Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

Türk Dünyasını Aydınlatan Meşaleler

NUMAN ÇELEBİ CİHAN
Kırım Türklerinin önderlerinden Numan Çelebi Cihan, 23 Şubat 1918 tarihinde, 33 yaşında iken Kırım'ı işgal eden Komünist Ruslar tarafından şehit edildi. Doğumu;  Esaret altındaki Kırım'ın kuzeyinde bulunan Sonak Köyü,  1885.
Yirmi bir yaşına kadar yüreğinde ve gönlünde yaşattığı Kırım sevgisini ve Kırım'a hizmet aşkını 1906 yılında hayata geçirmiştir. Kendisi gibi İstanbul'da öğrenim gören Cafer Seydahmet (Kırımer), Abdülhakim Hilmi, Abdurrahim Sukûtî gibi arkadaşlarıyla önce,  Kırım Talebe Cemiyeti'ni kurdu.   Sonra da bu cemiyet içerisindeki çalışmalar sebebiyle yöneldiği hürriyetçilik akımlarının tesiriyle gönlünde ve fikriyatında oluşup gelişen düşüncelerle  Kırım'ın  bağımsızlığına kavuşturulması Emel'ini gerçekleştirebilmek maksadıyla  Cafer  Seydahmet başta olmak üzere yakın ideal arkadaşlarıyla  birlikte Vatan  cemiyetini kurdu.
Bundan sonraki hayatı şehid edilmesine kadar Kırım'ın bağımsızlığı için çalışmakla geçti. 1917 yılında patlak veren Bolşevik ihtilalinin oluşturduğu karmaşadan yararlanarak ileri bir adım attı. 25 Mart 1917'de Akmescit'te,  Kırım'ın her tarafından gelen bin beş yüz civarında delegenin katılmasıyla bir kongre topladı. Kongre;1- 50 kişiden oluşan Kırım Müslümanları Merkez İcra Komitesi kurulmasını,  2- Müslüman vakıfların bir müdürlüğe bağlanmasını,  3- Kırım'da muhtar bir idarenin kurulması için Kurultay'ın toplanmasını,  4- Kurultay'a milletvekilleri  seçilmesini, 6-Numan Çelebi Cihan'ın Kırım  Müslümanları Merkez İcra Komitesi Başkanlığı'na getirilmesini ve Kırım  Baş Müftüsü  olarak görev yapmasını,  7- Kırım Vakıflar Müdürlüğü'ne Cafer Seydahmet'in getirilmesini...  kararlaştırdı.  Bu karar uyarınca Çelebi Cihan Kırım'a dönerek, verilen görevleri ifaya başladı.  17 Kasım 1917 tarihinde seçimleri yaptırarak 26 Kasım 1917'de Bahçesaray'daki meşhur Hansaray'ında Kırım Türklerinin Millî Kurultay'ını topladı.  Kurultay;  Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet, Cafer Ablay ve Hasan Sabri Ayvaz'dan oluşan bir komisyona Kırım Cumhuriyeti'nin anayasasını hazırlama görevini verdi. Hazırlanan Anayasanın, Kurultay tarafından kabulünden sonra Çelebi Cihan ilk Kırım Türk Millî Hükümetinin Başvekilliğine seçildi. Kendisiyle beraber yıllardır Kırım bağımsızlık dâvâsında çalışan arkadaşları, Cafer Seydahmet, Ahmet Şükrü, Ahmet Özenbaşlı ve Seyid Celil Hattat da hükümet üyeliğine seçildiler.
Kırım Türklerinin bu unutulmaz yolbaşçısı, ne yazık ki Kırım'ın 1918 yılı Ocak ayı içerisinde Bolşevikler tarafından işgal edilmesinden hemen sonra,  Sivastopol hapishanesine konuldu. 23 Şubat 1918 günü de kurşunlanmak suretiyle şehit edilmiş ve aziz naaşı Karadeniz'e atılmıştır.
Numan Çelebi Cihan aynı zamanda şairdir. Şiirleri,  Kırım Türk Edebiyatında önemli bir yer tutar. Şehit edilmesinden sonra onun And Etkenmen  şiiri bestelenerek Kırım Türkleri arasında millî marş olarak  kabul edilmiş ve söylenmiştir.
ANT ETKENMEN
(Kırım Türkçesi ile)
Ant etkenmen milletimnin yarasını sarmağa 
Nasıl olsun eki qardaş birbirini körmesin? 
Onlar içün ökünmesem, muğaymasam, yaşasam 
Közlerimden aqqan yaşlar derya-deniz qan bolsun.

Ant etkenmen şu qaranğı yurtqa şavle sepmege, 
Nasıl bolsun bu zavallı qardaşlarım inlesin? 
Bunu körüp buvsanmasam muğaymasam, yanmasam 
Yüreğimde qara qanlar qaynamasın, qurusun.

Ant etkenmen, söz bergenmen millet içün ölmeğe 
Bilip, körüp, milletimnin köz yaşını silmeğe. 
Bilmey körmey, bin yaşasam, qurultaylı han bolsam, 
Kene bir kun mezarcılar kelir meni kömmege.
ANT İÇMİŞİM
(Türkiye Türkçesi)

Ant içmişim milletimin yarasını sarmaya,
Nasıl olsun iki kardeş birbirini görmesin?
Onlar için üzülmezsem, kaygılanmazsam, yanmazsam,
Gözlerimden akan yaşlar derya deniz kan olsun.

Ant içmişim şu karanlık yurda ışık saçmaya,
Nasıl olsun bu zavallı kardeşlerim inlesin?
Bunu görüp bunalmazsam, kaygılanmazsam, yanmazsam,
Yüreğimde kızıl kanlar kaynamasın, kurusun.

Ant içmişim, söz vermişim millet için ölmeye, 
Bilip, görüp milletimin gözyaşını silmeye. 
Bilmeden, görmeden bin yaşasam, Kurultaylı Han olsam, 
Yine bir gün mezarcılar gelir beni gömmeye
TÜRK TARİHİNDE YILDIZLARIN PARLADIĞI ANLAR
Türklerin tarih boyunca büyük devletler kurdukları, büyük roller oynadıkları, dünyanın en kalın tarih kitabına sahip oldukları bilinen bir gerçektir. Aynı şekilde Türk kültürü de geniş, çaplı, büyük, yaygın bir kültürdür. Derin, geniş ve büyük Türk tarih, kültür ve edebiyatında millî duygu ve düşüncelerin parıldadığı anlara sık sık tesadüf etmek mümkündür. Aşağıda bunların bazılarını örnekleyeceğiz.
1- Göktürk yazıtlarında millî duygu ve düşünceler
Türk dilinin ve tarihinin ilk yazılı örnekleri olan Göktürk yazıtları 8. asrın ilk yarısında dikilmiştir. Bunların en mühimleri Tonyukuk, Kültigin ve Bilge Kağan kitâbeleridir. Kitabelerde baskın bir millî hisle karşılaşıyoruz. Bilge Kağan Türk milletinin içinde bulunduğu sıkıntıları, yaşadığı dar boğazları anlatır ve çârelerini gösterir.
735 yılında dikilen Bilge Kağan yazıtının kuzey yüzü, 4-8'inci satırlardan şu cümleleri okuyoruz: 'Çin halkının sözleri tatlı, ipekli kumaşları da yumuşak imiş. Tatlı sözlerle, yumuşak ipekli kumaşlarla kandırıp uzaklarda yaşayan halktan öylece kendilerine yaklaşırlar imiş. Bu halklar yaklaşıp yerleştikten sonra da Çinliler kötü niyetlerini o zaman düşünürler imiş. İyi ve akıllı kişileri, iyi ve cesur kişileri ilerletmezler imiş. Öte yandan bir kişi yanılıp suç işlese onun soyuna sopuna ve hısım akrabasına kadar herkesi öldürmezler imiş. Çinlilerin tatlı sözlerine ve yumuşak ipekli kumaşlarına aldanıp ey Türk halkı, çok sayıda öldün! Ey Türk halkı, sen mutlak öleceksin! Güneyde Çugay dağlarına ve Tögültün ovasına yerleşeyim dersen, Türk halkı, mutlak öleceksin! Orada kötü niyetli kimseler şöyle akıl verirler imiş: 'Çinliler bir halk onlara uzak ise kötü hediyeler verir, yakın ise iyi hediyeler verir.' deyip öyle akıl verirler imiş. Akılsız, câhil kişiler, bu sözleri duyup, Çine yakın gidip çok sayıda öldünüz. O yere doğru gidersen, ey Türk halkı, öleceksin! Ötüken ülkesinde oturup buradan kervanlar gönderirsen, hiç bir derdin olmaz. Ötüken dağlarında oturursan sonsuza kadar devlet sâhibi olup hükmedersin. Ey Türk halkı! Sen tok gözlü ve aksisin: Acıkırsan doyacağını düşünmezsin, bir de doyarsan tekrar acıkacağını düşünmezsin. Öyle olduğun için seni besleyip doyurmuş olan hakanlarının sözlerini dinlemeden, rızâlarını almadan her yere gittin Oralarda hep mahvoldun ve tükendin. Oralarda nasılsa sağ kalmış olanlarınız da her yönde bitkin ve mecalsiz bir halde yürüyor idiniz. Tanrı lütufkâr olduğu için, kendimin de talihim olduğu için hakan olarak tahta oturdum. Tahta oturup yoksul ve fakir halkı hep derleyip topladım. Fakir halkı zengin yaptım, az halkı çok yaptım. Acaba bu sözlerimde yalan var mı? Ey Türk beyleri ve halkı, bunu işitin! Türk halkının dirilip nasıl devlet sâhibi olacağını buraya hakkettim. Yanılıp nasıl öleceğini de buraya hakkettim. Söyleyecek her ne sözüm var ise bu ebedî taşa hakkettim. Ona bakarak bu sözleri öğrenin. Ey şimdiki Türk halkı ve beyleri, bu devirde bana tâbi olan beyler, sizler mi yanılacak, hatâ edeceksiniz?
2- Yusuf Has Hacib
Klasik Türk edebiyatının kurucusu olan Yusuf Has Hacib, 1069'da yazdığı 6.645 beyitlik Kutadgu Bilig mesnevisini Türkçe olarak kaleme almış, Türkçemiz hakkında şu güzel sözleri sarfetmiştir:
'Bu Türkçe sözü yabanî geyik gibi gördüm; onu yavaşça tuttum, aldatarak kendime yaklaştırdım.
Okşadım, ısındırdım, çabucak bana gönül verdi. Yine de ara sıra ürküyor, korkuyor.
Ele geçirdiğim gibi sözü takip ettim; onun miski güzel kokular saçmaya başladı.
Sözü doğru söyledim, o sert ve acı oldu; doğru söze tahammül eden, akıllı insandır.
Yusuf Has Hacib Türkler hakkında şöyle der: 'Eğer dikkat edersen görürsün ki, dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ve ikbâli ayan beyan olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sâhip idi; bilgili, anlayışlı ve halkın seçkini idi.
Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi; zaten âlemde ferasetli (anlayışlı, kavrayışlı) insan bu dünyaya hâkim olur. İranlılar ona Efrasiyab derler; bu Efrasiyab akınlar salıp, ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lazımdır.
3- Kaşgalı Mahmud
Kaşgarlı Mahmud 11. asırda yaşamış büyük Türk sözlükçüsü ve ansiklopedi yazarıdır. Türk halkları arasında dolaşmış, 9.000'e yakın kelimeyi barındıran ünlü Divanü Lügati't-Türk isimli eserini yazmıştır. Anlamı 'Türk sözlerinin divanı (kitabı )'dır. Eserini 1072-1074 arasında kaleme almış, maksadını Araplara Türkçe öğretmek olarak açıklamış ve onu halifeye sunmuştur.
Eser 1915'te Ali Emiri tarafından bulunmuş, Kilisli Muallim Rıfat Bilge, tarafından düzenlenerek devrin sadrazamı Talat Paşa (1874-1921)'nın himmetiyle üç cilt halinde basılmıştır.
Dîvan (kısaca böyle adlandırılır) Besim Atalay tarafından Arapçadan Türkçeye çevrilmiş, üç cilt halinde 1939-1941 yılları arasında yayınlanmıştır. Dördüncü cildi olan Dizin 1943'te çıkmıştır. Eserin 1942'de ve daha sonra tıpkıbasımları da yapılmıştır.
Kâşgarlı Mahmut şöyle der:  'Talih güneşinin Türklerin burcunda doğduğunu ve Cenab-ı Hakk'ın Türk hakanlığını göğün felekleri arasına yerleştirdiğini, onlara Türk dediğini ve egemenlik verdiğini, onları tüm beşeriyete memur ettiğini, doğruluğa yönelttiğini, onlara katılanlan ve onlar adına çabalayanları güçlendirdiğini, böylece istedikleri her şeyi elde ettiklerini ve çapulcuların rezilliğinden kurtulduklarını idrak ettim.  Anladım ki akıl sâhibi her insan onlara katılmalıdır. Aksi halde onların ok yağmuruna mâruz kalır.
RUSYA'NIN KUZEYİNDE YAŞAYAN TÜRK HALKI: DALGANLAR
Dalganların geleneğe dayalı geçim kaynağı geyikçilik, vahşi Sibirya geyiği avcılığı, kürk hayvanları avcılığı ve balıkçılıktır. Günümüzde evcil geyik yetiştiriciliği hâlâ en geçerli meslektir.  Dalganlar eski zamanlarda Rus tipi izbalarda yaşarlardı, tundrada ise taşınabilir çum kullanırlardı. Çum, geyik kızakları üzerine kurulu, geyik derisi ile örtülmüş karkas bir yapıdır. Modern dalganlar daha çok ahşaptan iki katlı evlerde veya köylerde dört odalı evlerde yaşarlar.
Kadın ve erkek kıyafetleri çetin iklim şartlarına uygun olarak yapılmışlardır. Üste boncuk işlemeli çuhadan kaftan giyilir. Dalganlar kışın geyik kürkünden uzun parkalar giyerler. Kadın ve erkeklerin giydikleri şapkalar şeklen kapora benzer. Yazlık şapkalar ise çuhadan yapılır boncukla süslenirdi. Kışlık şapkaların süslemesi ise tilki kürkünden olurdu.
Millî mutfağın esasını geyik eti oluşturur. Geyik eti pişmemiş, dondurulmuş veya haşlanmış şekilde tüketilir. Balık da yine aynı şekilde çiğ, dondurulmuş veya haşlanmış olarak yenir. Her yerde yukola denilen kurutulmuş balık hazırlanır. En sevilen yemek, ateşte tütsülenmiş genç geyik boynuzudur. Et suyu bulyon da çok sevilen yemekler arasındadır.
Dalganlarda sözlü folklor çok gelişmiştir ve hâlâ muhafaza edilmektedir. Bu sözlü folklorda Yakut ve Rus hikâyelerinden öğelerin birbirine eklendiğini görürüz. Halk dansları genelde toplu danslar şeklindedir. Bunlardan en ünlüsü heyro adını taşır.
Çok çeşitliliği ile kendini belli eden dalgan şarklıları ayrı bir ilgiyi hak ederler. Bunlar arasında teması sevda, övgü, iğneli-şakalar olan şarkılar bulunur. Bu şarkıları genelde kızlar meydana getirir ve seslendirirler. Şarkıların içeriği bazen çok serbest olur, ancak bu normal karşılanır ve kimse şikêyet etmez. Bunun dışında şarkıların dili şiir gibidir, samimi ve gönülden gelişleri ile de dikkat çekicidirler. 
Klasik sanatları arasında boncuk bezeme, boncuklu dikim, geyik ve mamut kemiklerine oymayı sayabiliriz. Burada kullanılan motifler çok değişik olabilir. Mesela el dikimi bir parça aynı zamanda kabilenin hayatı, bir hikâye ya da bir şarkıyı anlatabilir.
Dalganların dünya görüşünde animizm, doğa güçlerinin tanrılaştırılması, şamanizm gibi bir çok inanış şeklinin izleri muhafaza edilmiştir.
Dalganların çok engin bir kültürü vardır. Hiçbir kuzey halkı Dalganların kültürü kadar zengin değildir. 
TÜRKLERİN İLİM VE SANATA KATKILARI
İslâm'da bilginin kendisi bir değerdir. Bilenler, Allah ve insanlar katında daha erdemlidir. Bir Müslüman, yaşı kaç olursa olsun, bilgi üretmekten geri kalmamalıdır. Allah, vahiy inmeye başladığı ilk günden itibaren, insanları ilme, bilmeye, öğrenmeye, varlıklar üzerinde düşünmeye ve düşüncelerini sağlam delillere dayalı olarak ortaya koyup tartışmaya çağırmıştır. Bu tür âyetlerin sayısının 700'den fazla olduğu görülmektedir. Kur'an, delile veya sağlam bilgiye dayanmayan, herhangi bir aklî veya vahyî temeli bulunmayan söz, fikir ve davranışları geçersiz ve gerçek dışı görür. Pek çok âyette özellikle bilen, düşünen, ibret alan toplumlar övülür. İslâm araştırma, inceleme ve düşünmeye ibâdet olarak bakar. Hz. Peygamber de buna uygun olarak ilmi, ilim öğrenmeyi ve öğretmeyi, bilgi aramak için seyahat etmeyi, ilim adamını, ilim öğrenmek isteyen öğrencileri ve bu yolda çekilen sıkıntıları öven, her yaştaki insanı ilme teşvik eden sözler söylemiştir.
İnsanlığın ilmî birikiminin bugüne taşınmasında ve yeni bilgilerin üretilmesinde Türkler de önemli görevler üstlendiler.  Müslüman olmadan önce, demircilik, ziraat, hayvancılık, tıp ve el sanatları gibi alanlarda dikkate değer birikim sağlamışlardı. İslâm'ı kabul ederek yeni bir dünya görüşü kazandılar ve bu sâyede, bilim ve teknolojide önemli bir atılım gerçekleştirdiler. Müslüman olduklarında zengin bir ilim mirası ile karşılaşan Türkler, gelişmiş eğitim kurumlarıyla bunları başarılı bir şekilde özümsediler ve kısa sürede çeşitli alanlarda diğer milletlerle yarışabilecek düzeye geldiler. Karahanlılar ve Gazneliler dönemlerinde, İslâm bilimlerinin ve İslâm medeniyetinin inşasında büyük yararlılıklar gösterdiler. Karahanlılar tarafından temelleri atılıp, Selçuklular tarafından geliştirilen, medreselerde dinî ilimler yanında filoloji, mantık, matematik, astronomi, tıp ve felsefe okutuldu. Dinî, ilmî, felsefî ve kültürel içerikli yazılı eserler de bu tarihlerden itibâren verilmeye başlandı. Türklerin büyük topluluklar hâlinde yaşadığı Semerkant, Buhara, Fergana, Hârizm, Nesef ve Cürcân gibi şehirler kısa süre sonra İslâm bilim merkezleri arasında saygın bir yer edindi. Çünkü İslâm'la birlikte Türkler, kalemi de kılıç gibi önemli bir güç olarak kullanmaya başlamışlardı. Yûsuf Has Hâcib'in eserinde, Türklerdeki bu ilmî zihniyetin hangi seviyeye ulaştığını gösteren pek çok bölüm vardır. Yusuf Has Hâcip der ki: 'Memleketler kılıç ile alınır. Kalem ile hükmedilmesi sâyesinde elde tutulabilir.' 
Bu anlayışın sonucu olarak Selçuklu Devleti, âlim ve talebelerin bütün ihtiyaçlarını vakıflar yoluyla parasız karşılamış, eğitim ve öğretimleri için teşkilâtlı medreseler yaptırmıştır. İlk defa Selçuklu Sultanı Alparslan zamanında inşa edilen ve süratle bütün İslâm ülkelerine yayılan Nizâmiyye Medreseleri böyle bir çabanın ürünüdür. Gerçekten de Selçuklularla birlikte Anadolu dâhil İslâm dünyasının her tarafı camiler, medreseler, kütüphâneler, tıp okulları, hastaneler, rasathâneler, hanlar, hamamlar, imarethâneler, zaviyeler ve kervansaraylarla dolmuştur. Selçuklular'ın ilme ve ilim adamlarına yönelik bu ilgisi ve cömertliği, Timurlular döneminde artarak devam etti. Nitekim batılı araştırmacılar, 'Bilgin hükümdarlar devleti' dedikleri Timurlular devrini, Türk medeniyeti ve ilim tarihinin rönesansı olarak görürler. Astronom, hafız ve şair Uluğ Bey; sanat, edebiyat ve ilim adamı Hüseyin Baykara ve Bâbür Şah bilgin Timurlu sultanlarının önde gelenlerindendi.
İslâm dünyası tefekkür ve uygarlık tarihinde her biri Türk olan Fârâbî, Bîrûnî ve İbn Sînâ gibi bilginler sâyesinde şerefli bir yer elde etmiştir. 
Karahanlılar ve Selçuklular döneminde İslâm medeniyetinin altın çağını yaşamış olmasında, büyük ölçüde ilmî kurumların oluşup gelişmesinde ve ilmî çalışmaların teşvik edilmesinde Türklerin payı büyüktür. Türkler bu medeniyete sonradan katılmamış ilk kurucuları arasında yer almıştır. Bir milletin tarihinin yüceliği, yetiştirdiği ilim adamlarıyla ölçülebilir. Türk milletinin tarihinin yüceliği de, yetiştirdiği devlet adamı, asker, sanatkâr, ilim adamı ve düşünürlerle ölçülmelidir. Meselâ Hârizmîler, Ferganîler, Fârâbîler, İbn Sînâlar, Bîrûnîler, Alp Er Tongalar, Alparslanlar, Yûsuf Has Hâcibler, Kâşgarlı Mahmudlar, Melikşahlar, Yûnus Emreler, Fâtihler, Uluğ Beyler, Barbaroslar, Fuzûlîler, Kanunîler, Mimar Sinanlar, Kâtib Çelebiler Türk tarihini süsleyen örnek şahsiyetlerdir.
İslâm dünyasında sadece bilim ve eğitim öğretim kurumlarının gelişmesinde değil, hayır kurumlarının, hastahâne, kütüphâne ve rasathânelerin doğup gelişmesinde de Türklerin önemli katkılarda bulunduğu görülmektedir En eski kütüphane kurucuları ve kitapseverler arasında Türklerin şerefli bir yeri vardır. 9. asır gibi erken bir dönemde yaşayan Feth b. Hâkan ve damadı Ahmed b. Tolun ile 10. asrın ilk yarısında yaşayan Ebû Bekir es-Sûlî kütüphanecilikteki örnekler arasındadırlar. Çok zengin bir kütüphaneye sâhip olan Ebû Bekir es-Sulî, kütüphanesini bilim adamlarına ve ihtiyaç sahiplerine açık tutar ve onlara büyük kolaylıklar gösterirdi. 
Müslüman Türkler, gazavat ruhunun güçlendirilmesine ve ilmin yayılmasına büyük önem verdiler. Gazayı ve ilim öğrenmeyi ibâdet olarak algıladılar. Öyle ki, bu ikisi, kılıç ve kalemle sembolize edildi. Bu amaçla seyf ve kalem, 'seyfiye' ve 'ilmiye' adını taşıyan risaleler yazıldı. Gazâ ve ilim, ribatlarda ve sınırlarda oluşturulan ordugâh şehirlerde birlikte öğretildi. Âlimler hem gazi hem müderris, kadı ve fakih idiler. İlim, kadın erkek herkese farz, cehalet ise haram kabul edildi. Câhil kalmak, büyük günah işlemek olarak görüldü. Gaziye Aişeler ve Müftiye Fâtımalar, böyle ilmî bir zihniyetin sâyesinde yetişti. Genel seferberlik durumunda savaşa katılmak ve cehâletini yenmek için ilim yolculuğuna çıkmakta, kadına büyük bir özgürlük tanıdılar. Kadın, kocasından izin almak mecburiyetinde olmaksızın bu ikisine katılmayı dinî bir görev bildi. İlim öğrenme hakkı, kocalık hakkına tercih edildi. Ancak bu zihniyet her zaman korunamadı.
Türkler, İslâm'la şereflendikten sonra, İslâm medeniyetine mensubiyet bilinciyle ilmî incelemelere önemli bir yer vermiş ve hemen hemen bilimin bütün alanlarında söz sâhibi bilginler yetiştirmiş bir millettir. Osmanlılar döneminde İznik şehrine 'âlimler yuvası' unvanının verilmesi bunun bir neticesidir. Selçuklu medreselerinde olduğu gibi, Osmanlı medreselerinde de kelâm, mantık, fıkıh okutulmuştur. Fâtih'ten itibâren Osmanlı Türklerinde tabii bilimlerin değilse de felsefî ve ilmî düşüncenin önemli bir gelişme kaydettiği görülmektedir.
Astronomi ve coğrafya kitapları şunu göstermektedir ki, Türkler Anadolu'ya girerken beraberlerinde çok yüksek düzeyde bir astronomi ve coğrafya bilgisi getirmişlerdir.  Türk âlimlerin tarih ve coğrafya ilmi ile diğer alanlarındaki başarısının arkasında, İslâm'ın öne çıkardığı 'İlim yapmayı büyük cihat olarak görmek' şeklindeki ilmî zihniyet vardır.

(Prof. Dr. SÖNMEZ KUTLU: Türkler ve İslam Tasavvuru. İSAM Yayınları. İstanbul, 2011)

9/30/2012 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top