IMG-LOGO
Röportaj

Mevlana, Halis Türktür

Oğuz ÇETİNOĞLU; - 12/18/2011 ocetinoglu1@gmail.com;
IMG

Prof. Dr. İSMAİL YAKIT ile 'Mevlana Haftası' vesilesiyle, MEVLANA CELALEDDİN-İ RÛMÎ HAZRETLERİ'ni konuştuk.
'MEVLANA, HALİS TÜRKTÜR.'
Oğuz Çetinoğlu: Hocam, sizinle yakından ilgilendiğinizi bildiğim bir konuyu konuşmak istiyorum: Mevlana Celaleddin-i Rûmî Hazretleri... Önce bir genel değerlendirme yapar mısınız?
Prof. Dr. İsmail Yakıt: Paris'e gidenler bilir. Sorbonne Üniversitesi'nin arkasındaki 'Pantheon' adı verilen müzenin üzerinde büyük harflerle yazılı bir cümle vardır. Cümleyi Türkçeye; 'Vatan sadece büyük adamlara müteşekkirdir.' Şeklinde tercüme edebiliriz. Pantheon'da gömülü olanlar, dünya çapında isim yapmış ve tarihe mal olmuş Fransız bilim adamları, felsefecileri, şairleri ve yazarlarıdır. İçlerinde siyaset adamı olmayan bu ünlülerden bazıları şunlardır: Voltaire, J.J. Rousseau, Victor Hugo, Emile Zola, Pierre Curie ve Marie Curie ile Alexandre Dumas ve diğerleri... Böylece Fransızlar, kendi çocuklarına vatanın müteşekkir olduğu örnek kişileri tanıtırken, kendi büyüklerine verdikleri kıymeti ve onlara nasıl sahip çıkıldıklarını dünyaya gösteriyorlar.
Bir millet yetiştirdiği büyük adamlara sahip çıkmasını bilmeli ve onlara gereken önemi göstermelidir. Onları ideal birer şahsiyet olarak hem kendi nesline hem de beşeriyete sunmasını bilmelidir. Büyük adamlar veya tarihe mal olmuş önemli kişilere, mutlaka birileri tarafından ilgili olsun olmasın bir şekilde sahip çıkılmıştır. Mesela 1989'da Çin Halk Cumhuriyeti, Cengiz Han'ı 'millî kahraman' ilan etmiştir. Keza Araplar da hiç ilgisi olmadığı halde Schakespeare'e sahip çıkmışlar ve onu 1993'de alelacele 'Şeyh Zübeyr' yapmışlardır.
'Kadirşinas milletlerden kadri bilinecek adamlar yetişir.' Bu sözden anlaşılan, kıymeti bilinecek büyük adamlar ile onu yetiştiren takdir bilir milletler arasında doğru bir orantı olduğudur. Bir millet ne kadar büyük adam yetiştiriyor, büyüklerine sahip çıkıyor, onlara müteşekkir oluyorsa, gelecek nesillerine o nispette önemli emanetler ve mesajlar tevdi etmekle birlikte, milletçe ölümsüzlüğün temellerini güçlendiriyor demektir.
Türk milletinin her ferdinde bulunması gereken bir kadirşinaslıkla Mevlana'yı bir defa daha anmaya vesile olduğunuz için teşekkür ve tebrik ederim.
Çetinoğlu: Mevlana'ya birçok millet sâhip çıkıyor...
Yakıt: Evet! Bugün Mevlâna birçok ülke tarafından paylaşılamamaktadır. Farsça yazdı diye İranlılar O'nu bir İranlı, Belh'de doğdu ve bu yer şimdi Afganistan'da diye O'nu bir Afganlı, babası Tacikistan'ın Vahş şehrinde ders verirken orada dünyaya geldi, diye onu bir Tacik, gerek bir rubaisindeki ifadesinden ve gerekse ilmî bazı araştırmalardan anlaşıldığı üzere onu bir Türk kabul edenler olmuştur.
Çetinoğlu: O'na en uygun kimliği belirler misiniz?
Yakıt: Şurası muhakkaktır ki, bir kimse kendisinin mensubiyetini açıkça ifade ediyorsa veya kendisini hangi milletten hissediyorsa o, kabul ettiği millettendir. Artık bunun üzerinde söylenecek söz olmamalı diye düşünüyorum. Yaptığım araştırmalarla ulaşabildiğim ilmî verilere göre Mevlana, kendisinin Türk olduğunu açık ve seçik söylemiştir. Buna rağmen, yukarıda beyan ettiğim gibi, bazı ülkeler kendilerinden olduğu şeklinde, dünya çapında bir propagandaya girişmişlerdir. Bunun için de özellikle İran, önemli gayret sarf etmektedir.
Çetinoğlu: Gayretlerinde başarıya ulaşabilmiş mi?
Yakıt: İran, kendisine yakın bir coğrafyada yaşamış ve kendi dilini kullanan her büyük adamı sahiplenmiş ve bunun için, kendi kültür tarihi ve edebiyatında yer vermiş olduğu mümtaz şahsiyetleri milletlerarası arenada da kabul ettirmiş bulunmaktadır. Maalesef, Türk dış işlerinde ve kültür politikalarımızda geçmiş Türk büyüklerine sahip çıkma gibi bir geleneğimiz olmadığından İran, meydanı boş bulmuş hemen hemen hepsini sahiplenmiş ve dünya literatürüne tescil ettirmek için oldukça yüklü bir kaynak harcamıştır. Mesela Şah dönemi İran'ın mümtaz misafirlerinden olan Fransız Profesör Henri Corbin, çok yüklü bir ücret karşılığında hazırladığı dört ciltlik 'İran Tarihi'nde Türk, Özbek, Azerî, Türkmen, Tacik, ne kadar düşünce, din ve tasavvuf adamı varsa hepsini İranlı göstermekte tereddüt etmemiştir. Ünlü İşrak filozofu Azerî Türk'ü Şehabettin Sühreverdi ile bir Özbek Türk'ü olan İbn Sina, sadece İran'a yakın bir coğrafyada yaşadığı ve Farsça risaleleri bulunduğu için hemen İranlı yapılmıştır. Tabîî ki Şah da Corbin'e Hazar Denizine nazır tripleks bir villa hediye etmek gibi bir nezakette bulunmaktan geri kalmamıştır.
Çetinoğlu: Şah dönemi kabulleri günümüzde de geçerli mi?
Yakıt: Bugün İran'da şahlık dönemi bitti, mollalar iş başında ama İran'ın bu politikası değişmedi. Mollalar Mevlâna'yı kimseye vermiyorlar ve O'nu İranlı göstermede azami gayret sarf etmekteler. Bunların bugün en önemli temsilcileri Seyyid Hüseyin Nasr'dır. Kendisi Amerika Birleşik Devletleri'nde George Washington Üniversitesi'nde İslam Felsefesi profesörüdür. Yani benim branşımdan bir akademisyendir. Çalışmaları, İslamoloji'den ziyade İranoloji'dir. Eserlerinin çoğu İngilizcedir. Kendisi milletlerarası konferanslarında hep İngilizce konuşur. İngilizce konuştuğu ve kitaplarını İngilizce yazdığı halde kendisinin İngiliz değil, İranlı olduğunu söylüyor. İnsanların milliyetlerinin konuşup yazdığı dille belirlenmeyeceğine bizzat kendisinin örnek teşkil ettiğini unutarak, Mevlana'yı, Farsça yazdığı için İranlı olduğunu iddia ediyor.
Çetinoğlu: Mevlana'nın mesajlarının evrenselliği sebebiyle bütün insanlığa ait olduğu, O'nun bir milliyete hapsedilemeyeceği de iddia ediliyor.
Yakıt: Bu iddiayı ileri sürenlere şu cevap verilmeli: Peygamberlerin de mesajları evrenseldir. Buna rağmen peygamberlerin mensup oldukları bir kavim vardır. Kur'an bunları alenen söyler.
Mevlana'nın mesajları da evrenseldir. O, insanlığı aydınlatan bir güneştir. Güneşin de aslı vardır. Onda yanan hidrojen gazıdır. Bu gerçek görmemezlikten gelinemez. Pascal der ki; 'İlmin vatanı yoktur ama ilim adamının vatanı vardır.' Buradan hareketle Mevlana'nın mesajlarının, düşünce ve fikirlerinin vatanı, milliyeti yoktur ama Mevlana'nın vatanı ve milliyeti vardır. O'nu ortada bırakıp, birilerinin haksız yere sahip çıkmasına göz yummamalıyız. İlmî belgelerle ortaya konulan gerçeklere göre Mevlana Türk'tür.
Çetinoğlu: Sizi bu kanaate vardıran deliller nelerdir?
Yakıt: Mevlâna'nın atalarının yaşadığı ve kendisinin de dünyaya geldiği Belh şehri, ünlü vatan şairimiz Namık Kemal'in ifadesiyle 'Türkistan-ı kebir' denen bölgenin kadim bir şehridir. Bu şehrin 10-13. yüzyıllar arası etnik yapısı Türk'tür. Konuşulan dil, her ne kadar elit tabaka arasında yaygın olsa da Farsça değil, Doğu Türkçesi diyebileceğimiz Kaşgar Türkçesi, yani Türkçenin Hakanî lehçesidir.
Mevlâna ailesi, yine Namık Kemal'in 'Türkistan' dediği Anadolu'nun eski bir Türklük merkezi olan Konya'ya gelmiştir. Dolayısıyla bu aile, bir Türk şehrinden bir başka Türk şehrine göç etmiştir. Ord. Prof. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu'na göre: 'Mevlâna ailesini, Diyar-ı Rum'a sevk eden, önce Erzincan, sonra Larende (Karaman) ve nihayet Konya'ya getirten sâikin psikolojisi tahlile değer.'
Farsça yazdı diye onu Acem kabul eden bazı gafillerin kültür sosyolojisinden haberdar olmadıkları anlaşılıyor. Kaldı ki, kültür sosyolojisine göre, her asrın bir şekil, form (geştalt) 'ı vardır. Bu anlaşılmadıkça içindeki zihnî ve fikrî davranışlar anlaşılmaz. O halde yapılacak şey, 12., 13. ve 14. asırlardaki Anadolu'nun kültürel şeklini kavramak ondan sonra bu şekil içindeki fertler ve eserler hakkında hüküm vermektir. Böyle bir tecrübe Mevlâna için henüz yapılmadı.
Çetinoğlu: Mevlâna ailesini Belh'ten göçe zorlayan saik ne idi?
Yakıt: Bazı kaynaklar, Mevlâna ailesinin Belh'ten ayrılış sebebini, Bahaeddin Veled'in ünlü kelamcı ve bağımsız filozof Fahreddin Razî (1149-1209) ile aralarının açılmasını gösterse de bunun gerçek olmadığı, İstanbul Üniversitesi'nin Şarkiyat bölümünü kuran, ünlü Oriyantalist Helmut Ritter'in çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır. Zira Razî, Bahaeddin Veled'in Belh'ten ayrılışından üç yıl önce vefat etmiştir ve kaynaklarda Razî'nin Belh'e geldiğine dair hiçbir bilgi yoktur.
Sultan Veled'in 'İbtidanâme' isimli eserini okuyanlar, dedesi Bahaeddin Veled'in Belh halkına darıldığından ve muhtemel bir Moğol istilasından dolayı terk ettiğini öğrenir. Sultan Veled ayrıca dedesinin, Moğolların Belh'i aldığının haberini yolda öğrendiğini söyler. Tarihî vesikalara göre Moğollar 1218'de Belh'e girdiğine göre, Mevlâna ailesi Belh'ten muhtemelen 1217-1218'lerde ayrılmış olmaktadır.

Moğol hükümdarı Cengiz'in (1155-1227), Harezmşahlar hükümdarı Kutbuddin Mehmet'le arası iyice açılmıştı. Devrin Abbasi halifesi Nasır li-dinillah de Cengiz'i sürekli Harezmşahlar toprağına saldırmaya kışkırtıyordu. Moğollar da kanlı baskınlara başlamışlardı. İşte bütün bunları baba Bahaeddin Veled, gerek kendi ilmî çalışmaları ve gerekse ailesinin hayatı için tehlike gördüğünden göçe karar verir.
Çetinoğlu: O dönemin özellikleri hakkında bilgi verir misiniz Hocam?
Yakıt: Bilindiği üzere Selçuklu devleti bir Türk devletidir ve İran'da kurulmuştur. Devletin bünyesinde hatırı sayılır ölçüde İran unsuru vardı. Ve Türkler, İran unsurlarından etkilenmişlerdir. Bu husus, İranlıların değil, Türklerin özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Türkler tarih boyunca komşu oldukları milletlerin kültürlerinden etkilenmişlerdir.
Çetinoğlu: Türklerin komşu milletlerin kültürlerden etkilenişi bir zafiyet midir, yoksa bir meziyet midir?
Yakıt: Bu konunun, toplum ve insan bilimcileri tarafından derinlemesine araştırılması gerekir. Böyle bir araştırma yapılmamıştır. Söylenecek sözler, şahsî hükümlerdir, ilmî değildir. Bu sebeple satıhta kalır.
Çetinoğlu: Mevlana'nın eserlerini Farsça yazmış olması, Türklere has etkilenme özelliğinin sonucu olabilir mi?
Yakıt: Bir konuyu iyi araştırmak için önce metodolojik problemi aşmamız gerekir. Eğer, tarihî bir kesiti mercek altına alıyor veya tarihî bir şahsiyeti inceliyorsak, metodolojik olarak yapmamız gereken iki şey vardır: O devri veya kişiyi önce kendi şartlarında incelemek, daha sonra günümüz değerlendirmesine tabi tutmaktır. Yani bir şahsı kendi devrimizin mantığı ile değil, o şahsın asrına rücu ederek, o devrin mantığı içinde ele alırsak sağlıklı bir sonuca ulaşılır. Bir diğer ifadeyle, sebepleri tespit için o devre gitmeli, neticeleri değerlendirmek için günümüze dönmelidir. Nitekim o devirde sultanın davetine mazhar olmuş elit bir bilgin ve şairin pek bilmediği Anadolu Türkçesi ile eserler vermesinin pek etkili olmayacağı da aşikârdır. Bunda eğer bir maraziyet varsa, bunu o şahısta değil, o şahsın içinde yaşadığı, yetiştiği toplum ve devlet yapısında, edebî ve felsefî kurumlarda ve zihniyetlerinde aramalıdır.
Çetinoğlu: Mevlana'nın Türklüğü konusuna dönersek Hocam...
Yakıt: Prof. Fındıkoğlu'na göre, Mevlâna'nın Türklüğü, her türlü ırk, soy ve dil ile ilişkili deliller dışında, Hegel'in 'halk ruhu' dediği ve sosyologların 'millî seciye' ismini verdikleri manevî gerçekler ile de ispat edilebilir. Fındıkoğlu'na göre 'Sema ve ney, acaba Türkistan-ı kebir'in ezelî maneviyatından kopup Bahaeddin Veled ve oğlu Celaleddin'in vasıtasıyla Türkistan'a gelmiş olan halkvarî Türk estetiğinin incelmiş, billurlaşmış bir dönüşümü müdür?' Ayrıca tetkike değer bir husus¬tur.
Bilindiği üzere, kültürler arası etkileşimde etki, askerî ve siyasî güç lehine gelişmez. Etkiler, zayıf kültürden kuvvetli kültüre doğru olur. Mesela, Grekler Cermenleri, Romalıları yenmesine rağmen, Romalıların; Türkler, Arap ve İranlıları yenmesine rağmen Arap ve İran kültürlerinden etkilenmiş olmaları tarihî vakıalardır. Nitekim 10. asırda Müslüman olan Türklerin dil ve kültürlerinde önemli değişiklikler meydana geldi. Birçok Türk devletlerinde Arapça bilgi dili, yani bir nevi eğitim dili, Farsça da devlet dili yani resmî dil olmuştur. Türkçe ise köylülerin konuştuğu bir dil olarak kalmıştır. Elbette bu husus Türkçenin gelişmesine ve zenginleşmesine engel olmuştur. Farsça bir şiir dili olarak da oldukça gelişmişti. Tabiri caizse Mevlâna asrında elit bir kişi Allah'a Arapça dua ediyor, devlete dilekçesini Farsça yazıyor, sevgilisine Farsça şiirler kaleme alıyordu. Bu sebeple eğitimini hem Farsça hem Arapça ile sürdürüyor, halka da Türkçe hitap ediyordu. Çünkü yaşadığı dönemin ve kurumların zihniyeti ve uygulaması böyleydi.
Çetinoğlu: Devlet yapısında da etkilenme söz konusu mudur?
Yakıt: Anadolu'yu fethedenler, İran 'da kurulmuş olan Büyük Selçuklu idaresinde Türkistan'daki oturmuş devlet yapısını aynen uyguladılar. Her ne kadar halkın büyük bir kısmı Türkçe konuşsa da, sözlü edebiyat ana dilde olsa bile, medresenin eğitim dili Arapça idi ve sarayda resmî dil olarak Farsça kullanılıyordu. Buna bağlı olarak edip ve şairler de ürünlerini, klasik şiirin estetiğine bağlı olarak, çoğunlukla Farsça kaleme alıyorlardı. O zaman için Farsça, duygu ve düşüncelerdeki incelikleri, derinlik ve zenginlikleri ifadeye müsait bir olgunluk kazanmıştı.
Çetinoğlu: Konumuz dışında kalmakla birlikte, yeri gelmişken sorayım: Devlet erkânının Farsça konuşması ediplerin Farsça yazması, Türk dilinin gelişmesine mâni olmuş mudur?
Yakıt: Türkçenin yazı dili olarak gelişmesini geciktirmiştir.
Çetinoğlu: Sözlü edebiyatta durum nedir?
Yakıt: Sultan Alparslan'la birlikte gelen Türk boyları arasında Oğuzlar çoğunlukta oldukları için onların dili de eski Anadolu edebî Türkçesinin esasını oluşturmuştur. Bu Türkçe, Türkistan'da gelişmiş olan eski edebî Türk dilinin batıya sarkan bir koludur. 'Oğuzca' dediğimiz, hatta 'Kıpçakça' ve 'Türkmence' de denen Anadolu Türkçesi bu koldur. Yunus Emre, Âşık Paşa, Gülşehrî gibi Anadolu'da doğup büyüyen veya bu kültür içinde yetişen değerler, bugün bile anlamakta pek zorluk çekmediğimiz Anadolu Türkçesini kullanmışlardır.
Çetinoğlu: Mevlâna'nın 'Oğuz lehçesi' denen bu Anadolu Türkçesi yazması mümkün değil miydi?
Yakıt: O gün için Oğuz Türkçesiyle şiirler söylemesi ve yazması çok zordu. Zira tasavvufun aydınlar için şiir dili eskiden beri Farsça idi. Çağdaşları hep Arapça ve Farsça yazıyorlardı. Kendisinin konuştuğu Türkçe ise, Harezm bölgesi halkının konuştuğu Hakanîye lehçesi veya Kaşgar Türkçesi idi. Sentaks ve vurgu bakımından Oğuz lehçesinden oldukça farklıydı. Bazı eklerin gövdeye bitiştirilmesi Uygur yazısı geleneğini hatırlatır. Bu lehçede eski Türk yazı dilinde görülebilen pek çok söz ve malzeme vardır.
Mevlâna düşüncelerini şiirle anlatan nadir düşünürlerden biridir. Şiir, Prof. Tarlan Hoca; 'İlim yarım insandır, şiir bütün insan, ilim bir tahlildir, şiir terkiptir. Her şiir bir tefekkürdür, fikirsiz şiir olmaz. Eriştiği merhalede Mevlâna'nın dili ancak şiir olabilirdi.' Diyor. O halde şiirini o dönemin şiir dili olarak herkesçe kabul edilmiş bir dille, Farsça yazması gerekiyordu.
Çetinoğlu: Farsça yazmış olması Mevlana'nın zafiyeti olarak görülebilir mi?
Yakıt: Mevlâna'nın içinde yaşadığı devrin vazgeçemediği bir özellik olarak işlenmiş ve gelişmiş bir dil olan Farsça ile şiir yazması, O'nu hiçbir zaman küçültmez. Tarihte pek çok Türk şair Farsça divan tertip etmişlerdir. Mesela, Fuzulî, Nef'i ve Şeyh Galip''in Farsça divanları vardır. Hatta Osmanlı Sultanları'ndan Yavuz Sultan Selim Han, Farsça bir divan yazmıştır. Buna mukabil, İran hükümdarı Şah İsmail de Türkçe divan kaleme almıştır.
Öte yandan 17. asra gelinceye kadar Avrupa milletleri müşterek kültür dili olan Latinceyi kullandılar. Meşhur Alman filozofları İmmanuel Kant ve Leibniz ile İngiliz düşünür Roger Bacon Latince eser verenler arasındadır. Kimse bunları Latin olarak görmez. Latince yazdıkları için millettaşları tarafından yadırganmaz, dışlanmaz.
Onların Latince yazmaları Alman ve İngiliz oluşlarına bir halel getirmemiştir. Keza günümüzde ünlü yazar Kırgız asıllı Cengiz Aytmatov, dünya çapında isim yapmış ve pek çok dile çevrilmiş bütün romanlarını Rusça yazdı. Kimse O'nu Rus yazar olarak görmemiştir. Milletlerarası literatüre; 'Rus yazar' olarak değil, 'Kırgız asıllı yazar' olarak geçmiştir. Keza günümüzde daha geniş kitlelere ulaştırmak için bütün çalışmalarını, batı dilleriyle yapan pek çok bilim adamı vardır. Kimse bunları İngiliz, Fransız ve Alman veya Amerikalı olarak görmemektedir. Öyleyse Arapça yazdı diye Farabî'yi, Acemce yazdı diye Celaleddin Rumî'yi Türk olmaktan çıkaramayız.
Mevlâna Türkçe yazsaydı, Belh'te konuşulan dil, yani Kaşgar Türkçesi ile yazacaktı. Bir diğer ifadeyle Hakanî lehçesi ile söyleyecekti. Bunu da Devletin resmî dilinin, medresenin eğitim dilinin, şuaranın şiir dilinin, tasavvuf ehlinin sohbet dilinin Farsça olduğu bir ortamda Konya'da kaç kişi anlardı?
Çetinoğlu: Konya'da olduğu için... 'Türkistan'da olsaydı, Türkçe yazardı...' Diyorsunuz. Bu ifadenizi, 'Türkçe edebî eser yazmaya elverişli bulmadığı için değil, bulunduğu bölgenin şartlarına uymak için Farsça yazdı' şeklinde anlayabilir miyiz?
Yakıt: Evet! Çünkü Türkçenin Hakanî lehçesi ile yazılmış dev eserlerimiz vardır. Mesela Yusuf Has Hacib'in 'Kutadgubilig'i, Kaşgarlı Mahmud'un 'Divan-ı Lügati't-Türk'ü, Ahmet Yesevî'-nin 'Divan-ı Hikmet'i, Ebu Hayyan'ın 'Bilig'i (Bu sonuncusunun günümüze ulaşmadığı sanılıyor) bunlardandır.
Ancak bu eserler bu lehçenin konuşulduğu bölgenin ürünleridir. Yani Türkistan'da bir diğer tabirle Türkistan-ı Kebir'de yazılmışlardır. İşte bundan dolayı Mevlâna yazı ve kültür dilinin Farsça olduğu ortamda, anadili Hakanî lehçesiyle yazamazdı. O da geleneğe uyarak Farsça eserler verdi.
Çetinoğlu: Galip Erdem Ağabeyimiz, 'Milliyet konusunda aidiyet, en önemli ve ortak tanımlama unsurudur.' Diyordu. Mevlana, milliyet konusundaki aidiyetini açıklamış mıdır?
Yakıt: Bu sorunuzun cevabını Mevlana, bir rubaisinde dile getirir:
'Bigane meğirid mera zin kûyem. Der kûy-u suma hâne-i hod mîcuyem Düşmen neyem her çend ki düşmen rûyem Aslem Türkest eğerçi Hindu gûyem'
(Beni bu beldede yabancı saymayın. Sizin beldenizde ben evimi arıyorum. Her ne kadar düşman görünüşlüysem de düşman değilim. Farsça yazsam bile aslım Türk'tür).
Bu rubaisinden açık ve seçik anlaşılıyor ki, kendisi aslen Türk'tür. Hindu dediği, Hint-Avrupa dil kuşağına mensup Sanskritçenin bir lehçesi olan Lisan-ı Pehlevi yani klasik Farsçadır. Dolayısıyla 'Farsça yazsam bile aslım Türk'tür.' Diyerek hem çağdaşlarına hem de bugün onu milliyetsiz bırakan zihniyete, hem de onu farklı milliyetlere yamamak isteyenlere gerekli cevabı vermiştir.
Mevlâna burada kendisini yadırgayanlara da cevap vermektedir. 'Esasen bir Türk'ün kendi boyundan, kabilesinden, şehir veya memleketinden olmayan diğer bir Türkü yadırgaması, ona yabancı muamelesi yapması tarihî bir hakikattir. Türk daima kendi boyundan olmayanı yadırgamıştır.'
Mevlâna'nın bu rubaisinde Türk kelimesini, Mesnevî'nin bazı beyitlerinde 'güzel' 'yakışıklı', 'hoş' anlamında sembolik olarak kullandığı manada olmadığını, bir yadırgamaya cevap teşkil ettiğinden dolayı Türk kelimesini, bildiğimiz Türk ırkından olduğunu bildirmek için kullandığını görüyoruz.


MEVLANA CELALEDDİN-İ RÛMÎ'DEN SEÇMELER:

*Önce farenin şerrini defet, sonra buğday biriktirmeye çalış.
* Ecel verileni almadan önce, verilmesi gereken her şeyi vermek gerekir.
* Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır.
* Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.
* Kurdun kuzuyu yemeye niyetlenmesinde şaşılacak bir şey yok.
Şaşılacak olan odur ki, bu kuzu, kurda gönül bağlamış, âşık olmuştur.
* Ne kadar bilirsen, bil söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır.
* Hayatta muvaffak olmak için üç şey lazımdır: Dikkat, intizam, çalışma.
* Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.
* Düşüncen gül ise sen gül bahçesisin, diken ise dikenliksin.
* Komşularından av kapmak aslanlara ayıptır, köpeklere değil.
* Dünya âlimin kıymetsiz oyuncağı, delinin de değerli salıncağıdır.
Dostların ziyaretine eli boş gitmek, değirmene buğdaysız gitmek gibidir.
*Akıl, bir başka akılla birleştiğinde ışık çoğalır, çıkış yolu belirir.
Nefis, bir başka nefisle birleştiğinde, karanlık artar, çıkış yolu kaybolur.
*Dost matematik gibi olmalı;
Sevinci çarpmalı... / Üzüntüyü bölmeli... / Geçmişi çıkarmalı... / Yarını toplamalı...
Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı...
Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı...
İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...


(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU. İKİNCİ VE SON BÖLÜM YARIN VERİLECEKTİR)