Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

‘Herkes kendi cennetini kurabilir’

 

'Herkes kendi cennetini kurabilir' Hâdiselerin içinde güzellikleri göremeyenler bu dünyada cehennemi yaşarlar.' Mutasavvıf Cemalnur Sargut Hanımefendi Bizlere yepyeni dünyaların kapılarını aralıyor:  'Herkes kendi cennetini kurabilir.'

Oğuz Çetinoğlu: Günümüz insanlarının büyük bir bölümünün arınmaya ihtiyacı olduğu görülüyor. Arınmaya nereden başlanmalı?

Cemalnur Sargut: Nefsanî arzu ve istekler insanın arınmasını engeller. Bu yüzden de önce nefsi temizleyip onun aşırı isteklerinden vazgeçirmeye yönelik bir terbiyeye tâbi tuttuktan sonra vücudu Peygamber Efendimiz'in ahlâkı ile tekrardan bezemek o insanı arınmaya götürür. Yâni önce terbiye olup boşalmak sonra ahlâk-ı Muhammedî giyinmek insanı arınmaya götürür. Ancak bu yolla insan temizlenir ve kendine güveni artar.  Kendine güvenen insan, Allah'a güvenir. Dolayısıyla da etrafını cennet hâline getirir.

Çetinoğlu: Sevilen, sayılan bir insan konumuna erişmek için her şeyden önce ölçülü olmak gerekiyor. İnsana yaraşan ölçülerden söz eder misiniz?

Sargut: Sevilen, sayılan bir insan konumuna erişmek için 'edep' öğrenmek lazım. İnsanı sevilen yapan tek şey onun edebidir.

Çetinoğlu: 'Edepkavramını yorumlar mısınız?

Sargut: Edep; dış mânâsıyla insanlara hürmet etmek, iç mânâsıyla yaratılmış her varlıkta Allah'ı seyretmektir. İnsan her şey ve her varlıkta Allah'ı görüyorsa, kime terbiyesiz muamele edebilir? Eğer edepli ve dengeli ise gerçek bir Müslüman'dır. Sırat-ı müstakim'de yaşıyordur. Eşine edeple muamele ediyordur, edeple evladına muamele ediyordur ve bütün çevresine hürmet ve saygı gösterdiği için çevre de ona hürmet ediyordur.

Çetinoğlu: İnsan kendisine nasıl zulmeder?

Sargut:  İnsan kendisine kötü ahlâklarıyla zulmeder. Çünkü kötü ahlâklar insanın -Hz. Âdem'in buyurduğu gibi- nefsine zulümdür.

Çetinoğlu: Neden Efendim?

Sargut: Nefsin vazifesi tekâmül etmektir. Hâlbuki biz nefsin isteklerini vererek onu kötü ahlâklarla bezersek, o zaman nefsi tekâmülden engelleriz. Bir şeyi vazifesini engellemek de ona en büyük zulümdür. Onun için insanın nefsini temizlemesi ve arıtması gerekir.

Çetinoğlu: İnsana bilgi mi şuur mu daha gereklidir?

Sargut: İnsanda bilgi çok önemlidir. Fakat idrak ondan da önemlidir. Eğer idrak yoksa bilgi bir işe yaramaz. Çünkü insan edindiği bütün bilgileri Allah'la irtibat kurmak için kullanmadığı sürece o bilgiler ona yük olmaktan başka bir işe yaramaz. Onun için şuur dediğimiz şey idrak ise evet idrak çok daha önemlidir.

Çetinoğlu: İnsana en çok yakışan üç şey nedir diye sorsam?

Sargut:  Birincisi idrak yâni küll-i akıl, ikincisi güzel ahlâk, üçüncüsü adalettir.

Çetinoğlu: Peki insana hiç yakışmayan üç şey?

Sargut: Nefsinin esiri olmak, kin ve nefret.

Çetinoğlu: 'Aşırı tevâzu, kibir belirtisidir' Diyenler var. Öyle midir?

Sargut:  Efendim, tevâzuu çok iyi incelemek lâzım. Bâzı insanlar tevâzuu başkalarına kendilerini beğendirmek için kullanırlar. Yâni beni sevsinler diye tevâzu gösterirler. Bu tür tevâzular kibir belirtisidir. Ama insan gerçekten tevâzu sahibi ise ve asıl tevâzuunun mânâsını 'kendisine kötü muamele edene de kızmamak gerektiği' olduğunu biliyorsa bu tevâzu kibir belirtisi değildir. Bilakis Allah'a hürmettir.

Çetinoğlu: 'İnsanoğlu aklını kullanmalı.' deniliyor.  Ebu Cehil de aklını kullanıyordu, Hz. Ömer de. Biri cehâletin timsali oldu, diğeri 'Fârukolarak anıldı. Aslolan nasıl bir akıldır?

Sargut: Burada kast edilen Ebu Cehil'deki akıl cüz'i aklıdır. Yâni dünyaya eren akıldır. Bu tür akıl insanı felâkete götürür. Zâten aklın kelime anlamlarından bir tânesi de köstektir. Yâni insana köstek olur, mânâdan uzaklaştırır. Çünkü 'ben' diyen akıldır bu. İkincisi ise kendi aklını Allah'ın aklına raptetmek; akl-ı küll'e raptetmek demektir. Bu idrak anlamına gelir; daha doğrusu gönlün aklıdır. Yâni nûr-u İlahi ile dolmuş kalbin akledebilme özelliğidir. Kur'ân-ı Kerîm'de de 'Gönlün yok mu akledemiyorsun?' diye Allah u Azimüşşan bâzı âyetlerde soruyor. 'Allah'ın mânâsını her yerde seyretmek' bu da Hz Ömer'in lafıdır.

Çetinoğlu: Daima sabırlı olmayı tavsiye ediyorsunuz. Bir durum hâriç... Konuyu açar mısınız?

Sargut: Ben daima sabırlı olmayı tavsiye ediyorum. Yalnız hizmette hızlılık gerekir. Yâni hizmeti yarına bırakmamak lâzım, orada çok aceleci olmak lâzım. Kula hizmet, Allah'a hizmettir. Gayrette aceleci olmak gerekir. Kur'an'ın bize emri gayrettir.

Çetinoğlu: 'Her şeye, her olaya; bir annenin çocuğuna bakar gibi bakmasıolarak özetlenebilecek bir kavram geliştirdiniz. Detaylarını lütfeder misiniz?

Sargut: Biz biliyoruz ki her şey Allah'ın isteği dâhilinde olur. Allah ne isterse kaderimizde ne yazdıysa o gerçekleşecektir. Ancak mânevî terbiyemiz, Allah aşkımız bizi kaderimize yazılan olay kötü de olsa onu iyi görmeye;  iyi de olsa onu normal görmeye yönlendirir ki bu çok büyük bir lütuftur. O halde, olaylardan memnun olma kabiliyetini elde etmezsek cehennemi yaşarız. Hâdiselerin içerisinde güzellikleri görebilme kabiliyetini elde etmeliyiz. İşte 11 çocuğunu kaybeden Mehmet Amca'nın 11 çocuğunun da şehit olmasına sebep olan 'müteahhide dua ediyorum' demesi gibi. Bu normal bir bakış değildir ama üstten bir bakıştır. Yâhut cüce yeğenimin 'Ben boyumu uzattırmam zira bu zevki satamam' demesi gibi. O zaman hâdiselerde sevgiliyi görebilme kabiliyetini elde ediyorsunuz. Onun her yaptığının bizim için hayırlı olduğunu, rahmin içinde olduğumuzu ve korunduğumuzu idrak ediyoruz. Anne evladını nasıl rahminin içinde korursa, Allah da bizi sevgisiyle daima korumaktadır. Ama bu korumanın içine ilacın acısını katıp sağlık bulma gibi acılı hâdiseler de katılabilir. İşte bunu idrâk etmek insanın vazifesidir.

Çetinoğlu: Sabır kavramı hakkında neler söylemek istersiniz?

Sargut: Sabır bence kavramların en önemlisi. Hurma, sabrı temsil eder ve hurma çok vitaminli ve çok güzel bir meyvedir. Sabır sonucunda mutlaka Allah'ın mânâsı tecellî eder. Sabır sıkıntı ve bela anında Allah'ı hissedip olaylara güzel bakabilmeyi becermek için kendini terbiye etmektir. Kolay bir iş değildir ama sabredebilmek insana çok büyük bir özgüven verir; Allah'a yakınlaştırır.

Çetinoğlu: 'İnsanın kendini budaması gerek diyorsunuz.' Konuyu açmanız mümkün mü?

Sargut: Evet! İnsanın kendini budaması gerek. Zira mürşidin veya başkalarının nasıl yaptığı çok önemlidir insan için. Ama sıtma hastasının aspirini gibidir. Geçici olarak bu nasihatler, titremeyi durdurur, asıl kinin insanın kendisindedir. Nasihati halletmek, onu kendine uygulamak, nefsine ağır geleni yapmak, bunu sevdiğini mutlu etmek için yapmak insanın kendini budamasıdır. O zaman insan hâlinden memnun olma ve râzı olma sanatını elde eder.

Çetinoğlu: İnsanların küçük aksaklıklardan büyük üzüntülere gark olması, küçük olumlu gelişmelerden mutlu olamaması, sizce neyin noksanlığıdır?

Sargut: Maalesef madde insanı nefsinin bütün isteklerini uyguladığı için küçücük hâdiselerden çok büyük sıkıntılara kapılabiliyorlar. Bence günümüz öyle maddeci bir eğitim oluşturdu ki bu madde eğitimi insanları maalesef kendini terbiye etme zevkinden alıkoydu. İnsanlar kendilerini dünyanın hâkimi gibi görmeye başladılar. Nefs-i emmâre makamındaki insan sayısı arttı. Bu Mevlânâ Hazretleri'nin, at idrarını yapmış üzerine saman çöpü düşmüş ve üzerine bir sinek oturmuş 'Var mı benim gibi kaptan-ı derya?' diye geziyor dediği insanların sayısının dünyada çok olduğunu gösteriyor. Bu bir devir meselesidir. Mesnevi'de çok güzel bir hikâye vardır. Bir adam mürşidine 'Benim işim için dua eder misiniz?' diye gitmiş. Mürşid de elini açmış 'Evliyâlar, enbiyâlar, Allah sevgilileri için işiniz olsun, inşallah.' diye dua etmiş ve işi olmuş adamın. On sene sonra aynı adam tekrar mürşidine bir başka işi için gittiğinde bu sefer mürşidi ellerini açmış 'Hırsızlar, eşkiyâlar, kötü kadınlar, kötü adamlar yüzü suyu hürmetine bu adamın işi olsun' demiş. Adam çok şaşırmış ve bu duanın iç mânâsı nedir, deyince bir devir meselesidir. Mürşidi 'Bazen o devir gelir, bâzen bu devir gelir' buyurmuş. Demek ki cemâl arttıkça berâberinde celâl de artar. Güzelliklerin yanı sıra güzellikleri görmeyen kör insanların sayısı da artar. Günümüzde dine bir dönüş var, ahlâka dönüş var, edebe dönüş var. Ama bunun yanında da işte batılı eğitimin getirdiği maddeye dönüş de var, benliğe dönüş de var. Bu yüzden bizi ütopik, geri zekâlı, enayi bulanlar da çok.

Çetinoğlu: Onlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sargut: Ken'an Rifai 'Sohbetler' isimli kitabında -Samiha Annemin yazdığı gibi- 'Hâlâ sana enayi demediler mi?' diyor. Demek ki o kadar kötü bir lâf değil 'enayi'. O yüzden herkesin bizi beğenmesi gerekmiyor, çok şükür. Allah'ın bizi beğenmesinin yeterli olduğunu bilmekten daha güzel bir şey olamaz.

Çetinoğlu: Sabır ve inanç arasındaki ilişkiyi yorumlar mısınız?

Sargut: Sabır ve inanç arasında çok yüce bir ilişki vardır. Ancak inanan insan sevdiği için bir fedakârlığa katlanır. İnanan, îman eden aslında bizim olmadığımızı ve var olanın yalnız Allah olduğunu bilen insan. Var olmayan şeyler için üzülmekten kendisini uzaklaştırır. Eğer bunun adı sabırsa zevkli bir sabırdır aslında. O yüzden inançsız hiçbir şeyin olmayacağını inanıyorum. İnsan bir şeye inanmalı. Taşa bile inansa, bir şeye inanmalı. İnsanı ayakta tutan yegâne şey inançtır.

Çetinoğlu: İfrat ile tefrit arasındaki itidal durağı, muhteşem bir sığınak olsa gerek. İnsanlarımız o sığınaktan yeterli ölçüde yararlanabiliyorlar mı?

Sargut: Maalesef insanlar aşırılıklara daha çok meyilliler. Dengeyi bulmak âdetâ mucizedir. Zaten mutasavvıflar 'istikrar mucizedir' diye buyuruyorlar. Onun için gerçekten her şeyde arada olmak ne kadar güzeldir. Yâni şehvette bile hiç şehvetsiz olmak ahmaksız ahmaklık; şehvetin azması felâket ama itidalli olmak insanı çalışma zevkine götüren bir hâldir. Konuşmada bu böyledir. Aşk hâriç. Allah aşkı hâriç, her şeyde itidalsiz Allah'a varılamaz. Yalnız Allah aşkının aşırısı makbuldür. İnsanlarımız eğer manevî bir terbiyeden geçiyorlarsa hakikaten Sırât-ı müstakim olan itidâlin ne kadar önemli olduğunu anlayabiliyorlar. Ama hiç geçmemişler ise kendi aşırılıklarından mutlu bile olabiliyorlar. Allah herkese kolaylık versin.

Çetinoğlu: Sizin; bu dünyada cenneti yaşamayı sağlayacak formülü bildiğinizi düşünüyorum. O formülü okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Sargut: Çok teşekkür ederim. Ben kendi cennetimi buldum ama herkese cennet olur mu bilemem. Ben bu cenneti tevâzu, Allah ilmi, Allah aşkı ve tevhid'de buldum. Zaten 4 nehirden bahsediliyor cennette. Ben suyun tevâzu, sütün Allah ilmi, balın tevhid ve şarabın da Allah aşkı olduğunu düşünüyorum. Bu dördü bir araya geldiği zaman gerçekten yaratılış sırrı ortaya çıkıyor.  İnsan gerçek tevâzuyu yâni Allah indinde mütevâzı olmayı ve hiçliğini idrâk etmeyi bilirse, sâdece var olanın Allah olduğu ilmini öğrenirse, yaratılmış olan her şeyde O'nun bir isminin var olduğunu, O'ndan başka hiçbir şey olmadığını bilirse ve O'nu çok severse her yer cennet kesiliyor. Tavsiye ediyorum, Efendim.

Çetinoğlu: Ölümü târif eder misiniz?

Sargut: Ölüm varlık demektir. Ölüm en beklediğimiz andır. Çünkü artık -Sultan Veled'in dediği gibi- bu vücuttan kurtulma ânıdır. Allah, vücudu arzu ve isteklerinden kurtulabilmeyi ve ölmeden önce ölebilmeyi bize nasip etsin. Ölüm içe dönmektir. Kendimizdeki hakikati bulmaktır. Belki Mekke-Medine'ye gitmektir. Belki Sıdre-i Müntehâ'da olmaktır. Ama mesele hakîki diriliğe kavuşmaktır. Onun için ölümden daha güzel bir şey düşünemiyorum.

Çetinoğlu: Cenâb-ı Allah 'Oku!' diyor. Mevlana Hazretleri ise 'dinle!' 'Dinlemek, aynı zamanda okumaktır!' şeklindeki yaklaşım size neyi tedâi ettiriyor?

Sargut: Hz. Mevlânâ buyuruyor ki 'Ben müridimi kulağından döllerim. Onun kalbinde veled-i kalb yaratırım.' Yâni Allah'a yakınlık çocuğu oluştururum, diyor. Dolayısıyla dinlemek çok önemli. Dinlemek, okumaktan da önce geliyor. Ama okunanı dinlerken -hem de mürşitten yahut mürşidlerin hakikisi olan Hz. Peygamber'den dinlerken- o zaman mânâyı tam lâyıkıyla idrâk edebiliyoruz. Yâni Mevlânâ şunu söylemek istiyor ki 'Senin bu âlemde dinlemen gereken yegâne bilgi Kur'ân-ı Kerîm'dir.' Yâni Peygamber'in hakîkatidir, Peygamber'in ilmidir. Allah'ın O'nda tecellî edişidir. Eğer bu ilmi okursan, bütün ilimleri bilmiş olursun. Hz. Mevlânâ'nın 800 yıl önce fizik, kimya, matematik ilimlerini âşikâr edişi gibi bu ilim bize her türlü ilmi öğretir. Allah bize her şeyi öğretir ve bildirir. Bunun için Allah mürşitten o Kur'ân'ın mânâsını dinlemesini bizlere nasip etsin.

Çetinoğlu: 'ÂminEfendim.

Unutulmaya terk edilmiş insanî özellikler var. 'fedâkârlık' ve 'ferâgatgibi... Bu kavramlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Sargut: İşte mânevî terbiyeden geçmeyen insan bunu fedakârlık olarak görüyor. Ferâgat gibi görüyor ama mânevî terbiyeden geçen insan, 'Yaratılmışı severim, Yaradan'dan ötürü' diyor. Hocam Ken'an Rifai'nin anneleri Hatice Cenan Sultan, oğlunu yetiştirirken şöyle buyururmuşlar: 'Oğlum, o kadar insanlarla bir ol ki doğumları çoğalıp, ölümleriyle eksilecek kadar onlarla bir ol; bütün dertlerini, acılarını paylaş. Ancak Allah'a olan sevgini göstermiş olursun.' Demek ki insan için yapılan fedakârlık değildir. Nasıl ki anne gece evlâdı için kalkmayı fedakârlık olarak görmezse, sevgilinin varlıklarına karşı yapılan hizmet de fedakârlık ötesi bir hâl alır ve sanki çok doğal bir vazifeymiş gibi gelir insana. Allah vere öğrenmeyi ve idrâk etmeyi nasip etsin.

Çetinoğlu: İslâm'ın şartının 'beşolduğu söylenir. Sizce iyi bir Müslüman olmak için 5 şart yeterli midir? Size; '3 şart daha ekleme' yetkisi verilse, neleri eklerdiniz?

Sargut: Efendim, İslâm şartının beşini biz lâyıkıyla yerine getirsek zaten bütün şartları yapmış oluruz. Hangimiz doğru namaz kılıyoruz? Hangimiz oruç tutmanın Allah'ın bir vasfını giyinmek olduğunu ve bütün organlarımızın oruç tutması gerektiğini idrak ediyoruz? Hangimiz zekât verirken aslında sâdece malımızın kırkta birini değil, her sâhip olduğumuz şeyin zekâtını vermek; meselâ, evimizin zekâtının misafir ağırlamak, evlâdın zekatını yetime hizmet, sohbetin zekâtını dedikodudan kesilmek gibi olduğunu biliyoruz? Hangimiz gerçekten Kâbe'ye gittiğimizde kâmil vasfın etrafını döndüğümüzü idrak ediyoruz? Hangimiz 'Lâ ilahe illallah'ın mânâsını biliyoruz? Bir ruh doktoru mürşit bana şöyle demişlerdi: 'Allah diyen adamın delirdiğini gördüm ama 'Lâ ilahe illallah' diyeni hiç delirmiş görmedim. Demek ki insan putlarını kırmayı becerip yalnız Allah'a yönelirse, delirmesi mümkün değil. Bu çok etkilemişti beni. O hâlde beş şartı lâyıkıyla yapabilmek benim için çok önemli. Ama buyurduğunuz -ben kim oluyorum, emir addederek- birkaç şey daha eklemek gerekirse, ben âcizane ahlâk-ı Muhammedî'yi giyinmek İslâm'ın şartı olmalı derim. Ama Allah da tabii biliyor ki yapması çok zor. Onun için direkt eklememişler herhâlde. Edep. Edep, İslâm'ın şartı olmalı diye düşünürüm. Kusur görmemek İslâm'ın şartı olmalı. Keşke yapabilsek, İnşâllah.

Çetinoğlu: Önce 'Estağfirullah' sonra da 'İnşallah Efendim'

Bir başka sorum da şöyle izninizle: İnsanoğlu mutluluğu nerede aramalı?

Sargut: İnsanoğlunun mutluluğu yalnız îman ve idraktedir. Başka yerde mutluluk, rahat olmaz. Rahat üç yerdedir diyor insân-ı kâmiller. Hubb-u Mevlâ (Mevlâ'ya yakarış), tilâvet-i Kur'ân (Kur'ân'ı mânâsıyla okumak) ve sohbet-i ihvân (Allah aşkını sevgililerle paylaşmak). Bunun dışında rahat ve mutluluk olamaz.

Çetinoğlu: Aşk ve akıl dengesi nasıl kurulmalı?

Sargut: Aşk ile cüz'i akıl hiç bağdaşamazlar. Ama aşkın kendi aklı oluşur ki bu aklın üzerine bir akıl olamaz. İşte, meczup olmamak için mutlaka aşkın aklını kazanmak gerekir. Bu yüzden de insân-ı kâmiller aşkın aklına sâhip gerçek mürşitlerdir ki onlar meczup olmayıp elektrik kablosunun içinden geçmiş aşk gibidirler ve ampulden bütün âlemi aydınlatırlar.

Çetinoğlu: 'İrâde-i cüziyye'  - 'irâde-i külliyyehakkında neler söylemek istersiniz?

Sargut: İrade-i cüziyye, insanın dünyada yaşadığı sürece nefsinin esiri ise, dünyevi istekleri konusunda edebi tercih etmesi için gösterdiği gayrettir. Ama cüz'i irâde meselâ ben bir bardak seviyorsam onu korumamdır. Gerçek kâmil insan irâde-i külliyeye rapt olmuştur. Ondan yanlış zuhur etmez. Onun için cüz'i irâdeyi mürşit kapısına gelene kadar kullanmak ondan sonra da mürşide teslim etmek gerekir diye îman ediyorum. Biz bunu Hz. Peygamberimizin önünde aklımızı kurban etmek diye idrak ediyoruz, Efendim.

Çetinoğlu: Dokuzuncu ve onuncu asırlarda Türklerin İslâmiyet'i kabullerinde sûfilerin rolü hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Sargut: Dokuzuncu ve onuncu asırlarda Türklerin İslâmiyet'i kabullerinde sufilerin tabii ki çok büyük rolleri var. Çünkü insân-ı kâmiller Türklerin İslâmiyet'le çok güzel bağdaştığını ve sanki İslâmiyet'in Türkler için gelmiş olduğunu söylerler. Daha sonra 13. yüzyılda Hz. Mevlânâ bu konu üzerinde çok durmuş ve Mesnevi'yi Farsça yazmıştır. Bunun sebebi Türkler Türkçe söylenenleri anlayacaklardır fakat Farsça konuşan ülkeler Kur'ân'ın mânâsını belki ananeleri ve gelenekleri yüzünden çok iyi idrâk edemeyeceklerdir. Bunlar Anadolu'nun İslâm'ın yayılmasını sağlayan mutasavvıflardır. Meselâ, Harakani Hazretleri ilk tohumu atmıştır Kars'ta şehit düşerek. Ahmed Yesevî, onun mânâsından gelip Anadolu'ya İslâmiyet'i yaymıştır ve dolayısıyla biz sufîliğin Türk İslâm'ında çok büyük bir rolü olduğuna inanırız. Ne zaman sufilikle irtibat kesilse ahlâk düşmüş, bozulmuş; maalesef ahlâksızlık ön plâna çıkmıştır. Ne zaman tasavvuf ön plâna geçse -çok şükür- ahlâk tekrar eski mânâsını kazanmıştır.

Çetinoğlu: İzniniz olursa, (dikkate almama kararınıza saygılı olmak üzere) iç dünyanızla ilgili özel ve fantastik birkaç sorum daha olacak:

Birincisi şöyle: Bir adet kibrit çöpü olsanız, kendinizi ne için yakmak isterdiniz?

Sargut: Kendimi Allah'ın mânâsı için yok etmek isterdim. Nefsimi yakıp ruhumdan başka bir şey bırakmamak isterdim. Zâten inşallah kibrit çöpüyümdür diye hep dua ediyorum.

Çetinoğlu: Kaybetmekten çok korktuğunuz şey nedir?

Sargut: Îmanımı kaybetmekten ve gafletten çok korkuyorum. Allah'la olan beraberliğimi kaybetmeyi hiç istemiyorum. Başka hiçbir şeyden korkmuyorum. Sevgiliden uzaklaştıracak çirkin bir hareket yapmaktan başka hiçbir şeyden korkmuyorum, çok şükür.

Çetinoğlu: Her şeyin bozuk olduğu bir ülkenin tam yetkili lideri olsanız, önce neyi düzeltmekle işe başlardınız?

Sargut: Efendim, siyasetle hiç alâkam yok. Neyi düzeltirim pek bilemiyorum ama galiba Hz. Merkez'in verdiği cevabı vermek isterim. 'Bu âlemde her tür insan yerli yerinde ve lâzımdır.' Böyle düşündüğüm için beni siyâset lideri yapmazlar.

Çetinoğlu: Gençlere birer cümlelik 3 öğüt verir misiniz?

Sargut: Îman, idrâk ve Allah aşkı. Gençlere bunları öğütlüyorum. Anne, babalara da lütfen gençleri kendi istedikleri gibi nefsaniyet içinde eğitmesinler; onlara haram ve helâli öğretsinler ve de illâ şu okulu kazansın, illâ bu yerde yükselsin demesinler. Çocuklara olaylardan etkilenmeyecek ve îmanlı bir mutluluk verme gayreti içine girsinler. Bunu en güzel yolu da doğru örnek olmaktan geçer.

Çetinoğlu: İnsanlığa felâket getirecek mahşerin üç atlısının heybelerinde neler olabileceğini düşünüyorsunuz?

Sargut: İnsanlığa felâket getirecek mahşerin üç atlısının heybesinde bence aşağılık duygusu bir ülkeye geldi mi o ülke yok olmaya mahkûmdur; ahlâk bozukluğu bir ülkeye geldi mi... Çok basit yâni haramı ve helâli bile kaybettik mi ülke yok olmaya mahkûmdur ve birlik ve beraberlik bozuldu mu, bölünme başladı mı -Peygamber'in buyurduğu gibi- o ülke yok olmaya mahkûmdur. Allah bizi bunlardan korusun diye düşünüyorum.

CEMÂLNUR SARGUT

1952 yılında mutasavvuf bir ailenin kızı olarak İstanbul'da dünyaya geldi. Tahsilini Kimya Mühendisi unvanını elde ederek tamamladı. 20 yıl kimya dersleri okuttu. Sâmiha Ayverdi ile tanıştıktan sonra O'nun yönlendirmesi ile tasavvuf çalışmalarına yöneldi. Hocası Samiha Ayverdi'nin 1966 yılında kurmuş olduğu Türk Kadınları Kültür Derneği (TÜRKKAD) İstanbul Şubesi Başkanlığı görevini 2000 yılında üslendi. TÜRKKAD, Cemâlnur Sargut'un liderliğinde tasavvufun kişi ve toplumların ortak dili, ortak nefesi olabileceği inancıyla her kesimden bilim, kültür ve sanat insanını, manevî şahsiyeti ve her düzeyden dinleyiciyi bir araya getiren milletlerarası bilgi şölenleri ve konferanslar düzenlemektedir. Bu toplantılarda, ilmi hal, ibâdeti aşka yolculuk olarak gören İslâm tasavvufunun günümüz meselelerine getirdiği çözümler ele alınmaktadır.

2000 yılından beri dersler verdiği ABD'nin Kuzey Carolina Üniversitesi'nde 2009 yılında ve Çin'de Pekin Üniversitesi'nde 2009 yılında İslam kürsüleri kurdu. Bu çalışmalarının ortak hedefi öğrencilerin, İslâm'ın hayat tarzı olan tasavvuf eğitimini yaşayışları ile örnek olan hocalardan almalarını sağlamaktır.

Sâmiha Ayverdi O'nun insanoğlunun iç ve dış güçlerini tek kuvvet olarak bütünleştirmeye doğuştan kabiliyetli müstesna bir insan olduğunu söylemişti. Cemalnur Sargut, insanların; kadın, erkek, din, mezhep, meşrep, kıyafet farkı gözetmeden, farklı olanı değiştirmeye çalışmadan, birlikte hoşgörü içinde yaşamanın zevkine varmalarını sağlamak, bunu da ahlâk-ı Muhammedîyi kendi hayatında bilfiil yaşayarak göstermeyi, yegâne varlık sebebi olarak kabul ederek bu büyük vâzifeyi sadece Allah için yapmaktadır.

Gençliğinde felsefeye ilgi duymuş olup büyük felsefecilerin hayâtını incelemiş, bu ilmin yaşanamayan bir ilim olduğu kanaatına varınca Mevlânâ'ya yönelmiştir. Kimya mühendisi olup yirmi yıl kimya öğretmenliği yapmıştır.

Hocası Sâmiha Ayverdi'nin etkisinde kalan Cemâlnur Sargut, Kur'ân-ı Kerîm ve karşılaştırmalı Mesnevî çalışmalarına başlamış, 24 yaşında gençlerle başladığı Mesnevî çalışmalarıyla geniş çevreye hitâp etmiştir.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: Kenan Rifâî ile Aşka Yolculuk, Dinle, Aşktan Dinle, Ey İnsan (Yasîn Sûresi Şerhi), Bakara (Bakara Sûresi ilk 10 Ayetin Şerhi), Bakara 2 (Bakara Sûresi 11-29 arasındaki Ayetlerin Şerhi), Bakara 3 (İnsan-ı Kamil'in Hakikati), Hz. Âdem (Füsusu'l Hikem Şerhi), Hz. Şit, Sâmiha Ayverdi ile Sırra Yolculuk, Peygambere Sevdirilen Kadın, Kâbe'nin Hakîkati, Osmanlı Padişahlarının Peygamber Sevgisi, Can-ı Candır Hz. Ahmed Muhammed Mustafa.

 

 

 

2/10/2013 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top