Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

İlahiyatçı Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN Hocamızla Sırât-ı Müstakîm’i konuştuk

Sırât-ı Müstakîm Kadir Gecesi'nde indirilmeye başlanan Kur'an-ı Kerim insanlığa; Sırât-ı Müstakîm'de yâni Doğru Yolda olmayı öğütlemektedir.
İlahiyatçı Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN Hocamızla Sırât-ı Müstakîm'i konuştuk.
Oğuz ÇETİNOĞLU: Hocam, 'Sırât-ı Müstakîm' kavramını açıklar mısınız?
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Özgün söyleyişiyle 'es-Sırâtu'l-Müstakîm' bir isim (sırat) ve bir sıfattan (müstakîm) oluşmaktadır. Şimdi bu iki kelimenin sözlük ve terim anlamlarını inceleyelim.
1- Sırat: Sözlükte sırat; sin ve ze harfi ile sirat, zirat şeklinde okunabilmektedir. 'İşlek yol, cadde' anlamına gelir.
Rastgele yola, tarik; işlek yola, sebîl; işlek, doğru, geniş ve açık yola, cadde, sırat, 'şâria' denir.
Bu anlamıyla sırat kelimesi 'şeriat' mefhumunu da akla getirmektedir.
2- Müstakîm: Kelime; sözlükte meyil ve eğriliği olmayan, düz, doğru anlamındadır. Sırat yönde doğruluğu; müstakîm, iniş-çıkıştan, pürüzden uzaklığı anlatmaktadır. Müstakîm'in geometrik tanımı da 'iki nokta arasındaki en kısa çizgi'dir. Müstakîm kelimesi Kur'ân'da hemen daima sırât'a sıfat olmuştur. Bir defa da 'tarîk' kelimesine sıfat olduğunu görmekteyiz.
Bu kısa açıklamalardan da anlaşıldığı gibi Sırât-ı Müstakîm dosdoğru, dümdüz, eğriliği olmayan ve en kısa hak bir yol (şeriat) anlamına gelmektedir. Bu ifade 'Allah'a götüren doğru yol' anlamında 'istiâre-i temsiliyye' olarak kullanılmaktadır.

 Oğuz ÇETİNOĞLU: Sırât-ı Müstakîm'in Kur'an-ı Kerim'deki yeri hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: 'es-Sırâtu'1-Müstakîm' ifadesi, çoğu hidâyet kökünden türetilmiş kelimelerle olmak üzere, Kur'ân-ı Kerîm'de 32 defa geçmektedir.
Öte yandan sırat kelimesi Kur'ân'da daima tekil şekliyle yer almış; 'sebil' kelimesinin zıddına çoğul sigası hiç kullanılmamıştır. Bunun anlamı da her halde, doğru yolun tek'liğinin tescilidir.
Yine 'sırat' kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de ya 'övülmüş, övgüye lâyık' anlamına gelen 'el-hamîd'e izafetle, veya 'aziz ve hamîd' isimlerinin ikisine birlikte izafetle yer almaktadır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Sırât-i Müstakîm'in Kur'ân-ı Kerîm'de başka isimleri de var mı?
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Evet! Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan
a-es-Sırâtu's-seviyy; düz yol
b-Sevâu's-sırât; yolun doğrusu
c-Sebilu'r-reşâd; murada erdiren yol
ifâdeleri de Sırât-ı Müstakîm'in değişik adları olarak gözükmektedir.
Oğuz ÇETİNOĞLU: Bir de 'hidâyet' kelimesi var...
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Hidâyet; doğru yolu bulmak, yola girmek, yol göstermek, irşad etmek, doğruya iletmek gibi anlamlara gelmektedir. Huda veya hidâyet; kişinin, küfür, şirk ve sapıklıktan kurtulup Allah'a giden yola, İslâm'a, gerçek bir yaşayışa kavuşması, kavuşturulmasının adı olmuştur.
Doğru yolun, Allah tarafından bir kişinin kalbine ilham edilmiş olmasına da 'hidâyet-i rabbanî' denilmektedir.
Öte yandan hidâyet kelimesi; Kur'ân-ı Kerîm'in gönderiliş gayesini ve dolayısıyla İslâm'ın temel hedefini de ifâde etmektedir. Çünkü İslâm'ın hedefi, bütün insanlığın hidâyet'i, doğru yolu bulmasıdır.
Her yol göstermeye de hidâyet denmez. Hidâyet; hayr olan isteklerle ilgili yol göstermedir.
Hidâyet kelimesini Kur'ân-ı Kerîm'de, çoğunlukla 'Sırât-ı Müstakîm' ile birlikte bulmaktayız. Ancak bu kökün çeşitli kipleri, sapıklıktan, yanlıştan kurtuluş, doğruyu açıklama veya doğruya dâvet gibi anlamlarda da kullanılmaktadır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Hidâyet yetkisi kime aittir?
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Doğru Yol, Allah'a aittir. (1)
Müfessirler bu mutlak ifadeyi, 'Yolun doğrusunu açıklamak, elçiler ve delillerle o yola dâvet Allah'a aittir.' diye yorumlamışlardır.
Bu yorum, hidâyet yetkisinin açıklama (tebyin) ve çağrı (dâvet) anlamında olduğu gibi ihtida hissini yaratma anlamında da tamamen Allah'a ait olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Âyet'in anlamı da şöyle olmaktadır: 'Yolu doğrult(up beyan ile kullarını doğru yola koy)mak Allah'a aittir. Ama ondan sapan da var, Allah dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi.'
Kesin âyetler göstermektedir ki, hiç bir kimse ve kuruluş kulları hidâyet etmek konusunda yetki iddiasında bulunamaz. Ancak doğruyu işaret ettiğini söyleyebilir. Ve yine hiç bir kimse doğruya ermeyi, İlâhî irade dışında hiç bir güce ve isme dayandıramaz.
Oğuz ÇETİNOĞLU: Sırât-ı Müstakîm'de olmanın gerekleri nelerdir?
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Hiç şüphesiz, aklı başında her insan kabul eder ki, istemekle veya 'Ben doğru yoldayım.' Demekle doğru yolda olunamaz. Bu oluş için gereken şartlar yerine getirilmediği takdirde söz, kuru bir iddia veya yalancı bir avunmadan öte bir anlam ifâde etmez. Bu sebeple, nerede olduğumuzu doğru olarak tespit edebilmemiz ve görünüşe aldanmamamız gerekmektedir. Önce Sırât-ı Müstakîm'de olabilmenin gerekleri üzerinde bazı ön tespitlerde bulunmak yerinde olacaktır.

A. İMAN: Sırât-ı Müstakîm, 'inananlar yolu' demek olduğuna göre ilk şart iman'dır.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
'Doğrusu Allah, iman edenleri mutlaka dosdoğru bir yola eriştiricidir.' (2)
'Kim Allah'a satılmışsa, kesinlikle dosdoğru yola iletilmiştir.' (3)
'Allah'a inanıp O'na sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları kendinden bir rahmet ve lütfa sokacak ve onları doğru bir yola iletecektir.' (4)
İman'dan yoksun olanlar için 'doğru yolda' olma şansı söz konusu değildir.
'Allah'ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, kuşkusuz Allah onları doğru yola iletmez.' (5)
O halde Sırât-ı Müstakîm'de olmanın ilk adımı, asgarî şartı İslâm imanı'dır.
'Müslüman olanlar, doğru yolu arayıp bulmuş olanlardır.' (6)
B. YÖNELİŞ: İkinci gerek, Sırât-ı Müstakîmde olmayı arzu etmek, bu konuda yegâne hidâyet ediciye yönelmektir. Biz buna kısaca 'yöneliş' de diyebiliriz. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
'De ki; doğrusu Allah dilediğini saptırır ve kendine yöneleni doğru yola eriştirir.' (7)
'... Allah, dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir.' (8)
Bu yönelişin sadece yöneliş olarak kalmaması, bir anlamda 'mücâhede' (*) niteliğine ulaşması, yönelişte ısrar ve samimî davranılması da gereklidir. Bir âyette şu açıklamayı bulmaktayız:
'Bizim uğrumuzda cihad edenleri, elbette yollarımıza eriştireceğiz...' (9)
Bu bir anlamda da 'Allah rızası peşinde olmak' demektir. Böylesi, köklü bir niyet ve hareket içinde olanlar hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
'Gerçekten size Allah'dan bir nûr ve açık bir kitab geldi. Onunla Allah, rızâsının peşinde gidenleri esenlik yollarına iletiyor ve onları, kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola ulaştırıyor.' (10)
C. SÜNNET: Sırât-ı Müstakîmde olabilmenin bir başka gereği de İslâm esaslarına İslâm'ın getirdiği sınırlar içinde kalarak sâhip çıkmaya çalışmaktır. İslâm'ın koyduğu sınırlar aşılarak imanlılık hâli ve dolayısıyla Sırât-ı Müstakîm'de olma başarısı gösterilemez. Bu konuda en büyük yardımcı Sünnet'tir. 'Söz amelsiz makbul olmaz, niyyetsiz de söz ve amel müstakîm olmaz. Sünnete uygun düşmedikçe ne söz, ne amel ne de niyet muteber ve müstakîm olur!' (11)
Demek ki, Sırât-ı Müstakîm'de olabilmek için niyet, söz ve fiil olarak Sünnet'e uygun davranmak gerekmektedir. Bu ise zor bir görevdir. Gerçeklere ters düşmüş toplum ve düzenlerin, Müslüman'ı bu ölçüden uzak kalmaya zorlayıcı etkenlerle dolu olduğu 'Sünnete bağlılık yanlılarının garibler kadar yalnızlığa rıza göstermeleri gerektiği' acı da olsa gerçektir. Oysa 'Resûlüllah'ın izinden gidenler ve sünnetine uyanların dışında kalanlar için Allah'a giden yol kapalıdır.' (12)
Sünnet'i aşarak veya ihmal ederek Sırât-ı Müstakîm'de olma imkânı yoktur. Sünnette ise, Müslümanların tamamını kucaklayan, aralarında takva ve hizmet ölçüsü dışında herhangi bir sebeple ayırım yapmayan bir genel kural bulunmaktadır. Bunun sonucu, bütün Müslümanları kucaklayan bir gönül genişliğine sonuna kadar sâhip olmak da Sırât-ı Müstakîm'in bir başka gereği olmaktadır.
Oğuz ÇETİNOĞLU: 'Gönül genişliği' kavramını açıklar mısınız?

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Sebep ne olursa olsun, geçmiş Müslümanlara lanet etmemek, onlar hakkında ileri-geri, yerli-yersiz söz söylememek 'Bütün Müslümanları kucaklayıcı bir gönüle sâhip olma' niteliğinin ilk ve asgarî şartıdır. Ümmetin sonunun, başına lanet etmesini kızıl rüzgâr'ın esme sebeplerinden biri olarak gösteren Hz. Peygamber konuyu, sebep olacağı tehlikeye dikkat çekerek ifade buyurmuş, gözlerimiz önüne sermiş bulunmaktadır.

Selef dediğimiz ümmetin başında bulunan Müslümanlara ileri-geri söz söyleyen, açıkça sövenlerin şahitliği geçerli sayılmamıştır.
Geçmiş Müslümanları ayıplamak bir yana, onlara hayr dua etmek gerekir. Muhacir ve ensâr anlatılırken zikredilen şu âyet konuya âit görevi hatırlatmaktadır:
'Onlardan sonra gelenler derler ki; 'Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla, kalblerimizde inananlara karşı herhangi bir kin bırakma! Rabbimiz, sen çok şefkatli, çok merhametlisin!' (13)

Müslüman'ın, öteki Müslümanlara karşı duyarlı davranması ve onları kendi haklarına sâhip bilmesi, sevgiye, saygıya, yardıma lâyık görmesi, onlardan kopmayı düşünmemesi, sun'i bir takım ayrılık sebepleri ihdas etmemesi Sırât-ı Müstakîm'in en geniş kapsamlı gereği olmaktadır.

Kendi imanına göstereceği dikkati, öteki Müslümanların imanı konusunda da göstermek, Müslüman'ı olur-olmaz sebeplerle küfre nisbet etmemek her Müslüman'ın görevidir. Çünkü Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerifte 'Kardeşine kâfir diyenin bu sözü ikisinden biri hakkında gerçekleşir. Söylenen öyle değilse, söyleyene döner.' (14) buyurmaktadır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Sırât-ı Müstakîm'e devam edebilmenin de gerekleri olmalı...

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Nimete sâhip olmanın yolu onu değer olarak benimsemek, kıymetini takdir etmekle başlar.
'Bizi buraya eriştiren Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık...' (15) mealindeki âyet, Sırât-ı Müstakîm'de olmayı nimet bilmenin; oraya Allah'ın hidâyet etmesi sonucu ulaştığını itiraf etmekle belli olacağını açıkça ortaya koymaktadır. Bu, 'nimete şükür, nimeti verene teşekkür' demektir.

Yolda doğru yürümemek, birtakım istenmeyen olaylara sebep olabilir. İnsanı bazı imtihan ve mahrumiyetlere sürükleyebilir. Bunun için önce yolun kıymeti bilinmeli, sonra o yolun yolcusu olmanın sonra da o yoldaki öteki yolcuların...

Ayrıca teyakkuz hâlinde olunmalı. Teyakkuz, tehlike veya düşmana karşı uyanık ve hazırlıklı olmak demektir. Gaflet etmemektir. Uyanıklık, muhtemel düşmanın cinsine, gücüne ve arzettiği tehlikeye göre, eldeki nimeti ve değerleri korumak için karşı tedbir almak ve hazırlık yapmak açısından önemlidir. Yoksa başlı başına veya kuru kuruya teyakkuz hâli hiç bir şeye yaramaz.

Ne var ki hazırlık olmasına rağmen uyanık davranılamazsa, gaflet uykusuna yatılırsa, hazır imkânlar da kendiliklerinden koruma görevini yapamaz. Demektir ki uyanıklık derken gerekli hazırlığa sâhip bir uyanıklığı kasdetmekteyiz.
Öte yandan teyakkuz halini ve süresini eldeki korunacak nimet ve değerler etkiler. Bu noktada Müslümanların korumakla yükümlü oldukları başlıca değer, Müslümanlıkları yani imanlarıdır. İman ise ebedî hayatta, âhiret yurdunda yegâne kıymet ölçüsüdür. O halde saptırıcılara karşı gösterilecek uyanıklık, her türlü iklim şartlarında kesintisiz olarak ömür boyu sürecek bir nitelik ve nezâkete sâhiptir. Bir ömrü dolduracak olayların neler olabileceği ise, gözlerimiz önündedir. İnsanın dayanma gücünü zorlayan olaylar karşısında bile gösterilecek uyanıklığın imana ve Sırât-ı Müstakîm'e sâhip çıkmak ve devam etmek açısından gereği ve önemi pek açıktır.

Aşırı sevinç veya aşırı üzüntü halleri, direnç gücünün iyice zayıfladığı, her türlü telkin, kandırma ve yanılgıya elverişli bir zemin niteliğindedir. Bunun için uyanıklık özellikle bu hallerde yararlı olacaktır.

Sevgi ve iltimas anları ile kin ve nefret zamanları da uyanıklığa ve imanî denetime en çok muhtaç olduğumuz anlardır.

Teyakkuz halinin en güçlü destekçisi her şartta itidali kaybetmemektir. İtidal, İslâm'a razı olmakla temin edilebilir, Teyakkuzun en tehlikeli köstekçisi ise kötü alışkanlıklardır.
Kişiyi, uyanıklık ve elindeki nimet kadar, düşman hakkında edindiği bilginin sağlamlığı ve gerçeğe uygunluğu da etkileyecektir. İstihbarat, teyakkuzun vazgeçilmez şartıdır. Çünkü bilinmektedir ki '(Ehl-i) hak gaflet etmedikçe (ehl-i) bâtıl ayaklanamaz.' (16)

Kur' ân-ı Kerîm ve Sünnet-i seniyye'nin verdiği haberler yanlış ve yanıltıcı olamayacağına göre, Müslümanlar Sırât-ı Müstakîm'deki yolculukları için bu iki kaynaktan elde ettikleri istihbaratın gereğini -mümkünse- eksiksiz yerine getirmek mecburiyetindedirler.
Elindeki nimeti takdir eden kişi, çevrenin tutum ve karşı çıkmasına aldırmamak, ne pahasına olursa olsun her hâl ve şartta nimeti elden çıkarmamaya dikkat göstermek görevindedir.
'Emrolunduğun gibi doğru ol! Beraberinde bulunan, putperestliğe tevbe etmiş kimseler de doğru hareket etsinler. Aşırı gitmeyin, doğrusu Allah yaptıklarınızı görür.' (17) âyeti bize bu gereği hatırlatmaktadır.

Böyle davranılabildiği sürece çevredeki sapıkların pek bir zararı dokunmaz. Eldeki nimetin kıymetini çevrenin ilgi ve tepkisine göre ölçmeye kalkışmanın sonu, çoğu kez o nimeti kaybetmektir. 'Ey insanlar, siz kendinize bakın; siz doğru yolda olduğunuz takdirde sapan kimse size zarar veremez!' (18)

Şeytan, Sırât-ı Müstakîm'den alıkoyamıyacağı kulların varlığını itiraf ederken onları şöyle nitelemektedir. '...Ancak içlerinden kendilerine ihlas verilen kulların hariç.' (19)
Bu âyet göstermektedir ki, imanının ve yolunun değerini iyi ve tam takdir edebilmek, eldeki nimetlere sâhip olmaya devam etmek için ilk ve vazgeçilmez şarttır. Aksi halde geriye, 'gerektiği gibi hakkına riâyet edememiş olmanın' acı sonu yâni nimetin elden çıkması kalır. Bu da büyük bir bahtsızlıktır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Sırât-ı Müstakîm'de bencillik yapılabilir mi?

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: İlâhî nimetlerde tükenme korkusu bulunmadığı için kıskançlık da caiz değildir. 'Yalnız benim olsun' veya 'yalnız ben olayım, ben kurtulayım' gibi bir sakat ve bencil düşünceye yer yoktur. 'Müslümanların durumunu mesele edinmeyen onlardan değildir.' (20) hadîs-i şerifinin tehdidinden çekinmek gerektir.

Sırât-ı Müstakîm, ihtilâf ve anlaşmazlık hallerinde, sevâd-ı a'zam, yani çoğunluğun gittiği yoldur. Onun için de daima, yalnızlıktan değil, cemaatten yana olmak gerektir. Çünkü 'Ümmet sapıklıkta birleşmez.' (21) Çünkü 'Şeytan cemaatten ayrılanladır.' (22) Çünkü 'Cemaatte hoşlanmadığınız bir durum, ayrılıkta beğendiğinizden daha hayırlıdır. Cemaatte rahmet, ayrılıkta azap vardır.' (23)

Oğuz ÇETİNOĞLU: Hidâyete ermek için şeyh gerekli mi?

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Hidâyete ermek veya hidâyet üzere devam edebilmek için, bazı câhil dinî grup mensublarının iddia ettikleri gibi şu veya bu şeyh efendiye veya şu-bu dinî gruba dâhil olmak gibi vazgeçilmez bir şart yoktur.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Din kardeşliği konusuna da temas eder misiniz Hocam?
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: İslâm toplumu 'din kardeşliği' temeline dayalı olarak kurulmuştur. Medine'deki Ensar ve Muhacirler arasında gerçekleştirilen 'muâhât/kardeşlik antlaşması' bunun tarihî, sosyal ve dînî delilidir.

Bugün ne yazık ki hizmette rekabet, kemâlde/olgunlukta yarış sebebi olması gereken özel bağlar, din kardeşliği genel ve temel bağının yerine lâyık görülmektedir. Bu da istemeden de olsa parselci bir anlayışla din kardeşliğinin parçalanmasına yol açmaktadır. Özel bağlılıklar ve mensubiyetler, sanki bir vecibe imiş gibi çoğu gruplar için 'kardeşlik' çerçevesini oluşturmaktadır. Oysa bunlar din kardeşliği ortamında ilâve sevgi ve bir çeşit eğitim girişimleri olarak algılanmalı ve yaşanmalıdır. Aksi halde günümüzde açıkça görüldüğü gibi, 'Bütün Müslümanlar kardeştir.' Âyeti (24) sadece Kur'ânî bir tespit olarak itiraf ve hemen her fırsatta dile getirilir ama gereği büyük ölçüde ihmal edilir bir ilke olmakta, 'kardeşler arasını ıslah' ederek 'kurtuluşa adım atma şansı' yakalanamamaktadır.

Çünkü 'din kardeşliği' sanki 'itikadî veya fıkhî anlamda mezhep, sosyal ve beşerî mânada tarikat, cemaat, klüp, vakıf, dernek üyeliği' gibi bir çeşit 'grup kardeşliği'ne indirgenerek yaşanmaktadır. Bir anlamda 'Üye olmayan giremez' levhaları, din ve iman birlikleri için de geçerli gibi. Her grup öncelikle değil, özellikle ve sadece kendisine ait ilmî, fikrî, san'atla ilgili, endüstriyel ve teknik ürünleri benimsiyor, yalnızca kendisinden olanı önemsiyor. Hatta ne gariptir ki bütün dinî grupların topluca karşısında olanların ürünlerine iltifat edilirken, aynı şans öteki dinî grupların ürünlerine ya hiç veya yeterince tanınmıyor. Neticede müşterek düşmanın bile birleştiremediği -görüntüde değilse de içten içe ve derinden- parçalanmış bir yapı karşımıza çıkıveriyor. İslâm ülkeleri arasındaki kolay aşılamaz sun'î sınırlar/gümrükler gibi Müslümanlar arasında da aralanamaz, girilemez kapılar ve gönüller oluşuyor. Arazi (sınır) kavgası yapanlar gibi grup tartışmaları ortalığı kaplıyor. Birleşme ve kardeşlik çağrı ve nutuklarına rağmen bütünleşme olmuyor, aksine bölünmeler artıyor.

Din kardeşliği, bir anlamda 'dünyalılık' gibi işlevsiz bir bağ haline geliveriyor. Oysa Allah Teâlâ '...Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan olmayın. Her fırka kendilerinde olanla yetinir ve övünür.' (25) uyarısında bulunmaktadır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Sırât-ı Müstakîm'de duanın yeri nedir?

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Sırât-ı Müstakîm üzere devam edebilmenin bir şartı da hiç bir an eksik edilmemesi gereken bir irtibattır. Biz buna 'ilâhî irade ile irtibat' veya 'duâ' demekteyiz.

Allah Teâlâ'dan bizi doğru yolda olmak nimetinden uzak ve mahrum bırakmamasını istemek, bunda ısrar etmek, 'Duâ edin icabet edeyim' (26) emrine uymak, Sırât-ı Müstakîm yolcuları mü'minlere yakışan ve gerekli olan temel görevdir.
'Bizi sırât-ı miistakîm'e ilet (ve onda dâim ve sabit kıl!)...'
'Ey rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet ver.
Şüphesiz bağışı çok olan sensin...' (27)
'Ey kalbleri halden hale değiştiren Allah'ım, benim kalbimi dinin üzere dâim ve sabit kıl!.' (28)
Bütün bu tespitler, sırât-ı müsta-kîm'de devam edebilmek için sâhip olunması gereken gönül genişliğinin lüzumunu vurgulayan özelliklerdir. Böylesi bir gönül genişliği ve uyanıklık ise, değerlerini korumak isteyen her kişinin özellikle ve öncelikle her sorumlu Müslüman'ın görev ve yükümlülüğüdür.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Hocam bu röportajımızı bir dua ile sonlandırır mısınız?
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN: Allah'ım,
Ey Cebrail, Mikâil ve İsrafil'in rabbi!
Göklerle yerin yaratanı!
Görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'ım,
İhtilâf ettikleri konularda, kulların arasında ancak sen hükmedersin.
Üzerinde ihtilâf edilen hakk'ta izninle beni sabit ve dâim kıl!
Çünkü 'Dilediğini doğru yola hidâyet eden ancak Sen'sin!'
(29)
DİP NOTLAR:
(1) en-Nahl-(16), 9 Ayrıca: el-Leyl (92), 12
(2) el-Hacc (22), 54
(3) Al-i İmran (3), 101
(4) en-Nisa (4), 175.
(5) en-Nahl (16), 104. Ayrıca 107-108
(6) el-Cinn (72), 14
(7) en-Nisa (4), 66-68
(8) eş-Şurâ (42), 13
(9) el-Ankabut (29), 69
(10) el-Maide (5), 16
(11) Humeydi, Müsned-2, 546 (Usulü'sünne Risâlesi); İbnü'l-Cevzî, Telbisu İblis, S: 18
(12) Yukarıda adı geçen eser, S: 20
(13) el-Haşr (59), 10
(14) Buharî, Edeb 73; Müslim, İman, 111
(15) el-Araf (7), 43
(16) Mahfuz, el-İbda, 7
(17) Hud (11), 112
(18) el-Maide (5), 105
(19) el-Hir (15), 40
(20) Teberânî, el-Mucemu's-sağir, 2, 50
(21) Münâvî, Feyzu'l-kadîr 2, 421
(22) Bk. İbnü'l Cevzî, Telbusi İblîs, S: 15
(23) Müttekî, Kenz'l-ummâl, 3, 269
(24) el-Hucurât (49), 10
(25) er-Rum (30),32
(26) Gâfir (40), 60
(27) Al-i İmran (3), 8
(28) Tırmizî, Kader 7
(29) Müslim, Müsâfirîn 200; Nesâî, Kıyâmu'l-leyl 12; İbn Mâce, İkâme 180, Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5, 156
(*) mücâhede: Savaşma, çarpışma. İnsanın nefsini yenmek için yaptığı mücâdele. Din uğruna yapılan savaş. İlahî mertebelere ulaşabilmek için kişinin kendi geçici ve maksat dışı isteklerine karşı koyma savaşı.
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN

1945 yılında Samsun'un Ladik ilçesine bağlı Küçükkızoğlu köyünde doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra hafızlığını ikmal etti. 1966'da Kayseri İmam Hatip Lisesi'ni, 1970'te İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü'nü bitirdi.
1977'ye kadar Diyanet İşleri Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında çalıştı. Ankara-Yenimahalle Vaizi iken İstanbul'da açılan Haseki Eğitim Merkezi'ne kursiyer olarak katıldı. Kursun bitimine altı ay kala 5 Aralık 1977'de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne hadis asistanı olarak göreve başladı.

1982 yılında Erzurum İslamî Bilimler Fakültesi'ne sunduğu 'Muhtelifu'l-Hâdis İlmi: Doğuşu, Muhtevası ve Çözüm Yolları' adlı teziyle doktor oldu. Yüksek İslâm Enstitüsü'nde kısa bir süre kültürel işlere bakan Müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1987'de doçentliğe, 1993'te de profesörlüğe yükseltildi. 1994-1997 öğretim yıllarında Marmara Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Çakan, hâlen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir. Üçü erkek biri kız dört çocuğu vardır.
Çakan, İmam-Hatip Okulu'ndaki öğrencilik yıllarından beri mahalli ve ulusal gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve yöneticilik yaptı. Özellikle Kayseri Hâkimiyet Gazetesi, Yeni İstiklal, Sebil ve Yeni Sabah Gazeteleri, Diyanet Gazete ve Dergisi, İslâm, Toprak, Tohum, İslâm Medeniyeti, Hakses, Nesil, Din Eğitimi, Altınoluk, Bilim ve Hikmet, Yeni Ümit ve M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi dergilerde çok sayıda yazıları yayımlandı. İslâm ve Tohum dergilerinin açtığı makale yarışmalarında birincilik kazandı.
Çakan, ayrıca Yüksek İslâm Enstitüsü'nde öğrenci iken Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Federasyonu'nda sekreterlik görevinde bulundu ve İslâm Medeniyeti Dergisi'nin idare ve yayın müdürlüğünü yaptı. 1974-1975 yıllarında Türkiye Din Görevlileri Federasyonunda yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Hakses Dergisi'nin Yayın müdürlüğünü yaptı.
İsmail Lütfi Çakan, İSAV adına 'İslam'da Kılık-Kıyafet ve Örtünme', 'Hz. Peygamber ve Aile Hayatı', 'Sünnetin Dindeki Yeri', 'Yeni ve Çağdaş Bir Tebliğ Metodolojisi' gibi tartışmalı ilmî toplantıların organizatörlüğünü ve bu toplantıların kitaplaşmasında editörlük yaptı. 'Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Âkif' ve 'Hadislerle Ahlâkî Davranışlar' adlı anonim eserlerde belli bölümleri yazdı. Sünen-i Ebû Davud Tercüme ve Şerhi'ne mukaddime yazdı ve eserin ilk sekiz cildinin redaksiyonunu yaptı. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve ansiklopedinin ilk on cildine yetmiş kadar madde yazdı. İslâm Medeniyeti ve Ensar vakıflarının kurucuları arasında yer aldı.
Yurt içinde düzenlenen birçok sempozyuma tebliğci ve müzakereci olarak iştirak etti. Son üç yıldır İstanbul-Göztepe Gözcü Baba Camii'nde Pazar günleri öğle namazından önce Mişkâtü'l-Mesâbih'ten Hadis dersleri yapmaktadır. Bu dersler Dost Tv. tarafından yayımlanmaktadır.
Yayınlanmış Eserleri:
Çakan'ın, bir çoğu bir çok kez basılmış olan eserlerini basım yer ve tarihlerinden arındırılmış olarak ismen şöylece sıralayabiliriz:
Hakkı Tavsiye Metod ve Vasıtaları, Dinî Hitabet, Kur'an'ı Kerim'e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi (M. Solmaz ile birlikte), Hadislerde Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yolları, (Doktora tezi) Anahatlarıyla Hadis, Hadis Usulü, Hadis Edebiyatı, Eyüp Sultan Hazretlerinden Kırk Hadis, Hadislerle Gerçekler, Müslüman Kimliği, Müslümanca Yaşamak, Sırât-ı Müstakîm ve Yolcuları, Riyâzü's-salihin Tercüme ve Şerhi (8 cilt, M. Yaşar Kandemir ve Raşit Küçük'le birlikte), Ashâbının Dilinden Peygamberimiz, Hurafeler ve Bâtıl İnanışlar, Olay ve Ölçü Olarak Hicret, İyi Müslüman, Örnek Kul Son Resul, Sahâbe Kıvamı, Sıra Bizde, Onlar Böyleydi (piyes), Gizli Armağan (Çocuk kitabı), Hadis Öğrenimi,-Tarihî ve Güncel Boyut), Hadis Nasıl Okunur/Okutulur? Âkifçe, Seçme Hadisler (33 Hadis 33 Yorum), İslâmî Yapılanmada Siret ve Sünnet
Hocanın, bir çoğu sonradan yayımlanmış sempozyum bildirileri ve çok sayıda makaleleri bulunmaktadır.

9/11/2011 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top