Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

Huzur Sohbeti

 

Oğuz Çetinoğlu: Huzursuz bir dünyada, huzursuz bir toplum içerisinde yaşıyoruz. Hocam sizinle 'Huzur' kavramını konuşalım. Önce 'huzur kavramı'nın târifini yapabilir miyiz?

Necati Dönmez: Kast ettiğinizi tahmin ettiğim mânâda huzur; 'Her türlü sıkıntı, endişe gibi, insanlarda tedirginlik ve rahatsızlık oluşturan ortam ve durumların ortadan kalkması ile insanda meydana gelen ruhî hoşluk, gönül hoşluğu, ruh dinginliği, gönül ve baş rahatlığı' olarak açıklanabilir.

Huzur nefsimize veya beşeriyetimize değil, ruhumuza, ruhumuzun merkezi olan kalbimize, gönlümüze mahsus bir derunî zevk, bir manevî tatmin hissidir.

Çetinoğlu: Sözünü ettiğiniz ortam için önce sağlık, sonra da geçim sıkıntısı probleminin çözümlenmiş olması gerekir. Fakat bu ikisi, huzurlu olmak için yeterli değil. Başka neler gerekli?

Dönmez: Dünyanın huzuru bizim işimiz değil. O bizi aşar. Toplumun huzuru söz konusu olduğunda söyleyeceklerimiz vardır. Beşerî ilişkilerde belli kurallara riayet etmekle kendimize ve yakın çevremize huzurlu bir ortam oluşturabiliriz. Toplumun her ferdi bunu yaparsa, ülke ve şehir çapında değilse bile, çok geniş bir alanda huzuru sağlarız.

Çetinoğlu: 'Beşerî ilişkilerde belli kurallar...' Dediniz. Oradan başlayıp devam edebilir miyiz?

Dönmez: Belli bir çevrenin insanları olarak; kendimize yapılmasını istemediğimiz bir hareketi, çevremizdeki insanlara yapmazsak, beşerî ilişkilerle ilgili en basit ve en asgarî kuralı uygulamış oluruz.

Çetinoğlu: 'Kendimize yapılmasını istemediğimiz hareketler...' Bu ifâde bir çerçeve olmalı. Bu çerçevenin içini doldurabilir miyiz?

Dönmez: Toplumun en küçük birimi ailedir. Aileden başlayalım: Ailede huzurun olması için eşlerin birbirlerini başkalarıyla mukayese etmemeleri gerekir. Mesela erkek, hanımına; 'Annemin yemekleri daha güzeldi.' Dediği anda, eşler arasındaki huzuru ateşe verebilecek, yakıp yok edebilecek ilk kibriti çakmış demektir.

Dikkat edilmesi gereken başka kurallar da var tabii ki...

Çetinoğlu: Mesela?

Dönmez: Birkaçını şöylece sıralamak mümkündür:

*Gereksiz ve muhatabının gideremeyeceği şikâyetleri kendine saklamalı. Zâten şikâyetler mihneti, şükürler nimetleri artırır. Ancak, muhatabın çözüm bulabileceği şikâyetler tabii ki söylenebilir. *Eşlerin birbirlerine iyi, üstün ve başarılı taraflarını söylemeleri onları daha iyiye, daha güzele yönlendirir.

*İşyerindeki problemler eve getirilmemeli.

*Eşler birbirlerini anlamaya çalışmalı.

*Tam bir mutabakat yerine ortak bir noktada buluşmak için ferâgat edilmeli. Bu hareket, 'fedakârlık' olarak kabul edilmemeli. Eşler, dostlar arasında fedakârlık değil, ancak karşılıklı ferâgat söz konusudur.

*Eşler, birbirlerinin kusurlarını, hatâlarını başkaları ile birlikte oldukları zaman değil, baş başa oldukları zaman ve lisan-ı münâsiple söylemeli. Bu şart, dostlar için de geçerlidir.

*Sıklıkla bir arada bulunan kişiler, sıklıkla hediyeleşmeli. Güzel bir söz, sağlanan bir başarının belirtilmesi, iltifat, tebessüm, takdir duygularının ifâdesi hediyedir. Herkes, herkese rahatlıkla verebilir. En zayıf bütçeleri bile sarsmaz.

Çetinoğlu: İyi, güzel de... Sür'at asrındayız. İnsanların hepsi, böyle ince duygulara ayıracak zaman bulabilir mi?

Dönmez: Huzur istiyorlarsa bulurlar. Hayat denilen şey, yarış veya mücâdele alanı değildir. Yaşanacak alandır. Yarış heyecandır. Heyecanla huzur bir arada olmaz. Elbette heyecana da ihtiyaç var fakat belir libir müddet için ve belirli dozda olmalı.

Kızılderili kabile reisinin bir sözü var. Der ki: 'Çok hızlı gidiyorsunuz. Ruhlarımız geride kalıyor.'

Ruhumuz geride kalırsa, bedenimiz huzuru bulamaz.

Çetinoğlu: Hocam, huzur nerdedir?

Dönmez: Kendisini; bize şah damarımızdan daha yakın olanın huzurunda hissedenin ruhundadır. Hallac-ı Mansur'un; 'Enel Hak' dediği gibi, 'Enel huzur' diyebilenin ruhundadır. Huzuru, gittiğimiz veya gideceğimiz yerlerde değil, içimizde aramalıyız. Hattâ 'aramalı' değil, oluşturmalıyız. Her yere içimizdeki huzurla gidersek, çevremizdeki insanlara huzur verebilirsek, aranılan ve sevilen bir insan oluruz.

Çetinoğlu: Rahat ve huzur kardeş olmalı. Teknolojik icatlar insana daha rahat bir hayat imkânı sağlıyor olsa bile huzur sağlamıyor...

Dönmez: Başdöndüren bir hızla gelişen teknoloji, hayatı kolaylaştırmak adına her gün yeni bir buluş, yeni bir icat sürüyor piyasaya. Genel çizgisiyle insanlığın hayat standardı ve refah seviyesi eskiyle kıyaslanmayacak ölçüde yükseliyor. Tüketim maddeleri çeşit ve miktar olarak ve sağladığı konfor hızla artıyor. Fakat o tüketim malzemeleri ve konfor, çok pahalı. Satın alamayanlar var. Alabilenler her zaman huzurlu olamıyorlar. Diğer taraftan refah ve konforun artışı, artan konforu satın alabilenlerde tatminsizlik oluşturuyor. İntiharlar, boşanmalar, içki ve uyuşturucu bağımlılığı gibi olumsuzluklar, tatminsizliğin gayrimeşru çocuklarıdır. Mutlu, rahat ve huzurlu yaşamak için kat, yat, kariyer, makam, servet... sahibi olanlar, sonunda kendilerine mutlaka bir de özel psikiyatrist veya günümüzdeki entel isimlendirmesiyle 'yaşam koçu' bulmak mecburiyetinde kalıyor.

Çetinoğlu: 'Parayla pulla huzur olmuyor.' Diyorsunuz.

Dönmez: Olmuyor. İnsan; alın teriyle elde ettiği helal kazançla satın alabildikleriyle yetinmesini bilmeli. Huzur bundadır.

Çetinoğlu: Huzur ihtiyaç mıdır?

Dönmez: Evet! Huzur, fıtrî bir ihtiyaçtır.

Çetinoğlu: Yeni nesil 'fıtrî' kelimesinin anlamını bilmez hocam. Açıklar mısınız?

Dönmez: Yaradılışla ilgili, sonradan edinilen bir ihtiyaç değil, yaradılıştan, doğuştan olan demektir. 'Hayat kanunlarına uygun olan' şeklinde de açıklanıyor.

Çetinoğlu: Huzur mâdem ki fıtrî bir ihtiyaçtır, her Müslüman huzuru bulmak, sağlamak mecburiyetindedir... Bir anlamda mükellefiyettir...

Dönmez: Çok doğru: İnançlı olduğumuz iddiasındaysak eğer, gerçek huzuru bilmek, onu, doğru adreste aramak, bulmak ve o hali kuşanmak mecburiyetindeyiz. Hattâ, muhatabımıza ve çevremize de huzur vermek, huzur dağıtmak mecburiyetindeyiz.

Çetinoğlu: Huzur ve mutluluk ilişkisinden söz eder misiniz?

Dönmez: Pek çok insan günümüzde huzur ve mutluluğu zenginlikte, konforda, tatilde, oyunda, eğlencede, tüketimde aramakta ve elbette bulamamaktadır.

Yanlış arayışların yaygınlaşması aranan şeyin zihinlerimizdeki karşılığını da bulandırıp tahrif etti. Artık Müslümanların bile huzur ve mutluluk anlayışına büyük ölçüde dünyanın rengi ve kokusu sinmiş durumda. Hep yan yana kullansak da huzur ve mutluluğun aynı hal olmadığının farkında değiliz.

Çetinoğlu: Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim huzurla ilgili bilgiler veriyor...

Dönmez: Cenab-ı Hak, 'Kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur.' Buyurduğuna göre, huzur zikirdedir.

Çetinoğlu: Hocam, zikir kelimesinin açıklamasına ihtiyaç duyanlar bulunabilir. Lütfeder misiniz?

Dönmez: Sözlükte 'anmak, hatırlamak, yad etmek' anlamına gelen zikir; İslamî mânâda;  Cenab-ı Allah'ı anmak ve hatırlamak, O'nu unutmamak ve gaflet halinde olmamak, Allah kelimesini ve Allah kelimesiyle ilgili cümleleri tekrarlamak demektir. Zikir, Allah'ın yüceliğini dile getirmek ve manevî yetkinliğe ulaşmak maksadıyla yapılır. Zikir, aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur'ân'da üç yüze yakın yerde geçmektedir. Bu âyetlerde 'Allah'ı zikir' emredilmiş Allah'ı zikreden müminlerden övgüyle söz edilmiş ve kendileri için mağfiret ve büyük mükâfatlar bulunduğu müjdesi verilmiştir Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz de zikrin en faziletlisinin 'lâ ilahe illallah' olduğunu söyleyerek tevhid kelimesi ile zikirde bulunmanın önemine dikkat çekmiştir. Zikir, dil, kalp ve beden ile olmak üzere üç çeşittir. Dil ile zikir, Allah'ı güzel isimleri ile anmak, O'na hamdetmek, dua etmek ve Kur'ân okumaktır. Beden ile zikir, bütün organların Allah'ın emirlerine uyması ve yasaklarından kaçınması ile olur. Kalp ile zikir ise Allah'ı gönülden çıkarmamaktır.

Huzur kalbe ait bir keyfiyettir ve Âyet-i kerimede buyurulduğu gibi kalplerin huzuru zikirde, yani insanın her yerde ve her zaman Allah'ı hatırda tutup O'nun rızasına uygun davranmasındadır.

Buradan da anlaşılacağı üzere zikir sadece dil ile yapılan tesbihattan, Allah'ın isim ve sıfatlarını telaffuz etmekten ibaret değildir. Dil ile olduğu kadar kalple ve bedenimizdeki diğer bütün azalarla da yerine getirilmesi gereken bir kulluk vazifesidir zikir. Nitekim Kur'an okumak zikirdir, kâinat kitabını okumak zikirdir, tefekkür zikirdir. Başta namaz olmak üzere bütün ibadetlerimizi inanarak ve samimiyetle ve de iştiyakla ifa eylemek zikirdir. İyilik ve ihsan zikirdir, Sabır ve şükür zikirdir. Zira bütün bunlar Allah'ın varlığını görüyormuşçasına idrak eylemenin, hep O'nun huzurunda olduğumuzu bilmenin, hep O'nu hatırlamanın, kâmil bir imanın sonucudur.

Çetinoğlu: 'Bütün bunları yapanlar huzura erer.' Diyorsunuz. 'Tevhid' kelimesini kullandınız. Onu da açıklar mısınız?

Dönmez: Tevhid kelimesi sözlükte; 'Bir şeyin tek olduğuna hükmetmek ve onun böyle olduğunu bilmek' anlamına gelmektedir. İslamî anlamda ise Allah'ın zâtını bütün tasavvurlardan, zihinlerdeki hayal ve evhamdan tecrid etmek/soyutlamaktır. Tevhid üç şekilde olur; Yüce Allah'ın ulûhiyetini yani ilahlık/tanrılık sıfatını tanımak, birliğini tasdik etmek ve O'na hiç bir eş ve ortak kabul etmemektir.

Bütün peygamberlerin ilk daveti tevhid üzerinedir. Çünkü o, Hak yoluna girmenin başlangıcı ve Allah'a inanmanın ilk basamağıdır. Cenab-ı Hak gönderdiği her peygambere ilk hareket tarzının ümmetini tevhide dâvet olduğunu bildirmiştir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Zikir ile huzur arasında nasıl bir ilgi var?

Dönmez: 'Huzur nerede?' sorusu, sonradan Müslüman olan kişilere sorulduğunda; 'Huzuru İslam'da buldum' derler. Bir zamanlar arabaların arka camlarına yapıştırılan bir slogandan hareketle aklımıza gelen ilk cevap; 'Huzur İslâm'dadır.' Şeklinde olur.

Huzur, tıpkı inanarak ve samimiyetle kılınan bir namazdaki huşu, sükûnet ve haz gibi, Allah Tealâ'nın huzurunda olmaktan kaynaklanan bir duygudur. Namaz da bir anlamda zikir olduğuna göre, zikir ve huzur arasındaki bağ oluşmuş olur. Gerçi hepimiz her yerde hâzır ve nâzır olan Rabbimiz'in her an huzurunda, murakabesi altında bulunuyoruz ama huzur halini temin için bizim bunun farkına varmamız gerekiyor. Bu farkındalık yahut bilinç, Cenab-ı Hakk'ın kudret ve azametini düşünmekle mümkün olur.

Çetinoğlu: Dünya nimetlerinin sağladığı sevinç gelip geçicidir. O sevincin, sohbetimizin konusu olan huzur ile ilgisi yoktur.

Dönmez: Evet! Dünya saadeti veya mutluluğu gelip geçici bir sevinçtir. Mutlaka bir sebebe bağlı olan bu tür sevinç hallerini zaman zaman herkes yaşayabilir. Devamlılığı yoktur; üzüntü verici bir durumla karşılanınca kaybedilir. Halbuki mâruz kalınan kazâ, bela ve meşakkatler huzuru zayi eyleyemez. Zaten dünyanın meşakkati bitmez, kul da dertsiz olmaz. Hayatın iniş çıkışları vardır. Bazen sevinir, bazen üzülürüz. Esasen sürekli bir mutluluk yahut tasasızlık beklentisinin altında dünyayı cennet gibi görme yanılgısı yatar. Halbuki dünya müminin cenneti değil, gurbetidir. Bir imtihan yurdu olduğuna göre dünyada mihnet yâni eziyet, zahmet ve sıkıntı kaçınılmazdır. Hepimizin zaman zaman üzüldüğü, incindiği, hüzünlendiği olmuştur, olmaktadır, olacaktır. Fakat bütün bunlar bize huzurda olduğumuz bilincini ve edebini kaybettirmemeli, huzurumuzu bozmamalıdır. Dünya gaileleri karşısında üzülüp mahzun olsak da 'Bu da geçer ya Hû!' diyebiliyorsak, huzurumuzu kaybetmemişiz demektir.

Kaldı ki bizi üzen, mutsuz kılan durumlar çoğunlukla dünyaya gereğinden fazla önem vermenin, yetinmemenin, takdire rıza göstermemenin sonucudur.

Çetinoğlu: Dünya nimetlerinden faydalanmaktan da vazgeçemeyiz.

Dönmez: Cenab-ı Hak bize bütün ihtiyaçlarımızı karşılayacak genişlik ve zenginlikte bir helal dairesinde ihsan ve ikram etmiştir. Cenab-ı Allah'ın ikramı reddedilmez. Ancak bunlarla yetinmeyip nefsin isteklerini tatmin için koşturmak huzur getirmez. İki vadi dolusu altın verseniz bir üçüncüsünü isteyen nefsi doyurmaya çalışmak beyhude bir çaba olduğu kadar, helal dairesinden çıkmaya da sebeptir. Dünyaya aşırı meyil, hem sevk ettiği günahlarla kalbi karartarak, hem de yanı başımızdaki ölüme ve ahirete hazırlanmayı engelleyerek huzursuzluk verir. Zira huzur aynı zamanda 'hazır olmak'tır.

Çetinoğlu: Neye 'hazır olmak'?

Dönmez: Allah-ü Azimüşşan'ın takdirlerine, emirlerine...

Çetinoğlu: Peki Hocam, nasıl hazır olunur?

Dönmez: Samimiyetle zikirde bulunanlar ve tefekkürle kalbini Allah'a bağlayanlar, Kalbini Allah'a tahsis edenler, her şeyin Allah'tan geldiğini bilirler. Aynı zamanda Allah'tan gelenlere itiraz etmenin çözüm olmadığını kabul ederler. Huzur ve huşû içerisinde teslime hazır olurlar.

Cenab-ı Kibriya'ya, Allah ve Rasulü'ne kayıtsız şartsız bağlılıkları sebebiyle Cenab-ı Allah, müminlerin kalbine nur indirir. Bu nur, aleyhte gibi görünen bütün şartlara rağmen müminin kalbindeki bütün korku, kaygı ve telaşı giderir. Onun kendine güvenle ferahlamasını, cesaretle fakat serinkanlı bir şekilde davranmasını sağlar. İşte o serinkanlılık, her şeye hazır olmanın ifâdesidir.

Çetinoğlu: İnsanın kendisi ile ilgili kuralları da olmalı...

Dönmez: İnsan huzurlu olmak istiyorsa; çevresinde, kendisinden emin olan huzurlu insanlar görmek istiyorsa kendisini kirli duygulardan arındırmalı.

Çetinoğlu: Kirli duygular...?

Dönmez: Kirli duyguları; Kıskançlık, haset, kin, intikam hırsı, nefret, çekememezlik, herkeslerde ve her şeyde kusur aramak, aşağılamak ve küçük düşürmek maksadıyla tenkit etmek... olarak adlandırabiliriz.

Çetinoğlu. Detay verebilir misiniz? Bu duygular az veya çok hemen hemen herkeste vardır da... Kimse bu duygularla özürlü olduğunu kabul etmek istemez...

Dönmez: Kıskançlık, bir kişiye; sâhip olduğu değerler, özellikler ve elde ettiği başarı sebebiyle duyulan gizli kızgınlıktır. Kişinin sevdiği kişiye başkası tarafından gösterdiği ilgiye karşı gösterilen tepki veya gizli olumsuz duygular da kıskançlık olarak tanımlanır.

Kıskançlık doğuştan değil, sonradan öğrenilen ve birçok insanı etkileyen, rahatsız eden bir duygudur.  Dozunda bırakıldığı sürece kıskançlık bir hastalık değil davranış bozukluğudur. Kişi bu konuda kendini kontrol edemezse bu davranış bozukluğu ileride depresyona sebebiyet verebilir. Kıskançlık öz güven eksikliği ve yetersizlik duygusundan dolayı ortaya çıkmaktadır. Kıskançlık yaşayan birisi zamanla değersizlik, çaresizlik, öfke, mutsuzluk ve yalnızlık gibi duyguları da yaşar. Kıskançlığın en kötü sonucu, kişiyi öç almaya veya başka bir tanımlama ile intikam almaya yönlendirmesidir.

Kıskançlığın bir başka türlüsü 'haset' olarak anılır. Haset, bir kimsenin hayırlı bir işi veya evi, malı, mülkü, ilmi olsa, o kimseden bunların gitmesini, onda olmayıp, kendinde olmasını istemektir. Onda olduğu gibi kendisinde de olmasını istemek haset olmaz. Buna 'gıpta etmek', 'imrenmek' denir. Gıpta etmek ve imrenmek, insanı imrendiği değerlere veya başarıya ulaşmak için çalışmaya sevk edeceğinden olumlu bir duygudur.

Kin; Öç alma maksadına dayalı şiddetli düşmanlıktır. Öç almak veya bir baka isimlendirme ile intikam almak; kıskanılan kişinin sâhip olduğu özelliklerin, değerlerin ve başarının yok edilmesi isteğini uygulamaya koydurabilir.

Nefret: Sevginin zıddıdır. Tiksinti, iğrenme, bir kişi veya cisimden veya yerden uzak durma isteğidir.

Çekememezlik:  İnsanların elde etmek isteyip de sâhip olamadığı değerlere sâhip olan insanlar hakkındaki olumsuz düşünceleridir. Bu düşüncelerini, o kişinin sâhip olduklarını gayrimeşru yollardan elde ettiğini iddia etmek, sâhip olduğu değerleri küçümsemek şeklinde dışa vurulabilen duygulardır.

Öç almak; yapılan veya yapıldığı zannedilen bir kötülüğün karşılığını misliyle uygulamak isteğidir.

Bütün bunlar kirli duygulardır. Temiz kalplerde kirli duygulara yer olmamalı. Kıskançlık ve haset duyguları yerini gıpta ve imrenme duygusuna bırakmalı, gıpta edilen ve imrenilen değerlere sâhip olmak için çalışılmalıdır.

Sözü edilen kirli duygulara sâhip insanlar; kendi başarısızlıklarını gidermeye teşebbüs veya cesâret edemediklerinden huzursuz olurlar. Ayrıca kıskandıkları, haset ettikleri insanlar hakkında küçültücü sözler sarf ederler ve onları da huzursuz ederler.

Çetinoğlu: İnsanın toplum içerisinde uymak mecburiyetinde olduğu kurallar hakkında da bilgi lütfeder misiniz Hocam?

Dönmez: Dedikodu ve gıybet yapmamak en önemli mecburiyetlerdir.

Dedikodu, başkalarının şahsî ve özel konuları hakkında yapılan konuşmalardır. Dedikodu bazen gerçek olaylar ve konular hakkında olsa da, genellikle kişiler arasında konuşulduğundan, kişilerin birbirlerine olayı veya haberi iletimi sırasında yanlışlıklar, aşırılıklar ve çarpıklıklar içermektedir. Ölçü ve sınır belirli olmadığından bu türlü konuşmalar yapılmamalıdır.

Gıybet; 'Bir kimsenin ayıbını arkasında söylemek veya aleyhine konuşmak' demektir. Söylenenler doğru olsa bile gıybet yapılmış olur. Zâten söylenenler doğru değilse, iftiradır. İftira daha büyük günahtır. Gıybet, Kur'an-ı Kerim'de; 'ölmüş kardeşinin (insanın) etini yemeye' benzetilmiştir.

Çetinoğlu: Hocam genel bir değerlendirmenizle sohbetimizi bitirebilir miyiz?

Dönmez: İçinde bulunulan ortam veya topluluğun kargaşa, çekişme, çatışma ve kavgadan uzak olmasını, dirlik ve uyumunu anlatmak için de 'huzur' kelimesini kullanırız. Hepimiz bir aileye, camiaya, cemaate, millete ve dine mensup olmakla bir topluluğun üyesiyiz. Müslüman, ait olduğu topluluğun huzurunu bozmamak, dirlik ve düzeninin tesisi için çaba göstermekle de görevlidir. Bunun için de toplum huzurunu sağlayan şu kurallara uymak gerekir:

*Topluluğun selameti için belirlenmiş usul, edep, erkân ve kurallara riayet etmek.

*Bir arada yaşayan insanların birbirlerini sevmesi gerekir. Sevmese bile saygı göstermelidir. Olumsuz duygular gizlemeli, hiç kimseye söylememelidir.

*Kendisine yapılmasını istemediği bir hareketi, başkalarına yapmamak.

*Anlaşmazlıklarımızı, görüşme-konuşma yoluyla çözüme kavuşturmak.

*Hoşgörülü olmak.

*Öğüt veren değil örnek olan kişi konumunu tercih etmek.

 

NECATİ  DÖNMEZ:

27 Temmuz 1944 tarihinde Bolu'ya bağlı Göynük İlçesinin Kaşıkçışeyhler köyünde dünyaya gelmiştir. İlköğretimini köyde tamamlayıp orta ve lise ve yüksekokul eğitimini İstanbul tamamlamıştır. 'Dolmabahçe Camii' olarak da bilinen Bezm-i Âlem Valide Sultan Camii imamlığından emekli din görevlisidir.

 

 

 

 

10/6/2013 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top