Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

Tasavvuf Lezzetinde Derin Sohbet…

Sitemiz Yazarlarından Oğuz Çetinoğlu sordu, Elektrik Yüksek Mühendisi Özdemir Özsoy vukufiyetle cevaplandırdı.

Oğuz Çetinoğlu: 'Tasavvuf' kelimesinin anlamından başlayabilir miyiz Efendim? İslam edebiyatında tasavvuf ne demektir?

Özdemir Özsoy: Kendini Allah'a adamak, dünya işlerinden elini eteğini çekmek, gönlü ve kalbi ile her an Allah'la beraber olmaya çalışmak. Tasavvufun genel târifi böyledir. Bunu yapabilenlere de sȗfȋ  denir.

Bakın, şair Aksarayî İbrahim Efendi bir manzumesinde ne demiş; nasıl tarif etmiş tasavvufu:

'Bidâyette tasavvuf sûfi bȋ-can olmaya derler

Nihâyette gönül tahtında sultan olmaya derler

Tasavvuf günde bin kere ölüp yine dirilmektir

Tasavvuf cümle âlem cismine cân olmaya derler'

Bizim Yûnus ise ne diyor:

'Şeriat tarȋkat yoldur varana

Hakikat, mârifet andan içerü'

Biliriz ki İslȃm'ın esaslarına şeriat denir. Bu yolda derinleşmek için tarikatler kurulmuştur.                                                                                 Hakikate ulaşma yolunda gayret sarfetmek gerçek mü'minler için ve cibedir. Cenab-ı Allah(c.c.) elbette,  bu yolda cihad edenlere 'mârifet ehli, olmayı nasib eder.

Tasavvufun çok çeşitli ve geniş mânâda târiflerini yapmak mümkündür. Ama biz yine tarȋkat erbabından bir şaire soralım, bakalım.

Halvetiye tarîkatinden Dede Ömer Rûşeni bize şöyle sesleniyor:

'Tasavvuf terk-i dȃvadır demişler

Dahî ketmanı mânâ demişler

Yâni ne demek? Dâvalardan, iddialı olmaktan vazgeçmek, manâları örtüp gizlemek, sır tutmak.

Nefis dâvalarından vazgeçip uzak durmak.

Evet, tasavvuf Hakk'a yönelip hakikat yolunda gayret göstermektir. Tasavvufun ne demek olduğunu bu yolda mertebe almış olanlardan öğrenmek daha doğru olur. Rûşenȋ şöyle devam ediyor:

'Tasavvuf 'terk-i kıl ü kâle' derler

Hemen 'vecd ü sema'u hâle' derler'

 

Tasavvuf bâbıdır bezl ü atânın

Tasavvuf beytidir mihr ü vefanın

 

Tasavvuf kalbi Hakk'abağlamaktır

Yüreğin aşk oduyla dağlamaktır

 

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır

Gül-i gülzâr olup hâr olmamaktır

 

Ebru Bekr ü Ömer der kim tasavvuf

Taarruftur taaruftur taarruf

 

Tasavvuf buğz-ı dünya-yı denȋdir

Bu sözü söyleyen bil Rûşenȋdir

---

Çetinoğlu: İslam âleminde tasavvufla ilgili çalışmalar ne zaman başladı, nasıl gelişti?

Özsoy: İbn-i Haldun'a göre 'tasavvuf' deyimi hicretin ikinci yılında kullanılmaya başlamıştır. Demek ki Cenab-ı Risaletmeab'ın sağlığında konuşuluyordu. Ama nedense sûfi ve tasavvuf kelimeleri bize hep Hallac-ı Mansur, Muhyiddin-i Arabî, Feridüttin-i Attar ve Mevlana'yı hatırlatır ve de vahdet-ȋ vücud felsefesini akla getirir.

Hazret-i Peygamber (S.A) bizat zühd ve takvâ ile yani dünya nimetlerine önem vermeksizin mubârek hayatını geçirdiğine göre bu tarzda yaşamaya böyle düşünmeye işâret vardır.

Çetinoğlu: Tasavvufun, Kur'an-ı Kerim'de, Hadis-i Şeriflerde ve sahâbenin hayatında yeri var mıdır?

Özsoy: İşte sehabe-i kiramın yaşayışında tavsiyelerinde ve bizatihi İslâm'ın derin ma'nâsında dünya hayatının daima geri planda tutulduğu görüldüğüne göre tasavvufun İslam ile beraber ortaya çıkan bir düşünce ve yaşayış tarzı olduğunu söylemek mümkündür.

Ancak Kuran-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerde tasavvufa işâret var diyebilmek iddialı bir ifâde olur  mu bilemiyorum. Doğru da olsa, haklı da olsak, yanlış anlamlara yol açabilecek böyle hükümlerden kaçınmak daha uygun olur sanıyorum.

Çetinoğlu: Türklerin tasavvufla ilgileri ne zaman başladı, nasıl gelişti?

Özsoy: Nedense böyle bir soru ile karşılaştığımızda aklıma hep Ahmed Yesevȋ gelir. Fuad Köprülü'nün 'İlk Mutasavvıflar' isimli serinde O'nun üzerinde çok durulmuştur. 'Pir-i Türkistan' olarak benimsediğimiz ve öyle takdim ettiğimiz Yesevȋ'ye belki de 'Asya'daki Türk asıllı ilk mutasavvıf' denilebilir.

Türk Milletinin soylu davranışlarında tasavvuf ehlinin feragat ve hoşgörüsünü bulmak mümkündür. Konuya bu açıdan bakarsak Bilge Kağan'dan buyana Türklerde bu görüşün, bu düşünce tarzının mevcut olduğu görülür.

Osmanlı Devletinin daha ilk yıllarında tasavvuf ehli kişilerin hep ön planda tutulduğunu görebiliriz. Babailer ve celâliler yanında özellikle Ahilik tarikati mensuplarının Osman Bey, Orhan Bey ve hattâ Murad Hüdavendigâr zamanında söz sâhibi oldukları savaşlarda ön saflarda bulundukları bilinmektedir. Osman Beyin kayınpederi Şeyh Edebali gibi, Çandarlı Halil Bey gibi şahsiyetlerin devletin yönetiminde, şekillenmesinde önemli tesiri olduğunu görmekteyiz. Orhan Bey'in İznik müderrisliğine tâyin ettiği Kayserili Dâvut, mutasavvıf bir âlim idi. Murad Bey, Yeniçeri Ocağı'nı kurduğunda askerine ahilerin serpuşu olan beyaz börk giydirmişti, Daha sonraları da bu ocakta Bektaşilik görüşünün benimsediği bilinmektedir.

Çetinoğlu: Türklerin tasavvufa; ilmî eser, şiir, mesnevî ve musikî dallarındaki çalışmalarla katkılarından söz eder misiniz?

Özsoy: Mevlâna Celâleddin-i Rumȋ  'Aslem Türkest meğerçi indigüye' diyerek, her ne kadar Farsça konuşuyorsa da aslının Türk olduğunu özellikle belirtmektedir. Onun yaşayış tarzını, fikirlerini ve düşüncelerini bilenler sanki tasavvufun esaslarını benimseyen ve benimsetmeye çalışan ilk kişi olmuş gibi düşünülebilirler.

Yine Yesevȋ'ye bakacak olursak Hz. Peygamberin (aleyhisselatı vesselam) şu madde dünyasındaki misafirliğinden daha uzun bir süre yaşamayı istemediği için, kendisine yerin altında bir hücre yapıp girmiş ve orada bir o kadar daha yaşamış olduğunu görürüz. Bu da onun nasıl bir dâvâ adamı olduğunu gösterir. O biliyordu ki Cenab-ı Rabb'ül Âlemin'in miracdaki hususi misafiri olan Resulüzişan efendimizin bu dünya hayatında tebliğ vazifesini ifa etmekten öte bir isteği yoktu.

 

'Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm

Yanmada derman buldu bu gönlüm...'

Diye feryad eden, ilahilerinde 'âlem sana hayran diye sevdim' dizesiyle gönlünü açan 'Eyvah demeden Allah diyelim' sözleriyle içini döken Türk insanı kendini nasıl Hakk yoluna koyduğunu musiki diliyle anlatmaktadır.

Bir divan şairi;

'Mecliste riyapişeler etsin ko riyayı

Meyhaneye gelkim ne riya var ne mürai'

 

derken elbette ki içkiyi teşvik için değil, dış âlemden çok ma'nâ âleminin önemini belirtmek için konuşuyor.

Çetinoğlu: Tasavvufla ilgilenmenin insana kazandıracağı hasletler nelerdir?

Özsoy: Bunu tek bir cümlede ifade edebilmeyi çok isterdim. Hakk'a ulaşmak O'nun varlığında yok olmak, O'na dönmek, O'na varacak kalıba girmek, O'nunla haşrolmak... bunları kazanabilmek için 'yol ehli' olmak gerek. Birçok âyet 'terceün' diye sonuçlanmakta ve bunun yanında 'tuklebün' veya 'tuhşeü' ifâdeleri kullanılmaktadır. Anlatmakla bitecek gibi değil.

Çetinoğlu: Tasavvufî yaşayış biçiminin dînî yaşayıştan farklı yönleri var mı? Varsa, açıklar mısınız? Bir başka ifâde ile zâhid ile sûfî arasındaki benzerliklerle farklılıkları anlatır mısınız?

Özsoy: Cenab-ı Hakk'ı târif etmek -hâşâ- için bir mü'min kişi 'vücudu ile mevcut, sıfatı ile muhit, esmâsı ile ma'lûm, ef'ali ile zâhir, âsarı ile meşhut' ifâdelerini kullanıyorsa o uzun yola girmiş ve bu yolda mertebe kazanmış demektir.

'Zâhid', arzulardan arınmış, şüpheli şeylerden kendi uzak tutan kişi olarak târif edilmektedir. Deyim olarak çıkarcılıktan nefesini sıyırmış, dünya hayatına önem vermeyen kişiler için kullanılan bir sıfattır. Zühd kelimesinden türetilmiştir. Zühd ise makam ve şöhret, eşya gibi şeylere ilgi duymamak ma'nâsında bir isimdir. Deyim olarak Allah'a yönelmekten alıkoyacak her şeyden feragat etmek demektir.

Sufi tâbiri ise genel olark tasavvuf mesleğini (daha doğrusu felsefesini) benimseyen ve buna göre yaşayan kimseler için kullanılır. Yani kendini Allah'a adayan dünya işlerinden elini eteğini çeken, gönlü her an Allah ile birlikte olan kişi, Şeriat, tarikat, hakikat, mârifet makamlarından geçerek vahdete ulaşan kişi... Hakk aşığı olan kişi...

Çetinoğlu: İslam hukukunun katı hükümleri yanında, tasavvufî anlayış alabildiğine yumuşaklığı, affediciliği tavsiye ediyor. Bu özelliği ile insanların İslamiyet'e ısınmasına önemli katkılar sağlıyor olmalı. Doğru mu düşünüyorum? Bu düşüncenin, Türklerin Müslümanlaşmasında tesiri olmuş mudur? Yorumlarınızı lütfeder misiniz?

Özsoy: Çok doğru düşünüyorsunuz. Bu görüşünüze bir şey eklemeye ihtiyaç yok. Evet, daha önce de söylediğimiz gibi maddeden çok ma'nâya önem veren Türk Milletinin Müslümanlığı seçmesinde tasavvuf felsefesinin tesiri büyük olmuştur.

İslam zaten Türk milletinin karakteridir. Bu asil millet Müslüman olmadan önce de zaten İslamiyet'i yaşıyordu.

Çetinoğlu: Sûfîlik, yaşanması zor bir hayat olsa gerek. 'Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız!' emri ile bu zorluk nasıl bağdaştırılır?

Özsoy: Tasavvuf erbabı için 'sufi' hayatının hiçbir zorluğu yoktur. Onlar için böyle yaşamak bir külfet değil büyük bir manevî zevktir. Belki de bahis konusu olan 'hadis'e riayet eden, yani hayatı kolaylaştıran bir davranıştır. Diğer insanlara madde ve ma'nâda destek vermektir.

Çetinoğlu: Tasavvufî eğitimin temelinde her an ve şart içerisinde Allah (cc) Hazretlerini anmak ve gönülden, Allah sevgisi dışında her türlü ilgi ve bağlılığı çıkarmak vardır.

'Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışınız!' emrine uyanlar, tasavvufa yöneldiklerinde zorlanırlar mı? Başka bir deyişle tasavvuf, geçim problemi olmayanların, çalışma gücünü kaybetmişlerin mi ilgi ve yaşama alanıdır.

Özsoy: Aslında bu söyledikleriniz içinde birçok sorunun cevabı var. Tasavvuf erbabı için hiçbir şey zor değildir. Onlar diğer insanlar için madde ve ma'nâ üretmek yolunda gayret içindedirler. İyi bir sanatkâr, iyi bir hizmetkâr olmaya çalışırlar. Ahilik felsefesinin de temelinde bu görüş yatmaktadır. İyi bir zanaatkâr olmak için öğrenmek ve hizmet vermek.        

Çetinoğlu: Tasavvuf ve tarikat ilişkisini açıklar mısınız?

Özsoy: Fazla iddialı bir ifade olmayacaksa bütün tarikatler 'tasavvuf' yolundadır ve hemen hepsinde Hz. Ali (Keremullahi veche) den bir iz vardır demek isterdim. Mesela meşhur Kadirî tarikati Cüneyd-i Bagğdadi'ye ve O'nun vasıtasıyla da Hasan Basri üzerinden Hz. Ali'ye ulaşır.  u Rifaiye ve Ekberiye gibi birçok tarikatte de Hz. Ali tebcil edilir.

Mevleviyye tarikatinin asıl kurucusu Sultan Veled olup babasına nisbetle bu isimle yâni 'Meleviyye' olarak anılmaktadır. Yine Cüneyd-i Bağladi ve Hasan Basri üzerinden Ali bin Ebi Talib'e ulaşılır.

Çetinoğlu: Türklerin Asya'dan dünyaya açılmalarında, Anadolu'yu yurt edinmelerinde tasavvufun ve mutasavvıfların etkisi olmuş mudur? Olmuşsa, örnekler verebilir misiniz?

Özsoy: Diyoruz ya... Türkler, İslam'ı kendileri için biçilmiş kaftan olarak sırtlarına almışlar ve çok da iyi temsil etmişlerdir. Bu konu açıldığında aklıma hep Zemahşeri gelir, Ebu'l Kasım Mahmud b. Ömer b. Muhammed ez-Zemahşeri... Harezm ülkesinde Zemahşer de doğduğu için bu ismi almış. Bağdat'ta, Mekke'de uzun süre ikamet etmiş ve Arapçayı çok iyi bilen bir Türk olarak tanınmıştır. 'Ey Araplar gelin, atalarınızın dilini sizlere ben öğreteyim' dediği rivayet edilir. Arap dili grameri de (sarf nahiv) yazmış olan bu zat Hanefî mezhebine mensub olup, büyük bir tarikat ehlîdir.

Türkler Anavatan'dan sonra vatan olarak Anadolu'yu benimsemişlerdir. Burada gerçekten büyük bir medeniyet olarak Selçuklu'yu yaşatmışlardır. Öyle bir devlet ki kervansaraylarında veya yolda parası, eşyası zayi olan bir tüccarın, bir yolcunun zararı hemen devlet tarafından tazmin edilirdi. Zaten fert başına düşen milli gelirinin -altın bazında hesapladığında-  bugünkü Norveç'ten bile fazla bir değere ulaştığı bilinmektedir.

Burada üzülerek söylemek mecburiyetindeyim ki bugün kendilerine 'aydın' diyenler bu konulardan hep uzak durmuşlar, hattâ kaçmışlardır.

Halbuki Anadolu'nun bağrında yetişmiş bir Türk ozanı;

'Hak elleri kalem tutar Yazar elif elif diye '

Yanıp tutuşuyorsa O'nun bu tasavvuf anlayışına saygı duyacak gerçek aydınlar görmeye özlem duyuyoruz.

Yine Yunus Emre'miz:

'Dört kitabın mânisi, bellüdür bir elifte'

diyerek büyük mutasavvıfların kitaplarını bir mısrada özetliyor.

Gerçeklerden uzaklaştırılan böylece yoksul bırakılan aydınlarımız tarikatin ma'nâsını hiç düşünmeyip âdeta bu kelimeden korkar olmuşlardır. Ne var ki şeraitin kapısından girmeden diğer kapılara ulaşılamaz.

Tarikat doğru bir yol bulma çabasıdır. İnsan olma gayretidir. Hakka yönelmek isteyenlerin gireceği yoldur. İşte burada bir yol göstericiye ihtiyaç vardır.

Mârifet ise kalp ile keşif yolu ile elde edilen Hakk katındaki bilgilerdir. Kendini bilmek, halkı bilmek ve Hâlik'ı bilmek...

Hakikat katında ise eşyanın gerçek yüzü, iç yüzü gönül ve kalp ile görülüp anlaşılır.

Çetinoğlu: Muhiddin Ârâbî, Hallac-ı Mansur ve Nesîmî gibi bâzı mutasavvıflar anlaşılamamışlar veya yanlış anlaşılmışlar. Sebebi ne olabilir?

Özsoy: Buna bir tek cümle ile cevap verebilmeyi isterdim. Bu âlemde söylenmemiş bir söz, tefekkür edilmemiş bir ma'nâ kalmamıştır. Nice peygamberlerin gelip geçtiği gibi... İslam ise bütün bunların son halkası ve olgunlaşmış meyvesidir. Onun için tasavvufun kendisi bir mertebedir, diyoruz.

Muhyiddin-i  Arabî bir deryadır. Bu denize girip cevher almak için -Yünus'un ifadesiyle- 'çevrik bahri' olmak gerekir. Hani demiş ya:

'Erenler bir denizdir, âşık gerek talası,

Bahri gerek denizden girüp gevher alası,

Gine biz bahri olduk, denizden gevher aldık.

Sarraf gerek gevherün, kıymetini bilesi.

 

Şunları söylemeden geçemiyorum:

'Sokrat herhalde İslam'ı yaşamak isterdi.

Gandi herhalde tasavvuf erbabı bir derviş idi.

Çetinoğlu: Tasavvufta 'makamât-ı aşere' kavramından söz eder misiniz?

Özsoy: Muhyiddin-i Arabî diyor ki 'Beden ile ruh-ı mücerredin kavuşma yeri insan vücududur, insanın varlığıdır. İnsan, dış ve iç âlemden meydana gelen, yaratılışı kendinde toplayan varlıktır.'

İşte bu mertebeye ulaşan insan-ı kâmilde bu iki âlem birleşir. Birlik (vahdaniyet) hep ikilik ile kâimdir. İki olmasa, çift yaratılmanın derinliği bilinmese 'birlik' nedir, anlaşılmaz.

Ehadiyyetin sırrını ise zaten her kulun anlaması mümkün değildir. O, yalnız Zât-ı  Bâri'ye mahsus bir 'birlik'tir.

'İki yay boyu' diye ifade edilen 'kavseyn' deki kavislerden biri Zâhir (görünen), biri bâtın (gizli) âlemlere tekabül eder. Biri 'vücub' diğeri 'imkân' denizidir. Daha derine inilirse Yaradan ile yaratılandır. Gerçek ma'nâda insan, vücub ve imkân denizleri arasındaki berzahtır.

Hallac-ı Mansur bugün bile, bu asırda bile pek anlaşılamamış bir kişi. Hallac'ın Vahdetüş'şuhud nazariyesi (görenle görünenin aynı olması, diye açıklanabilir) vahdet'ül vücudu benimseyenler tarafından çok garipsenmiş olsa gerek. Halbuki o, Allah'ın (c.c.) kalpten başka bir yerde aranmamsını ve insanın O'nu kendisinden ayrı sayamayacağını anlatmaya çalışıyordu. Tasavvuf edebiyatına; 'vecd, cem, tecrid, tecelli' gibi kelime ve kavramları kazandırabilmiş bir kişiliğe sahipti.

Mansur'dan çok uzun bahsedebilmek isterdim bu epeyce geniş bir konudur. Daha geniş anlatabilmek için -umarım ki- bir başka fırsat olur.

'Mansur'am dâra geldün uş kül oldum tozarum'

diye bir tek mısra ile anlatabilenlere de özenirim.

Evet, yine onu en iyi târif eden bizim Yünus olmuştur. Diyor ki:

'Ol ışkının bir zerisin bıraktı Mansur gönlüne

Taşdı 'Enél Hakk' diyüben çağırdı, feryad eyledi"'

 

Daha da ilerilere uzanıyor:

'Ezelde benim fikrüm 'Ene'l Hakk' idi zikrüm

Henüz dahi toğmadın ol Mansûr-ı Bağdadi"

Yûnus'suz yapamıyoruz. Onu biraz daha dinleyelim.

'Hem bâtınem hem zâhirem

Hem evvelem hem âhirem

Hem ben Ol'um hem ol benem

Ol Kerim-i Sübhan benem"

Sanırsınız ki Hadid sûresini tefsire başlamış. Ama koskoca Şeyh'ül İslam bile Yünus'un evliyadan olduğunu anlamayıp onu tekfir etmeye kalkmış.

O ise 'Dört kitabın mânisi bellüdür bir elifte' demişti.

Seyyid İmadeddin Bağdat'ta doğmuş bir Türk şairi. Halkımız onu 'Nesîmî'  olarak bilir, tanır. Hacı Bayram-ı Veli ile niye konuşmadığını (Anadolu'ya geldiği halde) kimse bilmiyor. Birçok tasavvuf erbabı gibi onun da söyledikleri şeraite aykırı bulunmuştur.

'Mansür Ene'l Hakk söyledi

Haktır sözü Hakk söyledi'

Diye şiir yazarsa elbette (!) şeraite aykırı bulurlar. Biz Türklerin 'tuyuğ' dediğimiz arûz vezniyle yazılmış manilerini özellikle Bektaşiler benimsememiştir Tabii (!) O'nun da sonu Mansûr gibi olmuştur. Dilimiz varmıyor söylemeye ama derisi yüzülerek öldürülmüştür.

Haydi, biz Mânsûr'u, Nesimi'yi anlayamadık da acaba Şeyh Bedreddin'i tanıyabildik mi?

'Varidat' Şeyh bedreddin'in en tanınmış eseridir. Füsûs'ül Hikem hakkında yazılmış şehri vardır. Bu bile O'nun ne kadar derin bir kişiliği olduğunu gösterir. Bozuk vergi düzeni ve toprak dağıtımı konularındaki fikirleri, Onun Karl Marx'dan dört asır önce bu konulara değindiğini gösterir. Evet, o da 'malı haram, kanı helal' fetvasıyla Serez'de asılarak idam edildi. ...

ÖZDEMİR ÖZSOY1932 yılında Bursa'da doğdu. İlk ve ortaokul ile Liseyi Bursa'da okuduktan sonra 1954 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'nden Elektrik Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. Almanya'da stajyer olarak çalıştı. İtalyan Hükümeti'nin bursu ile Torino'da araştırmalarda bulundu. Almanya'da İşletme Ekonomisi Enstitüsü'nde ve T.C. Devlet Planlama Teşkilatı'nda uzmanlık çalışmalarına katıldı.

Millî Güvenlik Akademisi'ni 1972 yılında birincilikle bitirdi.

Kamu hizmetinde TCDD Planlama Dairesi Başkanı ve Sanayi Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürü olarak görev yaptı.

Özel sektörde Pancar Motor Yönetim Kurulu Üyeliği ve Genel Müdür yardımcılığı, Dokusan Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği ve Murahhas üyeliği, Bursa'da ZİMAŞ firmasında Genel Koordinatörlük, YÖNAR Araştırma-Danışmanlık Firması'nda Genel Müdürlük yaptı.

Ortadoğu, Son Havadis, Tercümen gazetelerinde; Hedef, Devlet, Türkeli ve Ufuk Ötesi dergilerinde fıkra ve makaleleri yayımlandı.

Basılmış 3 kitabı vardır. Biri roman olmak üzere araştırma ve tasavvuf konularında olmak üzere 3 kitabı yayına hazırdır.

Almanca ve İtalyanca bilmekte olan Özdemir Özsoy evlidir. Eşi jeoloji, kızı İşletme Mühendisi'dir, oğlu İktisat Fakültesi mezunudur.

Dağcılık, güreş, hendbol ve eskrim sporları yapmıştır. Edebiyat, felsefe, sosyal psikoloji ve güzel sanatlar ilgi alanındadır.

 

 

 

 

 

8/11/2013 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top