Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer Mısır’daki Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın içyüzünü anlattı.

 

 

GİRİŞ:

Türkiye, belki de tarihinde ilk defa görülen bir şekilde bir dış mesele üzerinde ittifak hâlindedir. Muhafazakârı-liberali, radikal Müslüman'ı-Ateisti, sağ görüşlüler-sol görüşlüler, militaristler-anti militarist kesimler... Mısır'da seçimle işbaşına gelen yönetimi deviren rejimin karşısında saf tuttular. Üstelik İslam ülkeleri arasında (denilebilir ki) hiçbir ülke Türkiye gibi düşünmüyor.

İslam ülkelerinin mantığını anlamak mümkündür. Kendi ülkelerinde demokrasi bütün kurum ve kurallarıyla çalışsa, (muhtemelen hiçbiri) yönetimde olamayacaklardır.  Mısırda yeşerecek-gelişecek demokrasinin kendi ülkelerine gelmesini istemezler.

Türkiye neden böyle düşünüyor? Bunun sebeplerinin ciddî bir şekilde tahlil edilmesi gerek. Akla gelen ilk sebep; 'Müslüman Kardeşler'in  'radikal İslam' olarak adlandırılabilecek fikrî yapısının bilinmemesi olabilir.

Demokrasiden başka bir rejimi kabul etmemeye kararlı batı, nasıl oluyor da seçimle işbaşına gelmiş iktidarı deviren darbecilerden yana tavır koyuyor?

Bunun da cevabı basit: Hıristiyan Batı ve ABD, radikal İslamcıların iktidara geldiklerinde yumuşayacakları, çağdaş uygulamalara sıcak bakacakları ve hatta batı ile uyumlu hareket edecekleri, onların isteklerine sınırlı da olsa boyun eğecekleri ümit edilmekte idi.  Mursi, iktidar olduktan sonra beklentilerin hiçbirini karşılamadı.  Bunun üzerine; her zaman olduğu gibi Orta Doğu halkına, 'Sizi inleterek yönetecek diktatörleri seçmeye hakkınız yok. Ben tâyin ederim' Dedi ve Sisi'yi görevlendirdi.

Biz yine darbelerin karşısında yer alalım. En faziletli davranış hiç şüphe yok ki budur. Fakat Müslüman kardeşleri de tanıyalım. Bu röportaj bu düşünceyle hazırlandı.

İyi okumalar...

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, asıl konuya girmeden önce 'Müslüman Kardeşler Cemiyeti'nin kurucusu Hasan El Benna hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer: Hasan El Benna, 1906 yılında Mısır'ın Mahmudiye kasabasında doğdu.                                                                                                                                                                  İlk ve orta öğrenimini doğduğu kasabada yaptı. Özel kişilerden ders aldı. Ortaokulda 'Ahlâk ve Edeb Cemiyeti' başkanlığı yaptı. Öğrencilerden kavga ve küfür edenlerden ceza olarak topladığı paralarla fakir öğrencilere yardım etti. Bu gayretiyle sivrilen Benna okul dışında faaliyet gösteren 'Haramların İşlenmesini Önleme Cemiyeti'ne girdi. Bu dernektekiler ibâdetlerini aksatanlara, orucunu tutmayanlara, küçük çocuklar aracılığıyla el yazısıyla yazılmış uyarı mektupları gönderirlerdi. Bazen bu uyanlar tehdit düzeyinde de olurdu. 1920 yılında ilk öğretmen okulunun imtihanını kazanarak öğretmen okulu öğrencisi oldu. Burada da insanları üstün ahlâka çağırmak, haramlarla savaşmak, Hıristiyan propagandalarıyla mücadele etmek... ilkeleri bulunan derneklerde aktif görevler aldı. Arkadaşlarıyla birlikte ilçenin mahallelerini paylaşıp ev ev dolaşarak herkesi sabah namazını kılmaya dâvet ederlerdi. 1923'de öğretmen okulunu bitiren Hasan el-Benna, Kahire'deki Dar ül-Ülûm'a girdi. Kahire'de Ferit Vecdi ve 1935 yılında ölen Reşid Rıza'nın evlerine gitti, eserlerini okudu. 1927'de burayı da bitirerek İsmailiye şehrinde bir ilkokula öğretmen olarak tâyin edildi.                                                                                                                                                   1928'de altı arkadaşıyla birlikte İhvân'ül-Müslimîn Cemiyeti'ni / Müslüman Kardeşler Derneği'ni kurdu. Bu altı kişiyle 'İslâm için çalışmak ve İslâm yolunda cihat etmek' üzere yeminleştiler. Kalabalık kahvelerde halkın anlayacağı biçimde dinî motifleri içeren ateşli konuşmalar yaptılar. 'Hira İslâm Enstitüsü' adını taşıyan bir özel okul açtılar ve ders saatlerini namaz vakitleriyle çakışmayacak şekilde düzenlediler. Kızlar için de bir özel okul açtılar. Hasan el-Benna'nm 1932 yılında Kahire'ye nakli yapıldı ve burada kitaplar yayınlamaya başladı. Gazete ve dergi çıkarttı. Derneğin değişik yerlerde şubelerini açtı. 1938 yılından itibaren Müslüman Kardeşler Derneği üyelerinden 'dâvâ fonu' adı altında kazançlarının beşte biri kadar para toplamaya başlandı. Bu paralarla yayınlar hızlandırıldı, gençler için dinî ve askerî eğitim yaptırılan kamplar düzenlendi. Böylece istenildiği zaman kullanılmaya hazır silahlı güç oluşturuldu. İngilizlere karşı protesto eylemleri başlatıldı.

8 Aralık 1948'de dernek kapatıldı ve nihayet 12 Şubat 1949 günü Kahire'de bir konuşma sırasında kim olduğu bilinmeyen birisi tarafından iki el ateş edilerek Hasan el-Benna öldürüldü. Ancak O'nun açtığı çığır, sevenleri tarafından devam ettirildi. O'nun düşünceleri Abdulkadir Udeh, Seyyid Kutup, Ebul-A'lâ el-Mevdudî, Muhammed Mahmud Savvaf, Abdulkerim Zeydan, Mustafa es-Sibâî, Said Havva... ve benzerleri tarafından sistematize edildi ve yayıldı.

Çetinoğlu: Müslüman Kardeşler Teşkilatı'nın 'din anlayışları' hakkında bilgi verir misiniz?

Ecer: Arap dili ve edebiyatının öğretildiği Dar ül-Ülûm'dan mezun olan ve hayata lise öğretmeni olarak atılan Hasan el-Benna'ya göre 'İslâm hem itikad, hern de ibâdet düzenidir. Hem din, hem devlettir. Hem maneviyat, hem maddiyattır.'  Yâni İslâm dini hayatın her yönünü içine alır ve her yönü ile ilgili sınırlar koyar. Dünya hayatı da âhiret hayatı da dinin alanı içindedir. Bu sebeple sosyal yaşayış alanında değişmelere izin verilmez.

Çetinoğlu: Kendisinin konu ile ilgili düşüncelerini özetlemeniz mümkün mü?

Ecer: Hasan el-Benna bu hususu şu cümlelerle dillendirir: 'İslâm'ı sahabelerin, tabiîn'in, selef-i salihîn'in anladığı şekilde anlayıp Allah'ın emir ve yasakları çerçevesinde, Peygamberin sünnet-i seniyesi dairesinde hareket edeceğiz. İslâm'ı asrımızın rengine değil de, asrımızı İslâm'ın rengine sokacağız.'

Çetinoğlu: Uygulamaları söylemlerine uygun mu?

Ecer: Bu anlayışın sonucu olarak düşüncede, inançta, ahlâkta, iş ve davranışlarda Müslüman tipi insanın oluşmasına uygun eğitim düzeni kurulmalı, bu eğitim düzeniyle insanları mescidlere, camilere çağıran bir devlet oluşturulmalıdır. Çünkü Müslüman Kardeşler teşkilatının görevi İslâm'ın haram ve helâllerini açıkça ve tam bir şekilde anlatmaktır.  Sonuçta İslâm ilkelerine dayalı devlet düzeni kurulacaktır. Benna şöyle diyor: 'İslâm ilkelerine dayanmayan devlet düzenini ve siyasî partilerin hiçbirini benimseyip kabul etmiyoruz... Biz tüm gücümüz ve varlığımızla, her yönüyle İslâm esaslarını yeniden canlandırmaya ve İslâm hükümetini de bu esaslara göre oluşturmaya gayret edeceğiz.  İslâm hem ibâdet, hem önderliktir. Hem dindir, hem devlettir, hem ruhaniliktir, hem ameldir, hem namazdır, hem cihaddır, hem itikattır, hem yönetimdir, hem mushaftır, hem kılıçtır. Bunlardan biri hiçbir zaman ötekinden ayrı olamaz.'

Çetinoğlu: Şeriat devleti yâni...

Ecer: Teklif edilen devlet düzeni şeriat devletidir. Bu şeriat devletinde insanların kanun-kural koyma hakları yoktur. Seyyid Kutup'un ifâdesiyle; 'Meydanda tek bir nizam vardır, o da İslâm nizamıdır... Geriye kalan nizamların topu cahiliyet nizamıdır... Meydanda tek bir şeriat vardır o da Allah'ın şeriatı... Meydanda tek bir yurt vardır, o da İslâm yurdu. İslâm devletinin hâkim olduğu yurt Allah'ın şeriatının hükümran olduğu, emirlerinin geçerli bulunduğu ve Müslümanların birbirlerini dost edindikleri diyar. Bunun gerisinde kalanların hepsi darül-harb diyarıdır.'  İslâm diyarı olan yerde hiç kimse hangi problem olursa olsun kendiliklerinden Allah'ın hükmü dışında hükümler koyamaz.  Zira İslâm nizamında teşrî (kural, kanun) Allah tarafından yapılır. Devletin idaresi halife adıyla anılan bir yöneticinin bulunduğu Kur'an'a dayalı bir yönetimdir. Bu yönetimde Kur'an'ın, İslâm'ın hükümleri uygulanır ve bu hükümler bütün ihtiyaçları karşılayacak güce sâhiptir. Bu sebeple toplum düzeni için kanun veya kararname çıkartmaya gerek yoktur. Kulların çıkarttığı kanunlara uyan kişi dinden çıkar. Ayrıca Allah'tan başka hiçbir kimsenin kanun koyma hakkı yoktur, kanun ve sistem koymak ilahlığın özelliğidir.'

Seyyid Kutup bu hususu 'Yoldaki İşaretler' adlı kitabında şu çarpıcı cümlelerle açıklar:

'Her kim, kendi yanından çıkardığı sistemleri kulların hayatına tatbik etmek isterse ülûhiyet (Tanrılık) iddia ediyor demektir. İster bunu açıktan söylesin ister söylemesin...  Ve her kim insanlara böyle bir sistem koyma hakkını tanırsa onların üluhiyetini kabul ediyor demektir. İster onlara ilâh adını versinler, ister vermesinler...'

Toplum hayatında kul kanunlarının yeri yoktur. Topluma Allah'ın kanunları hâkim olmalıdır. Allah'ın kanunlarını toplumun bütününe hâkim kılmak, Tanrı ve Peygamber sözleri dışındaki insanların koydukları kuralları yok etmek Halifenin ve Müslümanların ilk ve önemli görevlerindendir.

Çetinoğlu: Nasıl bir devlet düzeni kurmak istiyorlar?

Ecer: Bütün Müslüman toplumların başında tek bir yönetici vardır, o da devletin yönetimini Kur'an'a dayandırmakla görevlidir. Halife Kur'an'ı anayasa kabul eder ve Kur'an'ın hiçbir hükmünün askıya alınmasını, düzeltilmesini kabul etmemekle yükümlüdür. Böyle bir devlette beşerî kanunların yeri yoktur. Halifeye yönetimde yardımcı olmak üzere bir şûra vardır, şûranın kararlarının Kur'an'a uygun düşmesi şarttır. Halifenin Müslüman, erkek, ilim sahibi, adaletli, toplumu yönetme gücüne sahip, sağlıklı, ergin yaşta ve Kureyş kabilesinden olması şarttır. Bu niteliklere sâhip kişi sevilir ve kendisi de kabul ederse başa geçirilir ve ölünceye kadar başta kalır.

Müslüman Kardeşler'in kurucu lideri Hasan el-Benna İslâm birliğini Arap birliği ile birlikte düşünür, İslâmlık ile Araplık arasında yakın bir bağ kurar. Kur'an'ın Arap diliyle indiğini, Arapların zillete düşmesiyle İslâm'ın da zelîl olacağını, bu sebeple her Müslüman'ın Arap birliğini ihya için desteklemeleri gerektiğini ifade eder. Ona göre ırk, renk, bölge ayrımı yapılmaksızın kelime-i şehâdet getirilen her yer vatandır,  Bu vatanda Allah'ın kanunlarının geçerli olduğu, bütün konularda Allah'ın hükmüne dönülen bir Müslüman toplum birlikte yaşayacaktır.

Bütün Müslümanların tek çatı altında birlikte olmaları, İslâm'ın ve Kur'an'ın toplum hayatına hâkim olduğu bir düzenin kurulması, yeni nesillerin bir plân dairesinde cihada hazırlanması, eğitim yaptırılması, askerî bir disiplin kazandırılması gerekir.

Çetinoğlu: Cihad ile neyi kastettikleri belli mi?

Ecer: Müslüman Kardeşler'e göre cihad dinin uygulamaya konulması savaşıdır. Zira ilâhî sistemin toplumda hâkim kılınması, İslâmî düzenin getirilmesi için 'İslâm prensiplerine uymayan bâtıl sistemleri yıkıp, yerine İslâm nizamını getirmek'  ile yâni cihad etmekle mümkündür. Onlara göre cihad bir savunma savaşı değildir. Ebu'l-A'lâ el-Mevdudî'nin ifadesiyle '... İslâm'da cihadın gayesi İslâm prensiplerine uymayan bâtıl sistemleri yıkıp yerine İslâm nizamını getirmektir.'  Herhangi bir millete ait olmayacak ve coğrafî sınır tanımayacak şekilde bütün dünyaya yayılacak bir ilâhi sistemin hüküm sürdüğü tek bir İslâm toplumunun tahakkuku için cihad yapmak farzdır. Bunun için gençlere el atılacak, onlara yakın dövüş sporları ve silah eğitimi yaptırılarak vurucu güç sağlanacak, ihtilalci bir ekip yetiştirilecektir. Bunlarla insanların yaptıkları sistem yıkılıp Allah'ın sistemi hâkim kılınacaktır.  Böylece fikir ve kılıçla insanî yönetimler yıkılacak, insanlar kanun yapmaktan alıkonulacak, yalnız Allah'ın kanunlarının geçerli olduğu, bütün konularda Allah'ın hükmüne dönülen bir düzen getirilecektir. Bu düzenin adı, tek İslamcı devlet düzenidir.

Çetinoğlu: Hocam, genel bir değerlendirme ile röportajımızı bitirebilir miyiz?

Ecer: Müslüman Kardeşler teşkilatı görüşlerinin tarih içindeki Selefilik, Haricilik, İbn Teymiyecilik ve Hanbelîliğin uzantısı olduğunu söylemek pek de yanlış değil. Encyclopedie de L'Islam'da bu teşkilatı tanıtan G. Delanoue makalesinde;  'Öğretilerinde özgünlük (orijinallik) yoktur.'  ifâdesini kullanır. Ayrıca Müslüman Kardeşler'i  Cemaleddin Efgânî (1839-1897), Muhammed Abduh (1849-1905), Muhammed Reşid Rıza (1865-1935), Muhammed İkbal (1875-1938)... ve benzeri gibi modernist İslamcılar ile karıştıranlar, kaynaklara dönme düşünceleriyle örtüşmelerine bakarak onların devamı zannedenler yanılmaktadırlar. Müslüman Kardeşler'in modernleşme ve çağdaşlaşmaya şaşı baktıkları çok açıktır ve İslâm'ı asrın idrakine söyletme taraftarı değildirler.

İnsanların yönetim için kanun koyma haklarının olmadıkları görüşünün aynısını ilk İslâm mezheplerinden Haricîlik'te görmekteyiz. Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin kâfir olacağı anlayışı sosyal hayatın değişkenliğine, dinamizmine, zamana, bölgelere, şartlara göre şekilleneceği sosyal ve tabiat gerçeğine aykırı düşmektedir. Zira din statiktir, yeni olay ve şartlar için ise vahiy gelmeyecektir.

Çetinoğlu: İslam'ın statikliği genel kabul görmüş görüşlerle bağdaşır mı?

Ecer: Tarih boyunca İslâm bilginleri dünya ile sosyal hayatla bağlantılı olan insanların (muamelat adı verilen) eylemleri ile ilgili hususların zamana, mekâna, kamu yararına (maslahata) bağlı olarak değişebileceği sonucuna varmışlardır. Çünkü örnek aldıkları İslâm Peygamberi ve O'nun arkadaşları (sahabe) dünya ile ilgili işlerde insanları serbest bırakmış, her şeyde ve her meselede vahiy beklememiş, kendileri insan olarak dünyevî problemleri çözmüşlerdir. Bu konuda İslâm tarihi kitaplarımızda bol örnekler bulmak mümkündür.  Hatta vahiy yoluyla yasaklanmamış eski Arap örfü ve dine zıt olmayan âdetler (örfler) ile hüküm verme devam etmiştir. Gene vahiy gelmeyen konularda kitabî dinlerin kitaplarıyla amel edildiği olmuştur.  Kamu yararı (maslahat) ve zaruretler de Peygamberin ve Müslümanların kararlarında rol oynamış, âyetlerin nüzul (iniş) sebeplerinin ortadan kalkmasıyla o âyetlerin askıya alındığı sahabe dönemleri olmuştur.

Çetinoğlu: Bütün insanların tek bir çatı altında toplanması ilmen mümkün mü?

Ecer: Bütün insanların tek başkanlık ile yönetilmesi, aynı dili konuşması, sosyolojik anlamda tek millet olmaları isteği hem sosyoloji kurallarına hem de Kur'an'a aykırıdır. Sosyolog Prof. Dr. Ünver Günay;  'İslâm dini temelde millî birlik ve bütünleşmenin vazgeçilmez aslî unsurudur.' cümlesini kullanır. Yâni dini, millî birliğin, millet olmanın güçlendirici bir unsuru olarak görmek yanlış olmaz.

Çetinoğlu: İslam'ın cihad anlayışı da farklı olmalı...

Ecer: İslâm'da cihad, haksız yere saldırma, vicdanlara baskı yapma değildir. Kur'an-ı Kerîm'in Hac suresinin 39. âyetinde belirtildiği üzere cihad; 'Haksızlığa uğratılarak savaş açılan kimselere karşı koyma'dır. Yâni savunmaya yöneliktir. Kadınlar, çocuklar, râhipler, yaşlılarla savaşılmaz.  Müşrik de olsalar, savaştan el çekip barış isteyenlere karşı savaşa devam edilmez... Düşmanlar Müslüman oluncaya kadar savaş sürdürülmez.  Müslüman Kardeşler cihadı vesile yaparak vicdanlara baskı yapmakta, saf Müslümanları mevcut yönetimlere karşı isyana, teröre yönlendirmektedirler. Bu sebeple bazı devletlerce terörist gruplardan sayılmış ve örgütlenmeleri engellenmiştir.

Çetinoğlu: Halifenin belirlenen bir kabileden seçilmiş olması şartı uygulanabilir mi?

Ecer: Müslüman Kardeşler'in Kureyş kabilesinden bir halifenin etrafında bütün Müslümanların toplanabileceği varsayımı modern devlet anlayışıyla çatışır. Bütün doktrinleri hem ilmî hem de dinî yönlerden tutarlı olmadığı gibi, çağdaş toplum yaşayışına da cevap verebilecek olgunlukta değildir. Zira Müslüman Kardeşler'in baskıcı, hürriyetleri kısıtlayıcı teokratik devlet yapısı çağdaş, demokratik, laik, millî hâkimiyet ve millî iradeye dayanan yönetim anlayışıyla bağdaşmaz. Bu bakımdan Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu ve milletimize hediye ettiği ve O'nun 'fazilet rejimi' olarak nitelendirdiği cumhuriyet yönetimi için tehlikedirler.

Yrd. Doç. Dr. AHMET VEHBİ ECER

8 Ağustos 1934 târihinde Niğde'nin Bor İlçesi'nde doğdu. İlk ve ortaokulu Bor'da okudu. Lise tahsilini Niğde'de tamamladı. 1959 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Vatanî görevini 1960-1961 yıllarında Levazım Teğmeni olarak Borçka'da yaptı.

1962 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü'nde memuriyet hayatı başladı. 1963-1965 yıllarında Kayseri İmam-Hatip Lisesi'nde Meslek Dersleri öğretmenliği ve müdür yardımcılığı yaptı.

1965-1966 yıllarında Ankara Radyo ile Eğitim Merkezi'nde yazar öğretmen, 1966-1970 yıllarında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü İslâm Mezhepleri Târihi öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak görev yaptı. 1970-1971 yıllarında Bakanlıkça inceleme-araştırma yapmak üzere Bağdat'a gönderildi.  1976 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Târihi Kürsüsü'nden doktora diploması aldı. 1982 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde İslâm Târihi Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1984 yılında Yrd. Doç. Dr. unvanını aldı. Fakülte'de;  İslâm Târihi ve Medeniyeti anabilim dalı başkanı, Din Eğitimi ve Sosyal Bilimler bölüm başkanı oldu. 1993 yılında Araştırma yapmak üzere İngiltere'ye gönderildi. Burada ilmî toplantılara katıldı.

Birçok mahallî, genel ve hakemli dergilerde makaleleri yayınlandı. Hâlen, Kayseri'de elektronik olarak da yayınlanan Erciyes Gazetesi'nde ilmî konularda makaleleri yayınlanıyor. Ayrıca; aylık dergilere makaleler yazmaktadır. Çeşitli yayınevleri tarafından basılmış 30 civarında eseri bulunmaktadır.

Yrd Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer, İslâm Târihi ve İslâm Mezhepleri Târihi öğretim üyesi olarak çalışmakta iken yaş haddinden emekli olmuştur.

 

 

 

 

 

8/25/2013 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top