Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

Yrd. Doç. Dr. Sait Başer ‘Türk Müslümanlığı’ Kavramını açıklıyor

 

Oğuz Çetinoğlu: Kitaplarınızda ve konferanslarınızda, Türklere ait simgelerin İslamiyet'de bu bulunduğunu söylüyorsunuz. Bayrağımızdaki ay ve yıldızın İslamiyet'le bağlantılı olduğunu düşünüyor musunuz?

Yrd. Doç. Dr. Sait Başer: Osmanlılar zamanında kullanılan üç hilalli yeşil veya kırmızı bayraklar için muhtelif yorumlar yapılmıştır. Ancak, Hilal'in İslâm Dîninin Tevhid mesajını temsil ettiği hususu tartışmasızdır. Çünkü bu remiz, târih boyunca İslâm'ın sembolü hâline gelmiştir.

Meselâ Haçlı Seferleri'nde İslâm'ın getirdiği Tevhid akidesinin timsâli olarak kullanılmıştır. Haçlı seferlerinin diğer adı Hilâl-Salip (Haç) mücâdelesidir ki, Tevhid-Teslis mücâdelesi mânâsındadır.

Yıldız'a gelince: İsmail Hakkı Bursevî'nin Ruhu'l-Beyan'daki nakline göre Hz. Peygamber (S.A.V) Cebrail'e yaşını sorar. Cebrail ise: 'Ben, yaşımı bilmem'; bir yıldızı göstererek: 'Belki yararı olur. Bu yıldız her yetmiş bin senede bir parlar. Ben bu yıldızın binlerce defa parladığına şahit oldum.' der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V.); o yıldızın kendisi olduğunu söyler. Ayrıca kendi sahâbîsinin, her birinin bir yıldız gibi olduğunu belirten hadîs-i şerifi malûmdur.

Keza En Necm Sûresi'nde üzerine and içilen Yıldız'ın Hz. Peygamber (S.A.V) olduğuna Hasan Basri Çantay ve Ömer Nasûhi Bilmen işaret etmektedirler.

Burada bayrağımızın üzerindeki Hilâl ve Yıldız'ın aslında Kelime-i Tevhid'i anlattığını söylemek icâb ediyor.

Çetinoğlu: İslam öncesi Türk devletlerinde din-devlet ilişkileri nasıldı?

Başer: Türkler târihte, İslâmiyet'i kabul etmeden evvel de büyük rol oynamışlardır. Onların azametli bir mâzileri vardır. Ancak asırlar süren devletleri göz önüne getirilirse, bu büyük geçmişin sâdece teşkilatçılık ve alelade askerî başarılarla izah edilemeyeceği açıktır.

Nitekim son bir asırdan beri yapılan araştırmalar; o büyük devletlerin kendi içinde insicamlı, şümullü bir dünya görüşüne ve son derece sağlam bir hukuk anlayışına istinaden kurulduklarını göstermiştir. Bu dünya görüşü ve hukuk anlayışının birbiriyle iç içe olduğu görülmekle birlikte maalesef henüz hudutları ve gerçek muhtevâsı bütün berraklığıyla tespit edilememiştir.

Eski Türklerde, onların Törü (günümüz telaffuzuyla Töre) dedikleri, şifâhî prensipler toplamı bir hukuk ve nizam anlayışı vardır. Bu noktada bütün araştırmacılar genel bir mutâbakat hâlindedirler. Ancak târih ilmi, Töre'yi henüz bütün açıklığıyla ortaya koymuş değildir. Dayandığı felsefenin esasları bugün hâlâ meçhuldür. Şu kadarı bellidir ki, millî kültürümüzdeki Türklük ayağı, büyük ölçüde Töre'den gelen değerlerden ibârettir. Yâni Türk'ün ve Türklük mâhiyetinin hakkıyla anlaşılması için öncelikle Töre'nin bilinmesi şarttır.

Asya Hunlarından beri Türkler arasında Töre'nin varlığı bilinmektedir. Hunlardaki askerî ve siyâsî teşkilatlanma buna delalet etmektedir. Töre'nin olduğu yerde 'Kut' da vardır. Nitekim 'kut' tâbiri, Hun Tan-Huları'ndan Motun'un unvanları arasında 'Tanrı Kutu Tan Hu' ibâresi içerisinde zikredilmiştir. Töre'yi tanzim ve icra etmekle mükellef olan hakanlar, ancak Tanrı'dan kut aldıkları için kendilerinde bu salâhiyeti görmüşlerdir. Yâni Töre, yalnızca Tanrı'nın izni ve kut vermesiyle tatbik sâhası bulabilmekte idi.

Eski Türkler; sosyal ve siyâsî yapılarında, inanış ve hayat tarzlarında devlete büyük ehemmiyet veriyorlardı. Onlar için devlet ile hayat adeta aynîleşmiş mefhumlardı. Elbette bu devletin dayandığı bir felsefe, o insanların inanışları vardı ve bu inanışları, Türk devletinin teşekkülünde akisler bulmaktaydı.

Bir kere Türkler kâinatın hâkimi, tek ve mutlak kudret sâhibi, adına Kök Tanrı (Kök Tengri) dedikleri bir yüce yaratıcıya inanıyorlardı. Kök Tanrı vasıfları ve taşıdığı sıfatlar itibâriyle İslâmî ölçülerdeki Allah inancına paralel düşmekteydi. Yâni hayatın kaynağı, nimet ve sıkıntıları veren tek yüce varlıktı.

O, kadim (Bayat), bakî (Mengü), vahid (bir), kendi kendine mevcut ve sıkıntılardan uzak (Mungsuz), Hayy (Diri), İradesi (Erk'i) ve Kudreti (Oğan) olan, Halik (Törütgen) ve yarattıklarına hitap eden (Kelâm sâhibi, Deyici), Vâcibü'l-Vücud bir varlık idi.

Eski Türklerdeki bu Tanrı inanışı, elbette hayatın her anında olduğu gibi devlet sâhasında da kendisini gösterecekti. Nitekim Türk devletinin temel unsuru olan merkezî otorite, yâni hakan ancak Tanrı'nın tasvip ve desteği ile hakan olabiliyordu. Öyle inanılmaktaydı.

Bilge Kağan, kendisinin tahta geçmesini ve muvaffakiyetini kut sâhibi oluşu ile izah etmekteydi.

Devrin Köktürk alfabesiyle yazılıp günümüze kadar ulaşan Irk Bitig adlı fal kitabında görüldüğü üzere, bir insan Tanrı'ya tazim ve hürmetle niyaz ederek O'ndan 'kut' isteyebiliyordu. Tanrı da 'kut ve sürüler' veriyor, 'uzun ömürler' ihsan ediyordu. Demek ki, kut menşe itibâriyle Tanrı'dan gelmekteydi.

M.Ö. 209-174 Seneleri arasında hüküm süren Mo-Tun, Tanrı'dan kut almış bir Hun hakanı idi. Yine M.Ö. 74'den önceki Hun târihinde unvanı Kutlu olan bir hakandan söz edilmektedir.

Kaynaklarımıza göre; 'Tanrı'nın kendisine kut ve kıw (saadet) verdiği kulun işi her gün yükselirdi. Tanrı kime destek ve yardımcı olursa o kul kut bulur. Tanrı kime inâyet ve yardım ederse dünya onun olur ve kut'a kavuşurdu. Kut Tanrı'nın fazlındandı. ve Kutu yükselten de O idi. Kutun güçlenmesinin bir diğer sebebi de halkın hayır duası idi.

Fakat Bey'in (hükümdar) gönlü, dili ve tabiatı düzgün olmazsa kut o memlekette dolaşmaz, kaçardı.Yâni beylerin kanun (öngdi) ve Töre'ye uymaları gerekiyordu; zira beyler uyarsa halk da uyardı.  Eğer bey Töre'ye uymazsa ne olurdu? O zaman Tanrı, kut'unu geri alır ve o kişiyi zelil ederdi. Mesela Töre'ye göre beylik hakkı Bilge Kağan'ın iken onun yerine geçmeye çalışan İnal kağan, 'Tanrı'nın kutunu tasvip etmemesi (taplamaması)' sebebiyle tahtından olmuş ve Töre'ye muhalefetten öldürülmüştür.  Çünkü zorbalık ile Töre bir arada barınamazdı.  Töre o kadar mühim idi ki, belki devletsiz olunabilir; ama asla Töre terk edilemezdi.

Çetinoğlu: 'Türkler İslamiyet'i kabul etmekle, yeni bir medeniyet, yeni bir kültür alanına girmişlerdir.' Şeklindeki bir iddiayı nasıl değerlendirirsiniz?

Başer: Din değiştirmek, sonuçları bakımından kültür değiştirmek demektir.

İslâmiyet hâricindeki dinlere intisâb eden Türk boyları millî varlıklarını, din değiştirirken çok defa kaybetmişlerdir. İslâm dînini kabul eden Türk kütleleri ise, bilhassa 'orta kuşak' diyebileceğimiz, merkezî Asya iklimine uygun coğrafyalarda, millî varlıklarını daha da kuvvetlendirerek devam ettirmiş görünüyor.

Çetinoğlu: Bu niçin böyledir?

Başer: Verilebilecek ilk ağızdaki cevap, bu konu ile meşgul kişilerin de belirttikleri üzere, eski Türk kültür ve inanç esasları ile İslâmî prensipler arasında büyük benzerlikler olduğu merkezindedir.

Çetinoğlu: Birkaç örnek verebilir misiniz?

Başer: Pekâla...

Kıdem: 'Allahu Teâla'nun varlığının önü olmamaktır.

Beka: Allahu Teâla'nın varlığının sonu olmamaktır.

Eski Türk inancında da Tanrı 'Bayat' (Kadim) ve 'Mengü' (Bakî)'dir.

Vahdaniyet: Allahu Teâla'nın uluhiyetinde ve sıfatlarında herhangi bir benzeri olmamaktır. Eskiden beri Türklerin tek bir Tanrı'ya inandıkları bilinen bir husustur.

İlim: Allahu Teâla olmuşu, olacağı; her şeyi bilir.

Milattan sonra 732 senesinde Emeviler'in Horasan valisi olan Cüneyd bin Abdurrahman Türgiş Kağanı Su-Lu ile defalarca karşı karşıya gelip yaptıkları muharebelerde yenildikten sonra, Hakan tarafından dâvet edilir. Aralarında dinî meselelerle alakalı bir konuşma cereyan eder. El Câhiz'in  'Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri' isimli eserinde belirttiğine göre bir ara Su-Lu Hakan'ın sualleri karşısında sıkışan Cüneyd; 'Her şeyin iç yüzünü ancak Allah bilir, insanlar yanlış hükümler verip yanılabilirler.' Der. Bunun üzerine İslam dinine mensup olmadığı halde Hakan; 'Sen su âna kadar bundan kıymetli bir söylemedin. Bu sözlerinde kalbime derin bir kaygu bıraktın.' Cümlesiyle cevap verir.  Hakan'ın bu sözleri her şeyi ancak hakkıyla Tanrı'nın bildiğine olan inancını gösterir. Çünkü kendisine en çok tesir eden söz; Tanrı'nın 'İlim sâhibi' olmaklığının ifâdesidir.

Semi: Allahu Teâla'nın işitmesidir.

Tabîdir ki burada, basit mânâsıyla beşerî plandaki gibi bir işitiş söz konusu değildir. Hakkıyle, kemâliyle haberdar oluş anlaşılmalıdır.

Eski Türkler Tanrı'nın işiticilik vasfına inanıyorlardı. Oğuz Kağan Destanı'nda Kağan'ın bir yerde, Tanrıya yalvardığından bahis vardır. Tanrı'ya, O'na ulaşmayacak, işitmeyeceği bir duanın yapılması düşünülemez. Aynı mevzuda Kök-Türk alfabesiyle yazılmış 'Irk Bitig' isimli kitapta da bâzı cümlelere rastlanmaktadır. Mesela 54. paragrafta; 'Kuul sözü beye duadır. Kuzgun sözü (ise) Tanrı'ya karşı yalvarış vardır: Üstte Tanrı işitir (bunun böyle olduğunu) altta insan bilir)' denmiştir.

Çetinoğlu: 'Kök Tengri', 'Kut ve Töre', 'Türk İnanma ve Anlama Modeli' isimli eserlerinizde; Türklerdeki 'Kut', 'Töre' ve 'Tanrı' kavramlarının İslamiyet'le örtüştüğü sonucuna varıyorsunuz.

Ortaya koymak istediğiniz hüküm; 'Türklerin kalü belâdan beri Müslüman olduğu' tezi midir,  başka bir düşünceniz var mı?

Yrd. Doç. Dr. Sait Başer: Vefatından bir hafta önce İbrahim Kafesoğlu Hoca'yla çalışmalarımızın son safhalarına gelmiştik. Bana: 'Artık bunları yaz. Fakat bir noktaya çok dikkat et! -Bu soruya cevab olması için söylüyorum- Yazarken bâzı hususları usturupluca ifâde et ki seni tekfir etmesinler.' (Sana kâfir demesinler) dedi. Efendim, elbette İslâmiyet en son en mükemmel dindir. Ben Töre ile İslâmiyet'i karşılaştırmıyorum. İslâmiyet mihenginde Töre'nin makbüllüğünü ortaya koymaya çalışıyorum. Çünkü ilim bilinene kıyasla bilinmeyeni aramaktır. Eskilerin tâbiriyle ilim malûma tâbidir.

Töre, gayet iyi işlenmiş bir sistemdir. Kafesoğlu hocamın tâbiriyle bir külliyedir. Birbirini tamamlayan unsurlardan mürekkeptir. Yâni Töre'nin içtimâi plânda da bir takım akisler yapmaması mümkün değildir.

Kısaca birkaç misâl arzedeyim: Fertten devlete, devletin cihan hâkimiyeti ideâline kadar kısa kısa, birkaç basamak atlayarak gideyim. Bir beyit: 'Gönül yay, vücut oktur.' Diyor. Ok ve yay eski Türklerde bir semboldür. Yay, Tanrı irâdesini temsîlen hâkanı; ok ise bağlılık ve kulluğu temsil eder. 'Gönül yay, vücut oktur.' Derken, gönül padişah: vücut tâbi, vücûda bağlı diğer azalar buna bağlı, tâbidir denmek isteniyor. Bu ferdî plânda böyledir. Ailenin kurulmasına bakalım. Bir genç kız nişanlanıyor, nişanlı kızın adı artık nişanlı değil, 'oklu'dur. Yâni 'bağlandı' diyor. Aile kuruldu: Baba yay, çocuklar ve ailenin diğer fertleri ok oluyor. Baba vefat etti, miras paylaşılacak. Mirastan ailenin her bir ferdine düşen hissenin adı ok'tur. Rahmetli Osman Turan Belleten'de çıkan bir makalesinde bu meseleyi geniş geniş izah etmiştir. Artık babaya bağlı olan o mülkün dönüp yeni sâhibine bağlandığını ve onun tasarrufuna geçtiğini ifâde ediyor.

Boyda ise; Boy beyi yay'dır. Boyun diğer fertleri ok'tur. Yine yay ve ok'un remiz mânâları devam ediyor. Devlet bir mânâda boylar birliğidir. Devlette ise Hâkan yaydır, hâkana bağlı olan boylar oktur. Türklerin devlet teşkilâtında bu boy teşkilâtı fevkalade mühimdir. Oğuz Destânı'nda; gök yerden kıdemlidir. Gök yaydır; yer oktur. Böyle inanılıyor. Ve Oğuz Han Destânı'nda Oğuz Han'ın büyük oğullarının isimleri gök cisimlerinin adını taşıyor: Gün Han, Ay Han, Yıldız Han şeklinde. Bu üç oğulun çocukları olan oniki boy Bozoklar'ı teşkil eder, devletin gerçek sâhipleridir. Destan'da altın yay bulmuşlardır. Devlet teşkilâtında doğuyu ve güneyi bunlar almışlardır. Batıyı ve kuzeyi ise küçük oğullar -gümüş okları bulan Üçoklar, yâni yer isimleri taşıyan oğullar- Dağhan, Denizhan, Gölhan. (Son isim, bâzı kaynaklarda 'Gökhan' olarak verilmektedir. Osman Sertkaya'nın tesbitine göre doğrusu Gölhan'dır.) Yer isimleri taşıyan küçük oğullar okla temsil edilmiş ve Bozoklar'a bağlanmıştır ve bu hâl devam edip gelmiştir.

Büyük Hun İmparatorluğu fiilen çok büyük bir araziye yayılıyor. Fakat tesir sâhası bakımından bütün dünyâyı hâkimiyeti altına almış, artık cihan hâkimiyeti tahakkuk etmiştir. Çin kaynaklarına şöyle bir cümle aksediyor: 'Okla yay bir araya geldi.' Yâni Töre tam manâsıyla hükümran oldu demektir. 2. misâlimiz; Sultan Melikşah devrine âit. Son derece geniş hudutlar ve cihan hâkimiyetinin fiilen tesis edildiği bir devir. Bizans'ta (Karaköy'de) Emeviler'in kuşatması sırasında yapılmış olan bir Arap Câmii var. -hâlâ içinde ibâdet yapılıyor- O câmi harâb olmuş; Melikşah tâmir ettirmek istiyor ve tâmiratını yaptırıyor. Tabiî Selçuklular tesirli devlettir, Bizans bu isteğe boyun eğiyor. Tâmir ettirdikten soma, geleneğe göre mihrabın sağına ve soluna 'Allah' ve 'Muhammed' yazıları yazılması gerekirken, böyle yapılmamış ve bu isimlerin yerine mihrabın

üzerine ok ve yay nakşettirmiştir. Söylemek istediğim şu: Ok ve yay birlikte Eski Türklerde tevhid sembolü olarak kullanılmıştır. Bilindiği gibi yayın bu mânâsı İslâm'da da Mîrac hâdisesinde vuslat ânının tasvirinde görülür.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim.

 

Yrd. Doç. Dr. SAİT BAŞER

 

1957'de Isparta'nın Yalvaç kazasında dünyaya geldi. 1964'de ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. 1982'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Genel Türk Târihi kürsüsünden mezun oldu.

1984-1994 yılları arasında Kubbealtı Vakfı'nda Neşriyat Müdürlüğü yanında Kubbealtı Akademi Mecmuası'nın Yazı İşleri Müdürlüğü görevlerini yerine getirdi. Türk Ocakları İstanbul Şubesi Genel Sekreterliği yaptı. Bu süre içinde aralarında Tahsin Banguoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Hayri Bilecik, Âmiran Kurtkan gibi birçok saygıdeğer ismin bazı kitaplarını hazırladı. Nihat Sami Banarlı Külliyâtı da bunlardandır. 1994-2000 arasında kurduğu Seyran Yayınevi'ni yönetti. 1998'den 2010'a kadar Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi ve Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde Öğretim Üyesi ve Felsefe Bölümü Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. Halen İstanbul'da Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi'nde hocalık görevlerine devam ediyor.

1981 yılında Türk-İslâm Felsefesi Târihi, Ortaçağ Târihi, Osmanlı Medeniyeti ve Müesseseleri Târihi konularında sertifika aldı.

Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu danışmanlığında 'Esmâü'l-Hüsnâ'ya Göre Eski Türk Dinindeki Tanrı'nın Vasıfları' konulu tez çalışmasını, 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Târih Anabilim Dalı'nda Yüksek lisans çalışmasını tamamlayıp. Doç. Dr. Mehmet Saray danışmanlığında 'Kutadgu Bilig'de Kut ve Töre' konulu yüksek lisan tezini hazırladı.

1996 yılında, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Kürsüsü'nde Prof. Dr. Durali Yılmaz danışmanlığında hazırladığı 'Yahyâ Kemal'e Göre Türk Kimliği ve Görüşlerinin Kamuoyundaki Yansımaları' konulu tezi ile 'Doktor' unvanına sâhip oldu.

Akademik hayatı süresince verdiği dersler: Türk Kültür Târihi, Türk Kültürü ve Târihi, Uygarlık Târihi, İlk Çağ Târihi, Sosyal Bilimlere Giriş, Felsefeye Giriş, Çağdaş Dünya Sorunları, Dil ve Kültür, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, İslam Öncesi Türk Düşüncesi, Kaynak Metin Okuma ve Anlama, Eski Çin ve Hint Düşüncesi, Uzak Doğu Düşünce Hareketleri, Türk Târihi ve Kültürü, Eğitimin Felsefî ve Sosyal Temelleri, Türk Eğitim Târihi, Târih Felsefesi, İslâm Öncesi Türk Düşünce Târihi

Yrd. Doç. Dr. Sait Başer'in Yayınlanmış eserleri:

1- Kutadgu Bilig'de Kut ve Töre: Kültür Bakanlığı Yayını. Ankara,1990.

2- Gök Tanrı'nın Sıfatlarına Esmâü'l-Hüsnâ Açısından Bakış: Seyran Kitap. İstanbul, 1991.

3- Kutadgu Bilig'de Kut ve Töre'den Sevgi Toplumuna: Seyran Kitap. İstanbul, 1995.

4-Yahyâ Kemal'de Türk Müslümanlığı, Seyran Kitap. İstanbul, 1998.

5- Türk İnanma ve Anlama Modeline Dâir: İrfan yayıncılık. İstanbul, 2011.

Ayrıca 10 adet eserin editörlüğünü, 17 adet eserin redaktörlüğünü yaptı, 200'den fazla makale yazdı, çok sayıda konferanslar verdi.

 

 

10/27/2013 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top