Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

İslamiyet milliyetçiliği / Türkçülüğü yasaklamamıştır

 

Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Yakıt vukufiyetten kaynaklanan dirâyetle ezber bozuyor: 'İslamiyet Milliyetçiliği / Türkçülüğü Yasaklamamıştır.'
Oğuz Çetinoğlu: Türkçülük ve Türk milliyetçiliği düşüncesi, İslamiyet'e aykırı mıdır? (Hucurat Sûresi, 13. âyet'inde geçen 'kavmiyetçilik' kavramı, Türkçülük-Türk milliyetçiliği düşüncesi ile örtüştürülebilir mi?)
Prof. Dr. İsmail Yakıt: Millet kavramından rahatsızlık duyanlar, genellikle onun İslâmiyet'le bağdaşmadığını ileri sürerler. Konuyu daha iyi inceleyebilmek için bu kavramı ele almadan önce, Kur'ân'a göre soy, sop veya nesep meselesinden bahsetmek yerinde olacaktır. 
Kur'ân'a baktığımız zaman, insanın bir soyunun veya bir nesebinin olduğunu bunun da Allah tarafından insana bahsedildiğini görürüz. 'İnsanı sudan yaratan, ona soy sop (=nesep) ve hısımlık veren O'dur. Rabbin her şeye gücü yetendir.' (Furkan, 25/54).
Kur'ân'da ayrıca 'al' kelimesi çok sık geçer. 'Aile, sülale, soy, sop' anlamındadır. Meselâ, Al-i İbrahim= İbrahim soyu, sülalesi; Al-i İmran= İmran soyu, İmran ailesi; Al-i Fir'avn=Firavun soyu vs. Demek ki, Kur'ân'a göre nesep meselesi sosyal bir gerçektir. Öyle ki, gerçek neseple, itibarî, hukukî ve hissî beraberlikleri ve yakınlıkları karıştırmayı meşru kabul etmez: '...Evlatlıklarınızı, oğullarınız gibi kılmamıştır.' (Ahzab, 33/4). Neseben yakın olanlar, birbirlerine diğer müminlerden daha yakındırlar. '...Akraba olanlar da Allah'ın kitabında, birbirlerine diğer müminlerden daha yakındırlar, ancak yakın dostlarınız için örfe uygun bir vasiyette bulunmanız müstesnadır...' (Ahzab, 33/6). Dolayısıyla İslâm'da din kardeşliği ile kan kardeşliği birbirinden farklıdır. Bir Müslüman din kardeşi olan bir kimseyle evlenebilir ama kan kardeşi olan bir kimseyle evlenemez.
Bununla birlikte Kur'ân, dost edinme konusunda imanı nesepten daha üstün bir yakınlık sebebi sayar. Çünkü nesep ile dostluk kavramlarını iman konusunda ayırmaktadır. 'Ey iman edenler! Babalarınız ve kardeşleriniz küfrü imana tercih ediyorlarsa, onları dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.' (Tevbe, 9/23). Bir diğer ayette de 'Ancak mümin olanlar kardeştir.' (Hucurat, 49/10) buyurulmaktadır.
Görüldüğü gibi nesep olayı sosyal bir gerçek ve toplumun vazgeçilmez bir nizamıdır. Kur'ân, ancak iman konusunda nesep ile dostluğu ayırmaktadır.
Kur'ân'a Göre Irk ve Kavim Gerçeği.
Kur'ân açısından ele aldığımız zaman, insan topluluklarının farklı ırklar ve farklı kabile ve kavimlere mensubiyeti, ilahî iradenin bir tecellisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir diğer ifadeyle, beşeriyetin bu nevi ırkî farklılıkları, beşeriyetin kendi iradesiyle oluşmuş bir farklılık değil, bilakis Allah'ın kendi varlığının birer işareti, birer ayeti olduğunu gösteren bizzat Allah tarafından var kılınmış bir gerçektir. Meselâ şu ayette bu gerçek ifâde edilmektedir: 'Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik değişik olması O'nun varlığının belgelerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler(= ayetler) vardır.' (Rum, 30/22). Bu ayette de görüldüğü gibi, renkler ve dillerin farklılığı ırkî farklılıklardır. Bu farklılık ayete göre, insanların kendilerinin oluşturduğu bir şey değil, Allah'ın takdir ettiği bir keyfiyet olup, kendi varlığının belgesi (=ayeti) yapmıştır. Buna rağmen birileri çıkıp da 'Irk neymiş?, İslâmiyet'te ırk diye bir şey yoktur.' vs. derse her halde ona 'Irk özürlü' demekten başka bir cevap olamaz. Çünkü Kur'ân'a göre o kişi, ilahî iradeyi reddediyordur.
Eğer ırkçılık yoktur deniyorsa buna katılıyoruz. Çünkü ırkçılığa, Kur'ân ve Hz. Peygamber onay vermemektedir. 
Bir diğer ayette: 'Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat bu, size verdikleriyle sizi denemesi içindir. O halde iyiliklerde yarışınız. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir.' (Maide, 5/48) buyurulur. Bu ayetten anlaşılacağı üzere, ilahî irade, bütün bir beşeriyeti tek bir ümmet olarak dilememiştir. Çünkü bizleri sınamaktadır.
Kur'ân'a göre Allah, bir kavimle diğer bir kavmi terbiye ediyor: '(Savaşa) çıkmazsanız, Allah size can yakıcı bir azapla azap eder ve yerinize başka bir kavim getirir. Ona bir şey de yapamazsınız. Allah'ın her şeye gücü yeter.' (Tevbe, 9/39). Nitekim şu ayet de aynı hususu vurgulamaktadır: 'Ey inananlar! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki, Allah'ı seven ve Allah'ın da kendilerini sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü, Allah yolunda cihat eden kınayanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir. Bu Allah'ın faziletidir, dilediğine verir. Allah her şeyi kuşatan ve en iyi bilendir.' (Maide, 5/ 54). Görüldüğü gibi, kavimler arasında sıfat farkları da belirtiliyor. Burada daha ziyade inanç, sevgi, şecaat ve cesaret gibi birini diğerinden ayıran vasıflardır. Bir kavim, diğer bir kavimle yola getirilmektedir.
Irk ve kavim gerçeğini ortaya koyan Kur'ân, kavimler arası ilişkilerde terbiyevî bir yol izler, birinin diğerini istihza etmesini hoş karşılamaz: 'Ey inananlar, bir kavim diğer bir kavmi alaya almasın. Belki de onlar kendilerinden daha iyidirler...' (Hucurat, 49/11). Kur'ân ayrıca her kavmin içinden kendilerine yol göstericiler geldiğini de belirtir: '...Sen ancak uyaransın. Her kavmin bir yol göstereni vardır.' (Ra'd, 13/7).
Çetinoğlu: Türkçülük veya milliyetçilik, Türk milliyetçiliği düşüncesi ve İslamiyet olgusu arasındaki ilişkiler nasıl olmalıdır?
Yakıt: İnsan doğduğu zaman, belli bir dilin konuşulduğu, belli bir aile ve belli bir kültürün içinde kendini bulur. Öyleyse millet fikri ve buna dayalı milliyet duygusu ve düşüncesi fıtrîdir. Yani doğuştan gelen bir fikirdir. Bazıları bu fikrin Fransız ihtilaliyle batıdan geldiğini iddia ederek bu tarife karşı çıkarlar. Halbuki batıdan gelen şey, milliyet fikrinin siyasî bir kimlik kazanmasıdır. Bir başka ifadeyle milliyetçiliğin siyasî platforma geçişi, politik arenada kendini göstermesi ve ideolojilerde yer alışıdır.
Millet, objektif bir realitedir. Bu realitenin objektif unsurları vardır. Bunlar da: Aynı kandan gelme, aynı dili konuşma, aynı dine inanma, aynı kültürden olma, müşterek bir tarih şuuruna sahip olma ve istikbal için aynı ülküyü taşımadır. İşte bu objektif unsurların tek tek bir fertte sübjektifleşmiş yönüne milliyet duygusu diyoruz.
Şu halde milliyet duygusunun bir tezahürü olan milliyetçilik bir ideoloji değil, bir 'idrak'tir. Tıpkı insanın kendi insanlığını idrak etmesi gibi, milliyetini tanıyıp bilmesi de bir idraktir. Nasıl ki, insan olmak objektif bir vasıf, fakat insanlığını idrak etmek sübjektif bir özellik ise, millet objektif bir realite, milliyetçilik de bunun idrakine sahip olmak yani milliyet şuuru taşımak da sübjektif bir keyfiyettir. Milletin objektif realitelerinden biri veya bir kaçı olmadığında, milleti ayakta tutan milliyetçilik duygusudur. Meselâ Yahudilerde toprak ve dil birliği yoktu ama milliyetçilik duyguları, millet realitesinin şartlarını bir araya getirme azmini kaybettirmedi. Zaten milliyetçilik bir milletin millî benliğini koruma zaruretini işleyen bir akım, bir duygudur. Şu halde millet statik, milliyetçilik dinamik bir kavramdır. Eğer bir millet, kendini millet yapan değerlere sahip olmasına rağmen bunların karakteristiğini tarih içinde koruyamıyorsa, milliyetçiliğe sahip değildir. Zamanla bu değerleri kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Bu itibarla milliyetçilik, millet olma vasfının hem dinamik hem de psikolojik şartıdır.
İşte fıtrî bir din olarak İslâmiyet, fıtrî bir duygu olan milliyet fikrini reddetmeyip, sahip çıkmaktadır. 
Şayet milliyet kavramı İslâmiyet'te olmasaydı neler olurdu?
1- Müslüman topluluklar milliyetlerini bugüne kadar muhafaza edemezlerdi. Nitekim bütün Müslüman milletler, milliyetlerini İslâmiyet sayesinde muhafaza edebilmişlerdir.
2- Müslüman toplumun fertleri, ya aşırı ferdiyetçi veya aşırı sosyalist olurlardı. Bir diğer ifadeyle Müslümanlar individüalizm (*) ile komünizm arasında kalırlardı. Halbuki İslâmiyet ferdi ne tek başına bırakıyor ne de toplum içinde onu eritiyor.
3- Fertsiz aile, ailesiz millet, milletsiz ümmet, ümmetsiz insanlık olmaz. Dolayısıyla İslâm, ferdi, aileyi, milleti, ümmeti ve insanlığı koruma altına alıyor.
Irkçılık meselesine gelince: İslâm'da bunun özel tabiri 'asabiyye'dir. 'Asab' kelimesi dilimize Arapçadan geççmiştir ve damar, sinir anlamına gelir. Nitekim 'ırk' kelimesi de Arapçadan geçmiştir ve 'damar' demektir. Aynı damardan veya aynı kandan gelen hısım ve akrabalar için kullanılır. Kan bağının öne çıktığı akrabaların, yakınların oluşturduğu sosyal gruplara fanatik bir bağlılık diye tarif edebileceğimiz 'asabiyye' kelimesi Kur'ân'da geçmez. Ancak bazı hadislerde geçmektedir. İslâm'da milliyetçiliğin olmadığını söyleyenler genellikle bu hadisleri ileriye sürerler ve onları kendi anlayışlarına göre tercüme ederler. Şimdi bu hadisleri ele alalım:
'Kim haksız bir işte kavmine yardım ederse, kuyuya düşmüş deve gibidir ki, kuyruğundan çekilip çıkarılır.' Burada yalnız kavm kelimesi geçiyor.
Vasile b. el-Eska'dan rivayet edilir: 'Dedim ki: 'Ya Resulallah, asabiyetçilik nedir?' Resulullah: 'Zulümde kavmine yardım etmendir.' buyurdu.' Burada hem kavm hem de asabiyye kelimeleri geçiyor.
Cübeyr b. Mut'im'den rivayet edilmiştir: 'Asabiyyeye davet eden bizden değildir. Asabiyye üzerine savaşan bizden değildir. Asabiyye üzerine ölen de bizden değildir.'
Sahabeden Vasile b. el-Eska sorar: 'Ya Resulallah! Bir kimsenin kavmini sevmesi asabiyetten (ırkçılıktan) sayılır mı? Hz. Peygamber buyurdu ki: 'Hayır. Ancak kişinin zulüm ve haksızlık halinde olan kavmine yardım etmesi asabiyyettir.'
Görülüyor ki ırkçılık, kişinin kendi kabilesi veya kavmine haksız olsa da savunmasıdır. Hz. Peygamber'in yasakladığı şey budur. Bir diğer ifadeyle 'Hz. Peygamber'in asabiyet tabiri ile yasakladığı şey, fikir değil, fiildir. 
Hz. Peygamber'in hadislerinde de görüldüğü gibi İslâm'ın reddettiği ırkçılık:
1- Kan üstünlüğü veya soy sop üstünlüğü davası gütmek,
2- Kendi ırkından dolayı bir nevi üstünlük psikolojisine kapılmak ve bu yönde başkalarına tahakküm etmek,
3- Kendi ırkından olmayan diğer insanlara hayat hakkı tanımamak,
4- İnsanlık hislerini rencide eden davranışlarda bulunmak,
5- Kendi ırk, adet ve geleneklerini, her şeyden üstün tutmaktır.
Netice olarak, ırk, kana; kavim, dile; ümmet, dine; millet ise kültür ve tarih şuuruna dayanmaktadır. Kültür ve tarih şuuru üzerine dayanan milliyetçilik ise İslâm açısından her zaman onay alır yeter ki, o kültür İslâm'dan onay alsın. Çünkü İslâm müşrik ve sapık kültürlere onay vermiyor.
Çetinoğlu: Türk milliyetçiliği düşüncesi içerisinde ırkçılığın yerini belirlemek mümkün mü? 
Yakıt: Milliyetçilik, milletin ortak bir tarih ve kültür şuuruna sahip olması ve bu şuurun yaşamasıdır. Ancak Batı dünyası, milliyetçiliği faşizm şeklinde değerlendirmektedir. Buna ne cevap verilebilir? Bu hususta rahmetli dostumuz Erol Güngör'ün bir yorumunu aktaralım: 'Bugünkü batı dünyası, bilhassa Amerikalıların etkisinde kalarak, milliyetçilik denince daha çok faşizm ve nazizmi anlamaktadır. Hakikatte milliyetçilik bir kültür hareketi olması hasebiyle ırkçılığı, halka dayanan bir siyasî hareket olarak da otoriter idare sistemlerini reddeder. Bu bakımdan faşizm örneğine bakarak milliyetçiliği değerlendirmek her şeyden önce yanlış misalden hareket etmek olur. (...). Irkçılık tamamen kan bağı ve soy sop üstünlüğünü ön plana alırken; milliyetçilik, kendi milletini her türlü kültür yozlaşmasından uzak tutmak suretiyle, tamamen kendine has yapılar içerisinde ve millî kültürü bizzat bir medeniyet kaynağı haline getirme ve cemiyeti soysuz değişmelerin açık pazar yeri halinden kurtarma hareketidir.'
Çetinoğlu: Kavram kargaşası yaşanan ülkemizde, bazı kişiler milliyetçilik kavramını maalesef, hiçbir literatürde olmayan bir anlam yükleyerek ifade etmeye çalışmaktadırlar. Meselâ sık sık medyada duyduğumuz 'Dinî milliyetçilik, etnik milliyetçilik ve bölgesel milliyetçilik' tabirleriyle ne kastedilmektedir?
Yakıt: Anlamak cidden zordur. Bu ifadelerin ilmî hiçbir tarafı yoktur. Her halde 'ayrımcılık' diyecekleri yerde yanlışlıkla 'milliyetçilik' demektedirler. Halbuki milliyetçilik ayrımcılık değil, birleştiricilik ve bütünleştiriciliktir.
Bugün gerek bazı basın organlarında ve gerekse bazı medya kanallarında özellikle iki kavrama saldırı olmakla birlikte, ikisinden biri adına diğerini yok etme gayretleri gözlenmektedir. Bu iki kavram Türk ve İslâm kavramlarıdır. Bazı kimseler, maalesef İslâm dininin arkasına sığınarak Türk milleti, Türk kültürü, Türk devleti ve Türk dili düşmanlığı yapmaktadırlar. Ayrıca Türk milliyetçiliğine karşı çıkanlar, başka her hangi bir etnik grubun, ırkçılığına ses çıkarmamaktadırlar.
Çetinoğlu: Hocam izninizle size, birkaç aykırı soru sormak istiyorum. Tabii ki bu sorular bana ait değil. Türk milliyetçiliğine mesâfeli duranların, daha açık bir ifâde ile, milliyetçilik aleyhindeki beynelmilelcilerin sorularıdır. Birincisi şöyle: Emeviler Arap Milliyetçisi idiler. İslâm adına çok zararları oldu. Milliyetçilik İslâm'a zararlı değil mi?
Yakıt: Eski kavimler, dünyanın merkezine kendilerini alırlar, diğer kavimleri dışlarlardı. Meselâ Yunanlılar, dünyayı 'Yunanlılar ve barbarlar' olarak ikiye ayırırlar. Kendilerinden olmayan bütün kavimler barbardı. Keza İslâm'ın geldiği dönemde cahiliye Arapları da, dünyadaki kavimleri ikiye taksim etmişlerdi: 'Araplar ve acemler.' Onlara göre Arap olmayan herkes acemdi. 'Acem' tabiri bize göre İranlıların lakabıdır. Araplara göre ise, Arap'ın dışında herkestir. Araplar da ikiye ayrılırdı: Kureyşliler ve Kureyşli olmayanlar. Elbette bu husus soy ve kan üstünlüğüne dayanan bir Arap ırkçılığının tezahürüdür. Her ne kadar İslâmiyet onları, milliyetlerini unutturmamak kaydıyla, 'İslâm' kavramı üzerinde bir üst kimlik kazandırmışsa da Emeviler, hilafeti bir saltanat haline getirince ilk işleri, câhiliye dönemi Arap ırkçılığını yâni asabiyeciliği gündeme taşımak ve onu bir devlet politikası haline getirmek oldu. Aslında onların yaptıkları 'milliyetçilik' değildir. Kelimenin tam anlamıyla, en ileri safhada bir ırkçılıktır. Çünkü kendilerinden olmayanlara 'mevâli / köle olmaya layık' derlerdi. Çünkü onlar, soy sop itibariyle kendilerini diğer milletlerden üstün görüyorlardı. Takvada, ahlâkta ve İslâm'a hizmette değil, soylarının üstünlüğü ve 'kavm-i necip' olmalarıyla övünüyorlardı. Bu şekildeki övünmeyi 'milliyetçilik' olarak ifade edemeyiz. Bunlar kesif bir Arap ırkçılığının tezahürleridir. Eğer Emeviler, Arap milliyetçiliği yapsalardı, her şeyden önce diğer milletlere ve kavimlere saygı gösterirlerdi. Hucurat suresi 13. ayetinde de ifade edilen 'Birbirinizi bilmeniz için' emrine uygun olarak karşılıklı kültür ve bilgi akışını sağlarlardı. Diğer kavimlere sevgi ile yaklaşırlardı. Oysa onlar ırkçılıklarını dinî hüküm haline getirip uygulama alanına sokmuşlardır. Bütün bunlara milliyetçilik demek mümkün değildir. Onların yaptıkları İslâm'ın yasakladığı ırkçılığın ta kendisidir. Bundan dolayı Emeviler 'Arap milliyetçisi' değil, 'Arap ırkçısı' idiler. Dolayısıyla İslâm için, İslâm adına çok zararlı oldular.
Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Hiçbir karanlık nokta bırakmayan çok net bir cevap oldu. İkinci aykırı soru da şöyle: 'Türk müsün Müslüman mısın? Veya Milliyetçi misin yoksa Müslüman mısın?' Diye soranlara ne dersiniz?
Yakıt: Bu soruyu, 'Sporcu musun yoksa Müslüman mısın?' Diye de sorulabilir. Sanki bunlardan biri olunca diğeri olmazmış gibi... Elbette insan hem Türk hem Müslüman olabilir. Hem Müslüman hem milliyetçi olabilir. Tıpkı hem Arap hem Müslüman olduğu gibi. Kişi soyunu sopunu, nesep ve akrabasını, kavmini ve milletini kendi tâyin edemez ama dinini kendi iradesiyle tâyin edebilir. 'Ben şu millettenim, öyle hissediyorum. O milletin kültüründenim ve milletimi seviyorum.' demekten daha tabii ne vardır? Veyahut 'Allah beni o milletten yaratmış, benim milliyetim budur.' demekten daha tabii ne olabilir? Kaldı ki bu sorular aynı sahanın soruları değildir. Biri din, diğeri milliyettir. Mantık'ta meşhur bir kural vardır. Birbirine zıt iki hüküm bir arada bulunmaz. Milliyetçi olmanın zıttı, milliyetçi olmamak veya Türk olmanın zıttı, Türk olmamaktır. Öte yandan Müslüman olmanın zıttı, Müslüman olmamaktır. Müslümanlığın zıttı; milliyetçi olmak veya Türk olmak değildir. Bu nevi sorularda hâlâ ısrar edenler varsa onlara 'Mantık fukarası' demekten başka bir cevap bulamıyorum.

(*) individüalizm
: Kişilerin hürriyetine büyük ağırlık veren ve genellikle kendine yeterli, kendi kendini yönlendiren, izafî olarak bağımsız-hür kişiyi veya benliği vurgulayan siyaset ve toplum felsefesinin adıdır. Eş anlamlılar: bireycilik, ferdiyetçilik
Prof. Dr. İSMAİL YAKIT:
1950 yılında Denizli'nin Tavas İlçesi Kızılcabölük Bucağı'nda dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde, liseyi Denizli'de bitirdi. 1970 yılında başladığı Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde 1974 yılında tamamladı. 
Millî Eğitim Bakanlığının burslusu olarak Fransa'ya gönderildi. Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde 1974-1979 yıllarında Doktora yaptı. Doktora tez çalışmaları esnasında, 1976 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde Mukayeseli Felsefeler Dalı'nda İhtisas Diploması aldı. 1976-1977 yıllarında Mısır'da Kahire üniversitelerinde araştırmalarda bulundu. Paris Tıp Fakültesi'nin Juvisy Dokümantasyon Merkezinde araştırmalar yaparak 1978 yılında 'Anthropologie biologique sertifikası' aldı. 1979'da İslam Felsefesi ve Mukayeseli Felsefeler dalında Sorbonne Üniversitesi'nde hazırladığı evrim teorileri üzerindeki Doktora tezini savunarak yurda döndü. 1980 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler (İlahiyat) Fakültesi'ne Dr. Asistan olarak göreve başladı. 
1980-1981 yıllarında KKTC'nde yedek subay olarak askerlik yaptı 
1982 yılında Yardımcı Doçent oldu. 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Türk-İslam Düşüncesi Tarihi Anabilim Dalı'na naklen tayin oldu. Burada 1986 yılında Doçent oldu. İslam Felsefesi Profesörlüğü'ne yükseltildi ve 1993 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kurucu Dekanlığı'na tayin edildi. 2003 yılına kadar üç dönem arka arkaya dekanlık yaptı. 1993-1999 yıllarında, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kurucu Müdürlüğü görevini de yürüttü. 2010 yılı itibariyle İlahiyat Fakültesi'nde öğretim üyesi ve Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanı olarak görev yapmaktadır. 
Çok iyi derecede Fransızca ve Arapça bilen Prof. Dr. İsmail Yakıt'ın birçok yayını bulunmaktadır. Yayınlanmış kitaplarının sayısı 15'den; Mahallî ve Türkiye genelinde yayın yapan televizyonlarda katıldığı sohbet ve tartışma programlarının sayısı
30'dan; Atatürk, Din, Laiklik ve Cumhuriyet konularında asker ve sivillere verdiği konferansların sayısı 50'den, millî ve
milletlerarası sempozyum, kongre ve panel gibi katıldığı ilmî toplantıların sayısı 100'den; Yurtiçi ve Yurtdışında ilmî ve kültürel konularda verdiği konferansların sayısı 500'den fazladır.  
Hâlen Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. 
Çalışmalarının bir kısmı İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Arapça, Almanca ve Japoncaya çevrilmiştir.
YAYINLANMIŞ KİTAPLARI:
1-Atatürk ve Din: Ötüken Neşriyat, 2006. 2- Kur'an'ı Anlamak: Ötüken Neşriyat, 2003. 3- Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme: Ötüken Yayınevi, 2003. 4- Hz. Peygamber'i Anlamak: Ötüken Neşriyat,  2003. 5- l'Attitude du Christianisme et de l'Islam en Face du Darwinisme. (Positions Exégétiques)-Etudes Comparées-Paris-IV, Sorbonne Üniversitesi'nde hazırlanmış ve savunulmuş Doktora Tezi: Paris, 1979. Gerekli ilave ve düzeltmelerden sonra l'Origine et l'Evolution de l'Homme Selon le Darwinisme, la Bible et le Coran adıyla yayındadır. 6- Ihvân-ı Safâ Felsefesinde Bilgi Problemi: İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1992. 7- Batı Düşüncesi ve Mevlâna: Ötüken Yayınevi, 2000. 8- İslam'da Bilim Tarihi: Isparta, 2002. 9- Arşiv Belgeleri Işığında Kızılcabölük: Isparta, 2002. 10- Yunus Emre'de Sembolizm / Çıktım Erik Dalına: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002. 11- Türk-İslam Düşüncesi Üzerine Araştırmalar: Ötüken Neşriyat, 2002. 12 Osmanlı Araştırmaları: Isparta, 2002. 13- İslamı Anlamak: Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2005. 14- Atatürk ve Milli Haysiyet: (Baskıya hazırdır). 15- Evrim ve İslam: (Baskıya hazırlanıyor).
TERCÜME ETTİĞİ KİTAPLAR
1- İbn Sînâ Felsefesi ve Ortaçağ Avrupa'sındaki Etkileri: (Prof.Dr.A.-M. Goichon'dan): Ötüken Yayınevi, 2000. 2- İbn el -Arabî ve Fahreddin el-Râzî'nin Düşüncesinde İlâhî "BEN" ile Beşerî "BEN" (Prof.Dr.R.Arnaldez'den): İstanbul, 1985.

 

 

8/26/2012 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top