Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

Atatürk’ün İslamiyet hakkındaki görüşleri

 

Prof. Dr. İsmail Yakıt ile Atatürk'ün İslamiyet hakkındaki görüşlerini konuştuk. 
GİRİŞ: 
İslamiyet'in getirdiği dünya düzenine ayak uyduramayanlar, dinî değerleri günlük yaşayışın dışına çıkarmak, İslamiyet'i camilere ve mezarlıklara hapsetmek isteyenler vardır. Bu kişiler; daima Atatürk'e sığınmakta, O'nu kendi düşüncelerine kalkan yapmaktadırlar. Hattâ kendi fikirlerini Atatürk'e mal edip taraftar toplamaya çalışmaktadırlar. Bu çalışmalar sebebiyle Atatürk'ün, İslamiyet aleyhtarı olduğunu düşünen İslamî hassasiyet sâhibi kişiler de Atatürk'ü karalamaya çalışmaktadırlar. Böylece, diğer konularda olduğu gibi, din konusunda da Atatürk'ü olduğundan farklı gösteren bir grup oluşmaktadır.
'Ötekileştirme' olarak adlandırılabilecek ön yargılı ve bilgiye dayanmayan bu düşünceler sebebiyle Türkiye enerjisini yanlış yerlerde tüketmektedir. Birlik ve berâberliğimizin oluşması, dolayıysa daha
yüksek bir güce erişmemiz zorlaşmaktadır. Bu zararlı ortamın devam etmemesi arzularına katkıda bulunmak maksadıyla, konunun uzmanı Prof. Dr. Sayın İsmail Yakıt ile Atatürk ve İslamiyet konusunu konuştuk. Konuşmamız sırasında bilinen gerçeklerin hatırlanarak pekişmesi, bilinmeyen gerçeklerle konunun netliğe kavuşması mümkün olacaktır. Zevk ve ilgi ile okuyacağınızı ümit ediyorum.
Yine ümit ediyorum ki sağlanacak yeni açılımlar, ülkemizin sosyal barışına katkıda bulunacak, 'ötekileştirme' olarak adlandırılabilecek zararlı çalışmalar en aza indirilebilecektir.
Atatürk
Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk 10 Kasım 1938'de hayata gözlerini yumarken geride bıraktığı en büyük miras ilelebet payidar olacak Türkiye Cumhuriyeti'dir.
Büyük önder Atatürk, hayatı boyunca milletimizin bağımsız bir şekilde yaşaması için çalışmış; insan hak ve özgürlüklerinin tam olarak uygulanmasını hedeflemiştir. Din ve vicdan özgürlüğüne büyük önem veren Atatürk bir sözünde; 'Her birey istediğini düşünmek, istediğine inanmak, bağlı olduğu dinin gereklerini yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sâhiptir:' Demiştir.
Atatürk, lâikliği dinsizlik olarak görmek isteyenlere; 'Lâiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle (üfürükçülükle) mücâdele kapısını açtığı için gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını sağlamıştır. Lâikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanlarıdır...' Diyerek karşılık vermiştir.
Dinî inançların sömürülmesine şiddetle karşı çıkan Atatürk, bu alandaki hizmetlerin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesine de önem vermiştir. Bu maksatla İslamiyet'in ana kaynaklarından öğretilmesi çalışmalarıyla yakından ilgilenmiştir.
Atatürk İslam dininde ruhbanlığın olmadığını ve insanların eşit olduğunu vurgulamıştır. O, İslam dinini son ve mükemmel din olarak nitelendirmiş, O'nun tamamen akla ve mantığa uygun olduğunu belirtmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı bilim ve kültürünün hâkim olduğu bir çağ ve coğrafyada doğup büyümüştür. İçinde büyüdüğü kültürü özümsemiş, çağın ilmî ve teknolojik gelişmelerini yakından takip etmiş, toplumun kahir ekseriyetinin mensup olduğu İslam dini hakkında da detaylı denilebilecek düzeyde bilgi sâhibi olmuştur.
Atatürk, iyi bir komutan, iyi bir devlet adamı olması yanında, araştıran, inceleyen ve çağındaki ilmî gelişmeleri yakından takip eden (o dönemin anlatımıyla) münevver bir insandır. Okuyup incelediği kitaplar arasında başta Kur'an ve hadis kaynakları olmak üzere İslam'la ilgili eserler de önemli bir yekûn tutmaktadır. Onun Kur'an'a olan ilgisi yanında Hz. Peygambere olan hayranlığı bilinen bir gerçektir.
Cumhuriyetle birlikte, kendisine hedef olarak seçtiği, ülkeyi çağdaş medeniyet düzeyine ulaştırmak için çaba sarf ederken de, dine ve din hizmetlerine olan ihtiyâcı göz ardı etmediğini görüyoruz. 
Cumhuriyetin ilk kurumlarından biri olarak Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kuruluşu sırasında ve yine TBMM tarafından özel ödenek ayrılmak suretiyle Kur'an tefsiri ve hadis tercümeleri yaptırma kararı alınmıştır. Bu işler yapılırken Atatürk'ün Cumhurbaşkanlığı makamında oturduğunu hatırlarsak konu daha iyi anlaşılacaktır.
Atatürk'ün dinle ilgili görüşleri
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, dini; 'Herkesin vicdanına kalmış bir iş...' Olarak tanımladıktan sonra hiç kimsenin bir din veya mezhebi kabul etmesi için zorlanamayacağını belirtmiştir. Bununla birlikte dinin 'lüzumlu bir müessese' olduğuna ve 'dinsiz milletin devamına imkân bulunmadığına' işaret etmiştir.
Atatürk, birçok konuşmasında İslâm dininin en son ve en mükemmel bir din olduğunu bildirmiştir.
İslâm dininin Türk milletinin yüksekliği ve değerlerine bağlılığıyla daha iyi örtüşebilmesini sağlamak için Kur'an tefsiri ve mealinin hazırlatılmasına imkân sağlamıştır. Atatürk, din ile dil gibi iki fazileti hiçbir kuvvetin milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamadığına dikkatleri çekmiştir. 
Atatürk'ün Hz. Muhammed tasavvuru 
Atatürk her fırsatta dinin lüzumundan, İslâm'ın en mâkul ve en son din olduğundan, Kuran-ı Kerim'in en mükemmel kitap olduğundan bahsetmiş, Hz Peygamber'in şanının yüceliğini dile getirmiş, gerçek din âlimlerini ve onların hizmetlerini takdirle anmıştır. Onun, Peygamberimiz
Hz. Muhammed (sav) hakkındaki düşünce ve tasavvurlarını ortaya koyan sözlerinden bazıları şöyledir:
* 'O, Allah'ın birinci ve en büyük kuludur. O'nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonuca kadar o ölümsüzdür.'
* 'Hz. Muhammed'in bir avuç imanlı Müslüman'la mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir Meydan Muharebesi'nde kazandığı zafer, fânî insanların kârı değildir. O'nun peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır.'
* 'Allah, kulları gereken olgunluk noktasında ulaşıncaya kadar içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla ilgilenmeyi Tanrı olmanın gereği saymıştır. Onlara Hz. Âdem Aleyhisselam'dan itibâren bilinen veya bilinmeyen sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve elçiler göndermiştir.
Hiç kimsenin şüphesi olmasın! Atatürk'ün Allah ve Peygamber hakkındaki düşünceleri inanmış bir insanın düşünceleridir.
OĞUZ ÇETİNOĞLU
Oğuz Çetinoğlu: Atatürk'ün din ve İslamiyet hakkındaki görüşlerini nasıl değerlendirmek gerekir?
Prof. Dr. İsmail Yakıt: Atatürk'ün din anlayışını ve din hakkındaki görüşlerini tespit etmek için, O'nun hakkında yapılan yorumlardan ziyâde bizzat onun bu konudaki sözlerine bakmak gerekir. 
Her şeyden önce şunu kesin bir dille ifâde edebiliriz ki, Atatürk'ün din konusundaki görüş ve düşünceleri dikkatli bir şekilde incelendiğinde, O'nun din aleyhine veya dinsizlik anlamına gelebilecek herhangi bir sözüne veya tavrına, özellikle İslâm dini aleyhinde herhangi bir ifâdesine rastlamak mümkün değildir. O, İslâm dinine samimiyetle inanmış ve bu dinin değerlerine kuvvetli bir şekilde sâhip çıkmış bir kişidir.
Atatürk şöyle diyordu: 'Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçü) vardır. Bu miyarla hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur, biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslâm'ın menfaatine muvafıksa kimseye sormayın, o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın tetabuk ettiği (uygun olduğu) bir din olmasaydı ekmel olmazdı, âhir (son) din olmazdı.
Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alâkası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler asrî (çağdaş) olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür, onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı, Müslümanların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir?'
Çetinoğlu: Atatürk'ün bu düşüncelerini yansıtan söz ve beyanlarına örnek verebilir misiniz?
Yakıt: Millî mücâdelenin kazanılmasından sonra, çıktığı yurt gezilerinden birinde, Balıkesir'de 7.2.1923 tarihinde Zağnos Paşa Camiinde öğle namazının kılınmasına müteakip şehitlerin ruhlarına ithafen okunan mevlitten sonra Atatürk minbere çıkarak halka bir hutbe irad ediyor ve diyor ki:
'Ey millet, Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selâmeti, atıfeti (merhameti) ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara hakâyık-ı diniyeyi tebliğe (dini hakikatleri bildirmeye) memur ve rasûl olmuştur. Kanun-ı esasi (temel prensip), cümlenizce malumdur ki Kur'ân-ı azimü'ş-şândaki nusûstur (âyetlerdir). İnsanlara feyiz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir, ekmel (en mükemmel) dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor (uygun düşüyor, örtüşüyor). Eğer akla, mantığa
ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavânîn-i tabiiyye-i ilâhiye beyninde tezat (tabiattaki ilahî kanunlar arasında çelişki) olması icabederdi. Çünkü bilcümle kavânîn-i kevniyyeyi (kainattaki bütün kanunları) yapan Cenâb-ı Hak'tır.'
Çetinoğlu: Atatürk'ün din ve millet ilişkisi üzerine düşünceleri nasıldı?
Yakıt: Şöyle diyordu: 'Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif (bilince aykırı), terakkiye (ilerlemeye) engel hiçbir şey ihtiva etmiyor.'
Çetinoğlu: Atatürk'ün, Peygamberimiz (sav) hakkındaki görüşleri nasıldı?
Yakıt: Atatürk, Peygamberimize hayrandı, hürmetkârdı. Bu duygularını, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevaptaki şu cümlelerinden anlıyoruz: 'Ben O'nun yerinde olsam, yaptıklarını yapamazdım.'
Bir başka yer ve zamanda Atatürk'e; en fazla hayran olduğu kimse sorulduğunda; 'Hazret-i Muhammed' derdi. O'nun devlet kurmaktaki yeteneğine, savaşlardaki kumandanlık bilgilerine hayrandı.
Atatürk'ün Hz. Peygamber Efendimiz, dinimiz ve yüce kitabımız hakkındaki sevgi, hayranlık ve inançlarını dile getiren ve bizzat kendi ağzından çıkan sözlerini çoğaltmak mümkündür.
Çetinoğlu: Dinde reform / değişiklik düşünüyor muydu?
Yakıt: Bu soruya, Atatürk'ün kendi sözleriyle cevap vereyim: 'Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi. Fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur (tefsirler, hurafeler gibi) binayı fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tâmir de edilmez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üzerinde yeni bir bina kurmak lüzumu hâsıl olacaktır.
Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.
Biz, dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre muhalif değiliz.
Biz sâdece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasde ve fiile dayanan taassupkâr (fanatik) hareketlerden sakınıyoruz.
Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur.'
Çetinoğlu: Atatürk'e 'dinsiz' diyenler oldu...
Yakıt: O'nun lâiklik anlayışını dinsizlik gibi göstermekte fayda bulanlar oldu. Halbuki Atatürk yobaz aleyhtarı idi. Din aleyhtarı ve dinsiz değildi.
Çetinoğlu: Namaz kılanlar hakkındaki görüşleri biliniyor mu?
Yakıt: Bir gün Atatürk'e, Münir Hayri'nin namaz kaldığını söylediler. Atatürk'le Münir Hayri arasında şu konuşmanın geçtiği, belgelerde yazılıdır:
-Sâhi mi?
-Evet, Paşam.
-Niçin namaz kılıyorsun?
-Namaz kılınca içimde bir huzur ve sükûn hissederim.
Atatürk, etrafındakilere döndü:
-Batmak üzere olan bir gemide bulunsanız, her halde, 'yetiş Gazi' demezsiniz; 'Allah' dersiniz. Bundan tabii ne olabilir? Sonra Münir Hayri'ye şunları söyledi:
-Dünyadaki işlerine zarar getirmemek şartıyla namazını kıl.
Çetinoğlu: Atatürk'ün din konusundaki düşüncelerinde samimi olduğunun delilleri var mı?
Yakıt: Derin bir İslam kültürüne vâkıf olan Atatürk, aynı zamanda samimiyetle inanan bir kişi idi. Nitekim Anadolu'da Millî Mücâdeleyi başlatmak için Samsun'a gideceği günün gecesi anne ve kız kardeşinin hayır dualarını alarak yola çıkıyor ve Erzurum Kongresi'nde söylediği nutku şu sözlerle bitiriyordu: '... En son olarak niyaz ederim ki, Cenâb-ı Vâhibü'l-Âmâl Hazretleri Habib-i Ekrem hürmetine, necip milletimizi muvaffak buyursun! Amin.'
Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni Hacı Bayram Camii'nde kılınan Cuma namazından sonra Hacı Bayram Veli türbesinde yapılan dualarla açtığını ve ilk hükümetin açılış konuşmalarında da 'Cenâb-ı Hakk'ın avn ü inâyeti bizimledir.' dediği hepimizin malumlarıdır.
Atatürk'ün Kocatepe'deki halini anlatan yaveri Muzaffer Kılıç O'nun: 'Ya Rabbi! Sen Türk ordusunu muzaffer et... Türklüğün, Müslümanlığın düşman ayakları altında, esaret zincirinde kalmasına müsaade etme!' Diye dua ettiğini söyler.
Atatürk, 23 Mart 1923 de Afyonkarahisar'da halka yaptığı bir konuşmada: 'Ey ahali! Cenab-ı hak birlik, berâberlik içinde çalışan şerefini namusunu koruyan milletleri mesut eder. Biz de bundan evvel olduğu gibi bundan sonra da bu birlik ve berâberlikle çalışırsak Allah'tan böyle bir saadeti haklı olarak bekleyebiliriz.'
Çetinoğlu: Atatürk namaz kılar mıydı?
Yakıt: Evet kılardı. Bu bilgiyi ünlü hattat, tanburî, bestekâr Hafız Kemal Batanay'ın hatıralarından öğrenmekteyiz. Kemal Batanay, Müttefik kuvvetlerinin Çanakkale'den çekilmelerini müteakip bağlı bulunduğu askerî birliğin de istirahat için Edirne'ye sevk edildiğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor: 'Mustafa Kemal de Edirne 16. Kolordu kumandanlığına tâyin edilmişti. Soğuk bir kış günü Üç Şerefeli Cami'ye geldi. Ben iç ezanı okumuştum. Namazdan sonra beni yanına emretti ve Edirne'de kaldığımız süre içinde ben Cuma namazına hangi camiye gidersem, sen de o camiye gelecek ve iç ezanı okuyacaksın. Sonraki Cuma günlerinde Selimiye Camii'nde ve diğer camilere geldi. Ben de o camilerde iç ezanı okudum.'
Çetinoğlu: Medreselerin, zâviye ve tekkelerin kapatılması meselesi, 'din aleyhtarlığı' olarak yorumlanabilir mi?
Yakıt: Atatürk bu konudaki görüşlerini şu cümlelerle açıklıyor: 'Milletimizin içinde hakikî ve ciddî ulemâ vardır. Milletimiz bu gibi ulemâsıyla müftehirdir. Onlar milletin emniyetine ve ümmetin itimadına mazhardırlar. Bu gibi ulemâya gidin: 'Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz?' Deyiniz. Bizi yanlış yola sevkeden habisler (pisler), bilirsiniz ki, alelekser
(çoğunlukla din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve mel'anetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Halbuki, elhamdülillah, hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icâbatını (gereklerini) öğrenmek için
ehil olmayan kişi ve kurumlara ihtiyâcımız yoktur.'
Zâviyelerin kapatılması, din aleyhtarlığının değil, insanların dinlerinin gereklerini ehil kişilerden öğrenmeye yönlendirilmek istenmesinin göstergesidir.
Çetinoğlu: Camilerde Kur'an-ı Kerim'in Türkçe okunmasına teşebbüs edilmesini nasıl yorumlamak gerekir?
Yakıt: Atatürk'ün Kur'an-ı Kerim'in Türkçeye tercüme ve tefsir edilmesine verdiği önemi, namazda Kur'an'ın Türkçesini okutmak istemesi ile izah edenler vardır. Bu yorumu yapan zatın, diğer bir iddiası da; 'Atatürk'ün camilere enstrümantal müzik sokmak isteyeceğinden şüphe etmediğidir.'
Atatürk'ün Türkçe olarak yapılmasını istediği ibâdet, hutbe ve dualardan ibârettir. Hutbenin va'z ve nasihat kısmı zâten Türkçe yapılmaktadır. Arapça okunun duâ kısımları da dâhil olmak üzere hutbenin tamamı Türkçe olarak, bir defa, Hâfız Sadettin Kaynak tarafından ve Atatürk'ün
emri ile 1932 yılında İstanbul'da Süleymaniye Camii'nde okunmuş; ancak yapılan uygulamanın memnuniyet verici olmadığı görüldüğünden ısrar edilmemiştir.
Buna mukabil Atatürk'ün, namazda Kur'an'ın Türkçesini okuttuğuna veya okutmak istediğine dâir bir uygulaması, bir direktifi ve bunlara ait herhangi bir vesika yoktur.
Namazda Kur'an'ın Türkçe okutulacağı veya camiye enstrümantal müzik sokulacağı istikametindeki yorumlar, Atatürk'ün fikrinden ziyâde, bu iddiaları ileri sürenlerin şahsî görüş, yorum ve temennilerinden ibâret kalmaktadır.
Çetinoğlu: Ezan-ı Muhammedi'nin Türkçe okunması meselesi hakkında neler söylemek istersiniz?
Yakıt: İlk Türkçe ezan, 29 Ocak 1932 de Kuşadası'nda Hafız Sadık tarafından okunmuştur. Daha sonra 30 Ocak 1932 tarihinde de İstanbul Fatih Camii'nde Hafız Rifat tarafından önce Arapçası okunduktan sonra Türkçesi okunmuştur. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 18
Temmuz 1932 tarihli genelgesi uyarınca bütün yurtta ezan ve kametin Türkçe okunması uygulamasına geçilmiştir.
Atatürk'ün sağlığında ibâdet dili ile ilgili olarak ezan, kamet, tekbir ve sala'nın Türkçe okunması kanunî bir hükme bağlanmamıştır. Ezanın Türkçe okunmasının kanunî mecburiyeti Atatürk'ün ölümünden sonradır. 2 Haziran 1941 tarih ve 4055 sayılı kanunla Türk Cezâ Kanunu'nun 526. maddesi değiştirilmiştir. Cezâyi yaptırım getirilmiştir. Sala ise, uygulamadan 4 yıl sonra 15 Nisan 1937 de Diyanet genelgesiyle; tekbir de hiçbir hukukî mecburiyet olmamasına rağmen, 22 Eylül 1948 tarihine kadar Türkçe okunmaya devam etmiş yine Diyanet İşleri Başkanlığı'nın talimatıyla Türkçe okunmaktan vazgeçilmiştir.
Şurası muhakkaktır ki, Atatürk'ün emri ile camilerde Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe meali okunmuştur. Fakat bu, namazda değil, namazdan önce veya sonra, va'z ve nasihat mahiyetinde ve Kur'ân-ı Kerîm'in aslı okunduktan sonra, bu okunan kısmın Türkçe mealini anlatmak maksadıyla yapılmış bir uygulamadır. Nitekim bu uygulama ve çalışmalara katılanların anlattıklarından bu durum açıkça anlaşılmaktadır.
Atatürk'ün arzusu, Kur'ân'ın Türkçesinin de aslı gibi makam ve lahin ile okunması merkezinde idi. Fakat bu, bir türlü olmuyordu. Çünkü tercüme nesirdi. Bununla berâber, iyi bir nesir de değildi. Kur'ân'ın kendisine has olan nefes alma için secavendleri (durakları), seci' ve kafiyeye benzeyen fakat seci' ve kafiye olmayan, şiire benzeyen, fakat şiir olmayan, nesre benzeyen fakat nesir olmayan, sözün kısası, her şeyiyle, her haliyle, metni gibi okunmasının da bir mucize oluşundan ileri geliyordu. Türkçe tercümesinde bu vasıfların hiçbiri yoktu. Ve bir türlü olmuyordu ve olamıyordu.
Türkçe, hitabet dili olarak çok kuvvetli idi. Bununla berâber Türkçede makamla bir nesri okumak çok acayip bir şey oluyordu.
Bir gün Fatih Camii'nde Kur'ân'ı Arapça okunup bitirildikten sonra hâfız, cemaate hitaben:
-Dinlediğiniz sûrenin şimdi Türkçe'sini de okuyacağım. Dedi ve Fâtır sûresinin tercümesini okudu. Cemaat bu okuyuştan çok mütehassis ve memnun oldular.
-Aman Hafız Efendi, biraz daha oku!
Diyerek bu hitâbet tarzında okuyuşun çok yerinde ve muvafık olduğunu söylediler ve: 'Allah râzı olsun. Ne güzel oldu. Dinimizi anladık. Allah ne güzel buyurmuş' Dediler.
Çetinoğlu: Hilafetin, Şer'iye ve Evkaf vekâletlerinin kaldırılması, din aleyhtarlığı olarak yorumlanabilir mi?
Yakıt: Atatürk, 'Paşam, din lüzumlu mudur? Halifeliğin kaldırılması iyi mi olmuştur?' şeklindeki soruya şöyle cevap veriyor: 'Evet! Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki, Tanrı ile kul arasındaki mukaddes bir bağlılıktır. Mutaassıp İslamcıların din komisyonculuğuna izin verilmemelidir. Dinden maddî çıkar sağlayanlar alçak kişilerdir, işte biz, bu duruma karşıyız. Buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan kimseler ve mâsum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizin mücâdele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. Dinle hilâfeti birbirinden ayırdetmek lâzımdır. Birincisi ne kadar faydalı ise, ikincisi o kadar lüzumsuz bir hal almıştır. Halifeliği kaldırdığımız günden bugüne kadar kimsenin buna sâhip çıkmaması, Müslüman dünyasının halife olmaksızın da yürüyeceğine ve yürümekte olduğuna en güzel örnek değil midir? Şer'iye Vekâleti'nin yerine Diyanet İşleri Başkanlığı, Evkaf Vekâleti yerine de Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Kurulan bu müesseseler, adı geçen vekâletlerin görevlerini üstlenmişlerdir.'
Çetinoğlu: Atatürk'ün din konusundaki görüşleri hakkında genel bir değerlendirme yapar mısınız?
Yakıt: Sorularınıza verdiğim cevaplarla ortaya koymaya çalıştığım gibi Atatürk, Allah'a ve İslâm dinine samimi bir kalple bağlı bulunmaktadır.
O, din adına inananların sömürülmesine, dinin politikaya karıştırılmasına ve istismarına karşıdır. Atatürk'ün karşı olduğu çevreler İslâm dininin de karşı olduğu çevreler olup, bunlar yobazlar, bağnazlar, hurâfeciler, din simsarları, bezirgânları ve aktörleridir. O'nun gerçek din adamlarına önem verdiği ve saygı gösterdiği, cevaplar içerisindeki örneklerde de görüldüğü gibi herkesçe bilinmektedir.
Atatürk İslâm dinine gereken önemi vermiş, Hz. Peygamber'e ve Kur'ân'a büyük hürmet göstermiş ve bunları kendi manevî ve mukaddes seviyesine kavuşturmayı hedeflemiştir. İslâm dünyasının geri kalışını, bazılarının yaptığı gibi dinde görmemiş, geri kalışın ve az gelişmişliğin
gerçek sebebinin zihniyet meselesi olduğunu belirtmiştir.
Atatürk, bazı çevrelerin iddia ettiğinin aksine, dini zayıflatmak ve onu hayattan tecrit etmek gibi bir düşüncenin ve fiilin içinde olmamıştır. Hele 1930 sonrası daha önceki dinî fikirlerinden uzaklaştığı yönündeki bir takım kimseler tarafından ortaya atılan bazı iddialar da doğru değildir.
Bilakis O'nun din konusundaki görüşlerini hayatının sonuna kadar sürdürdüğünü, 1935 de yayınlattığı Kur'an Tefsirinden; iftar, Ramazan ve dinî sohbetleri her sene evinde düzenlettiğinden ve her yıl Ramazanda bir ay müddetle Hacı Bayram ve Zincirlikuyu camilerinde hatm-i şerifler okutmasından anlaşılmaktadır. O, inanmamış veya önceki dinî fikirlerinden vazgeçmiş biri olsaydı bunları yapar mıydı?
Atatürk, 'Mukaddes mihrabı cehlin elinden kurtarıp ehlinin eline vermek...' azmindeydi. O'nun hedefi dinin, siyasî ve maddî bir araç olarak kullanılmasını önlemektir. O'nun din politikasının temeli dini devletten, din işlerini dünya işlerinden ayırmaktır. Bir diğer ifâdeyle siyasî, sosyal ve hukukî alanlardaki işleri dine dayandırarak bundan menfaat sağlamayı önlemektir.
Kısaca Atatürk, dinsizliğe olduğu kadar, her türlü hurafeye, yobazlığa, safsataya, taassuba, dinin politikaya âlet edilişine ve böylece dini, toplumu sömürme aracı haline getirmek isteyenlere şiddetle karşı çıkmıştır. Yani din kisvesine bürünmüş câhil kimselerin toplum üzerindeki
etkilerini kırmaya çalışmıştır.
Çetinoğlu: Din olgusuna mesâfeli duran Kemalistlerin görüşleri Atatürk'e mal edilebilir mi?
Yakıt: Günümüzde bazı Kemalistlerin din konusunda Atatürk'ü iyi değerlendirdiklerini biliyorum. Ancak bunlar çok az. Ekseriyeti konuyu bilmedikleri gibi, birçoğu da çarpıtıyor ve din hususunda
Atatürk'ü, olduğu gibi değil, olmasını istedikleri gibi ele alıyorlar. Bu konuda ben kısaca şunları söylemek istiyorum: Bugün ülkemizde üç türlü Atatürkçü var; 1- Gerçek Atatürkçüler 2- Atatürkçü geçinenler 3- Atatürk'ten geçinenler. Artık herkes kendine uygun yeri bulsun diyorum
Çetinoğlu: Hocam, çok teşekkür ederim. Konuyu, hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde en ince detaylarına kadar inandırıcı bir şekilde aydınlattınız. 
Yakıt: Atatürk'le ilgili gerçekleri kamuoyu ile paylaşma imkânı verdiğiniz için ben de teşekkür ediyorum. 
Prof. Dr. İSMAİL YAKIT
1950 yılında Denizli'nin Tavas İlçesi Kızılcabölük Bucağı'nda dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde, liseyi Denizli'de bitirdi. 1970 yılında başladığı Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde 1974 yılında tamamladı.
Millî Eğitim Bakanlığının burslusu olarak Fransa'ya gönderildi. Paris'te Sorbonne
Üniversitesi'nde 1974-1979 yıllarında Doktora yaptı. Doktora tez çalışmaları esnasında,
1976 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde Mukayeseli Felsefeler Dalı'nda İhtisas
Diploması aldı. 1976-1977 yıllarında Mısır'da Kahire üniversitelerinde araştırmalarda bulundu. Paris Tıp Fakültesi'nin Juvisy Dokümantasyon Merkezinde araştırmalar yaparak 1978 yılında 'Anthropologie biologique sertifikası' aldı. 1979'da İslam Felsefesi ve Mukayeseli Felsefeler dalında Sorbonne Üniversitesi'nde hazırladığı evrim teorileri üzerindeki Doktora tezini savunarak yurda döndü. 
980 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler (İlahiyat) Fakültesi'ne Dr. Asistan olarak göreve başladı.
1980-1981 yıllarında KKTC'nde yedek subay olarak askerlik yaptı. 1982 yılında Yardımcı Doçent oldu. 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Türk-İslam Düşüncesi Tarihi Anabilim Dalı'na naklen tâyin oldu. Burada 1986 yılında Doçent oldu. İslam Felsefesi Profesörlüğü'ne yükseltildi ve 1993 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kurucu Dekanlığı'na tâyin edildi. 2003 yılına kadar üç dönem arka arkaya dekanlık yaptı.
1993-1999 yıllarında, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kurucu Müdürlüğü görevini de yürüttü. 2010 yılı itibariyle İlahiyat Fakültesi'nde öğretim üyesi ve Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanı olarak görev yapmaktadır.
Çok iyi derecede Fransızca ve Arapça bilen Prof. Dr. İsmail Yakıt'ın birçok yayını bulunmaktadır. Yayınlanmış kitaplarının sayısı 15'den; Mahallî ve Türkiye genelinde yayın yapan televizyonlarda katıldığı sohbet ve tartışma programlarının sayısı 30'dan; Atatürk, Din, Laiklik ve Cumhuriyet konularında asker ve sivillere verdiği konferansların sayısı 50'den, millî ve milletlerarası bili şöleni, kongre ve panel gibi katıldığı ilmî toplantıların sayısı 100'den; Yurtiçi ve Yurtdışında ilmî ve kültürel konularda verdiği konferansların sayısı 500'den fazladır.
Çalışmalarının bir kısmı İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Arapça, Almanca ve Japoncaya çevrilmiştir.
Yayınlanmış Kitapları:
1-Atatürk ve Din: Ötüken Neşriyat, 2006. 2- Kur'an'ı Anlamak: Ötüken Neşriyat, 2003. 3- Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme: Ötüken Yayınevi, 2003. 4- Hz. Peygamber'i Anlamak: Ötüken Neşriyat, 2003. 5- l'Attitude du Christianisme et de l'Islam en Face du Darwinisme. (Positions Exégétiques)-Etudes Comparées-Paris-IV, Sorbonne Üniversitesi'nde hazırlanmış ve savunulmuş Doktora Tezi: Paris, 1979. Gerekli ilave ve düzeltmelerden sonra l'Origine et l'Evolution de l'Homme Selon le Darwinisme, la Bible et le Coran adıyla yayındadır. 6- Ihvân-ı Safâ Felsefesinde Bilgi Problemi: İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1992. 7- Batı
Düşüncesi ve Mevlâna: Ötüken Yayınevi, 2000. 8- İslam'da Bilim Tarihi: Isparta, 2002. 9- Arşiv Belgeleri Işığında Kızılcabölük: Isparta, 2002. 10- Yunus Emre'de Sembolizm / Çıktım Erik Dalına: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002. 11- Türk-İslam Düşüncesi Üzerine Araştırmalar: Ötüken Neşriyat, 2002. 12- Osmanlı Araştırmaları: Isparta, 2002. 13- İslam'ı Anlamak: Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2005. 14- Atatürk ve Millî Haysiyet: (Baskıya hazırdır). 15- Evrim ve İslam: (Baskıya hazırlanıyor).
Tercüme Ettiği Kitaplar
1- İbn Sînâ Felsefesi ve Ortaçağ Avrupa'sındaki Etkileri: (Prof.Dr.A.-M. Goichon'dan): Ötüken Yayınevi, 2000. 2- İbn el -Arabî ve Fahreddin el-Râzî'nin Düşüncesinde İlâhî "BEN" ile Beşerî "BEN" (Prof.Dr.R.Arnaldez'den): İstanbul, 1985.

 

 

11/18/2012 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top