarla aynı potada yer almıştır. Evrensel boyutunu böylece ortaya koymuştur özgürlük ve vatan'ın. Mesela Johann Christoph Friedrich Von Schiller'le hürriyet, August Heinrich Hoffmann Von Fonlersleben ile vatan algılamalarını örnek verebilirim. Dolayısıyla batı entelektüellerinin de dikkatini çekmiştir Mehmet Akif.  Kendisi zaten bir doğu (Arapça, Farsça) ve bir de batı dilini(Franasızca) çok iyi biliyordu.

Mehmet Akif'in yakın çevresinin sanatçıdan etkilendiğini görürüz. Dış dünyada ise özellikle Azerbaycan, Kırım ve Kazan bu etkinin içindedir. Sebilürreşad bu bölgelere de gidiyor. Bu bölge aydınları da Sebilürreşad'da yazıyor ve İstanbul'a geldiklerinde ilk uğradıkları merkez de Sebilürreşad İdarehanesidir. Aynı dönemde bu ülkelerin sanatçıları aynı hassasiyeti göstermişler, sorumluluklar paylaşmışlardır.

CİHAN DEVLETİ VATANDAŞI OLMAK

Burdur'daki Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi'nin kurucu Rektörü Prof. Gökay Yıldız döneminde (2008) gerçekleştirilen ve ikincisi de yeni yönetimlerce bir türlü yapılamayan Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu'nda bu konuda çok sayıda ilmî tebliğ sunulmuştur. Bir örnek vermek gerekirse Azerbaycan Kafkas Üniversitesi'nden Doçent Dr. Seriyye Gündoğdu, Akif'in Azerbaycan şiiri üzerindeki etkilerini anlatırken buna misal olarak Hüseyin Şehriyar, Mirza El Ekber Sabir, Bahtiyar Vahapzade ve Ahmet Cevat'ı örnek göstermektedir. Bu konuda Akif'ten etkilenen sanatçıları Ortadoğu'da da hatırlatmak mümkün.

GÖNÜLLÜ SÜRGÜN OLARAK MEHMET ÂKİF ERSOY PORTRESİ

Millî Mücadele'den ve Cumhuriyetin ilanından sonra Âkif, iki türlü hayal kırıklığına uğrar. Biri yanlış anlaşılmanın yol açtığı hayal kırıklığı, diğeri şahsının hedef haline getirilmesi. Saldırılar 'Bir çöl bedevisinin peşinden giden adam', 'Sen git de kumda oyna' sözleri; Şukûfe Nihal, Agâh Sırrı Levent ve Hasan Ali Yücel gibi isimlerin 'ülkenin Âkif e ihtiyacı yoktur' türünden iddiaları ve bu iddiaların oluşturduğu güvensizlik...

Çanakkale Zaferi'nin yıldönümünde dönemin ünlü şairlerinden biri 'Çanakkale ile ilgili en güzel şiiri Türk olmayan biri yazmıştır, çaresiz onu okuyacağım' diyerek Âkif'in 'Çanakkale Şehitlerine' şiirini okur. Bunu duyan Âkif, çocuklar gibi hıçkırarak ağlar.

Vatanı için canını vermekte biran bile tereddüt etmeyen bir ruh, birden kendisini ülkesine problem olan bir insan gibi hissetmeye başlar. Ankara'dan İstanbul' a gider.

Sosyal ve siyasî olayların kendisi ve değerleri aleyhinde estiği düşüncesine kapılır. Bu duygusunu bir şiirinde 'Hanümansız bir serseriyim öz diyarımda' diye ifâde ettiği bir bedbinlik içinde bulur kendini.

Büyük ısrarlarla kendisine verilen Kur'an tercümesi için ve Abbas Halim Paşa'nın çağrısı üzerine Mısır'a gider.

Bu gidiş, yanlış anlaşıldığına inanan bir adamın gönüllü sürgünü gibidir. Mısır, Âkif için kırgınlık, hüzün, yakıcı ve derin bir hasret ve yalnızlık demektir. O yalnızlık içerisindeki duygularını da;

'Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hûda / Etmesin beni tek vatanımda dünyada cüda'

Mısralarıyla dile getirir.

Âkif, tam on bir yıl bu hasretle ve hüzünle yaşadı. Mısır'da hep yalnız ve yaralıydı. Oradaki dostları, dâvet edildiği konaklar, Nil' in egzotik güzelliği ve Mısır piramitlerinin esrarlı ihtişamı hasretine merhem olamaz. Kırık, yaralı ve hasretin yakıp kavurduğu yüreğiyle ve tercüme etmeye çalıştığı Kur'an' la, özlemin bütün renk ve çeşitlerinden beslenen bir mahrumiyetle baş başadır.

Bu hasretle Kahire'ye indiğinde hep Hacı Bekir Acentesi'ne uğruyor, bir kaç kelime konuştuktan sonra bir köşede dakikalarca oturuyor, çünkü; Burası O'nun gözünde 18.000.000 Türk'le görüştüğü yerdir. Bu Hacı Bekir Kutuları, bu güzel Türkçe, bu dükkân 'Vatan'dır.

Âkif in Mısır'da kalmasını şapka giymemek gibi bir sebebe bağlayanlar, iddiaları kadar basittir.

Âkif ne şapka, ne fes derdindeydi.

O, yaşanmış, halen yaşayan, yaşanacak olan bir medeniyetin adamı ve şairiydi.

(DEVAM EDECEK)

 

 

12/22/2013 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top