IMG-LOGO
Güncel

Tarihten ve Günümüzden Türk Dünyası Esintileri-6 DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLERİ

Oğuz ÇETİNOĞLU; - 7/24/2011 ocetinoglu1@gmail.com;
IMG

Doğu Türkistan'ın bilinen tarihi, M.Ö. İkinci yüzyılda başlar. Yüzyılın başında, tarihin ilk Türk Devleti olan Hunlar bölgeye gelerek Kaşgar şehrini yönetimi altına aldı. Hun İmparatorluğu parçalanınca, Doğu Türkistan'ı Çinliler istilâ ettiler. Sekizinci yüzyılda, Moğolistan'dan gelen Uygur Türkleri, Doğu Türkistan'a yerleştiler. Hun İmparatorluğu'ndan sonra bölgede Göktürk Devleti, Uygur Devleti ve Karahanlı Devleti başta olmak üzere, tarih sahnesine çıkan pek çok büyük Türk Devletleri'nin çekirdeğini oluşturan devletler kurulmuştur.

Doğu Türkistan'ın yüzölçümü 1.828.418 kilometrekaredir. Yakın tarihlere kadar bölge halkının % 85'i Türk'tü. Bölge, Çin itilasına mâruz kalmadan, Türklere toplu katliam uygulaması başlamadan önce Türklerin sayısı 30.000.000 civarında idi. Bunun 20.000.000'unu, Doğu Türkistan'ın yerli halkı olan Uygurlar, 1.000.000'unu Kazakistan Türkleri, 2.000.000'unu da Moğol ve Kırgız Türkleri oluşturuyordu. Bölgede Türk kökenli Tatarlar ve Özbekler de yaşamaktadırlar. 6.000.000 civarında Çinli vardı. Son yıllarda, Çin topraklarından Turfan'a ve diğer şehir merkezlerine dolu gidip boş dönen trenlerle Çin halkı bölgeye yerleştirilmektedir. Demografik yapı Çinliler lehine değiştirilmiştir. Doğu Türkistan topraklarında yabancıların karayolunu kullanarak seyahat etmeleri yasaktır. Bu yasağın, bölgedeki Türklere uygulanan mezalimin görülmemesi ve Çin nüfus istilâsının anlaşılmaması için konulduğu tahmin edilmektedir.

Doğu Türkistan'ın yeraltı ve yerüstü zenginlikleri çok üst seviyededir. Gerek bu zenginlikler sebebiyle ve gerekse ulaşım güzergâhı üzerinde bulunması dolayısıyla siyasî ve askerî açıdan, Asya Kıtası'nın en stratejik bölgesidir. Çin Devleti buraya, 'Yeni Kazanılmış Ülke' mânâsında, 'Sinki-ang' ismini vermiştir. 'Sincan' olarak da telaffuz edilmektedir. Türkiye'mizde de, tarih şuurundan mahrum bazı insanlar, aynı ismi kullanarak, Çin zihniyetine hizmet etmektedirler.

Uygur Türkleri, Doğu Türkistan'da ilk devletlerini 745 yılında kurdular. Bu devlet, 840 yılına kadar devam etti. 870 yılında, bugünkü Çin topraklarında İkinci Uygur Devleti kuruldu ve 1225 yılına kadar devam etti. Başşehri Beşbalık olan Edikut Uygur Devleti de 840-1275 yılları arasında, en büyük Uygur Devleti olarak bölgeye hâkim oldu.

Bölgenin bir diğer Türk Devleti de, başşehri Kaşgar olan Karamanlılar Devleti'dir. Karahanlı Hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğra Han'ın, 920 yılında Müslüman olmasından sonra ve halkını da Müslüman olmaya dâvet etmesiyle birlikte, Doğu Türkistan Türkleri de İslâmiyet'le şereflendiler.

Uygur adı, çok eski çağlardan beri kullanılmaktadır. Bir görüşe göre bu isim, pek çok Türk topluluklarının müşterek adıdır. Bazı araştırmacılara göre Orkun Kitabeleri'nde sözü edilen Dokuz (Tokuz) Oğuz adı ile gerçekte Uygurlar kastedilmektedir.

Uygur Türkleri, Türk toplumları içerisinde en medenî insanlardı. Bu gün bile 'medenî' mânâsında kullanılan 'uygar' kelimesi, 'Uygur' ile aynı kökten gelmektedir.

Uygur Kağanları, bir dönemden sonra, Çin prensesleriyle evlenmeyi gelenek hâline getirdiler. Böylece Çin Devleti'nin iç düzeninin sağlanmasında, ticaretin gelişmesinde önemli roller üstlendiler. Ancak Çinli yöneticiler, zayıf buldukları her dönemde, Uygur Devleti'ni yıkmayı ve zenginliklerine tek başına sahip olmayı hiçbir zaman akıllarından çıkarmadılar.

Doğu Türkistan, 1877 yılında Çin Devleti tarafından istilâ edildi.

Uygur Türkleri vatanseverdirler, hürriyetlerine düşkündürler. Her türlü imkânsızlıklara rağmen, 12 Kasım 1933 tarihinde başşehri Kaşgar olmak üzere Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyetini kurdular. Çin yönetimi, Ruslarla iş birliği yaparak 1934 yılında bu devlete son verdi. Pek çok kişi idam cezasına çarptırıldı. Hürriyet aşkı ile ayaklanmalar devam etti. 12 Kasım 1944'te Gulca başşehir olmak üzere Doğu Türkistan Cumhuriyeti'nin kurulduğu ilân edildi. Mavi zemin üzerinde ay yıldızlı bayrak, altı sene boyunca devlet binalarında hür bir şekilde dalgalandı.

Bu dönemde Doğu Türkistan Cumhuriyeti Genel Sekreteri, İsa Yusuf Alptekin idi. Bu görevi başarı ile yürüttü. Doğu Türkistan'da; milliyetçi, antiemperyalist ve antikomünist politikaların önderliğini yaptı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nin dağılması ile bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerinde millî düşüncelerin oluşması, İsa Yusuf Alptekin'in örnek alınmasının neticesidir. O büyük insan, önder ve örnek olmasaydı, bugün Azerbaycan'ın, Özbekistan'ın, Kazakistan'ın Kırgızistan'ın, Türkmenistan ve Tacikistan'ın bayrakları, belki de hür bir şekilde dalgalanma imkânı bulamayacaktı.

İsa Yusuf Alptekin, ülkesinin işgal edilmesinden sonra, Hindistan'a geçti. Oradan Türkiye'ye geldi ve yerleşti. İstanbul'da Doğu Türkistan Göçmenler Derneğini kurdu. Çıkardığı dergilerde, çıktığı ekran, mikrofon ve kürsülerde, milletlerarası toplantılarda... Doğu Türkistan'ın sesini bütün dünyaya duyurdu.


İsa Yusuf Alptekin, 17.12.1995 tarihinde Hakk'ın rahmetine kavuştu. Aziz naaşı, muhteşem bir kalabalık tarafından, Fatih Camiinde cenaze namazı kılındıktan sonra, Topkapı mezarlığında toprağa verildi. İnançlı bir Müslüman, katıksız bir Türkçü idi. Nur içinde yatsın. Mekânı cennettir inşallah.

Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) hudutları içerisinde (sözde) özerk bölge. ÇHC yönetimi; Türklere, insan hakları başta olmak üzere, dinî ve kültürel hiçbir hak tanımıyor. Müslüman Türkler, işkencenin binbir çeşidinin mucidi olan Çinlilerin zulmü altında gün be gün yok oluyorlar.

Doğu Türkistan önemli bir bölgedir. Başta petrol olmak üzere; altın, gümüş, uranyum, bakır ve kömür gibi pekçok kıymetli madenler bulunmaktadır. Bugünkü Çin Devleti'nin ekonomisi, Doğu Türkistan'daki zenginliklerden güç alıyor. Petrol rezervlerinin 18 milyar ton, kömür rezervlerinin 1 katrilyon 50 milyar ton olduğu biliniyor.

Satuk Buğra Han, Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Has Hacip gibi Türk âleminin kültür devleri bu bölgede yaşamışlardır. Onların âbide eserleri, bu topraklarda yazılmıştır. Eserlerini kütüphane raflarından eksik etmiyoruz. Sözlerini dilimizden düşürmüyoruz. Buna rağmen oradaki türbeleri harabe hâlinde. Yok olmak üzere. Tamiri için hiç bir teşebbüs yok. 1998 yılında, Hoten şehrinde bulunan 200 yıllık cami, yenisi yapılacak diye yıkıldı, izi bile kalmadı. Yerine, askerî bina yapıldı.

Doğu Türkistan'da, insanlık açısından yüz kızartıcı felâketler yaşanıyor: 4 Şubat 1997 tarihinde idrak edilen Kadir Gecesi Gulca şehrinde olanlar, tüyler ürperticidir. Kadir Gecesi sebebiyle küçük bir mescitte toplanan kadınlar Kur'anı-Kerim okuyorlar. Çin polisi mescide girerek kadınları demir sopalarla dövüyor. Sonra da saçlarından tutup sürükleyerek polis merkezine götürüyorlar. Mahalle sakinleri merkeze gelerek kadınların serbest bırakılmasını istiyor. İçeriden ateş açılıyor ve işkence ile öldürülen ihtiyar üç kadının cesedi, kalabalığın önüne atılıyor. Galeyana gelen halk, öfkeli hareketler yapıyor. Hareketler, sokak çatışması hâline dönüşüyor. 100 Çinli, 200 Türk ölüyor. Bir hafta içerisinde 5.000 Türk, kamplara kapatılıp işkencelere maruz bırakılıyor.

 

8 Şubat sabahı, bayram namazı için camide toplanan halkın, namaz kılması engelleniyor. Direnenler, genç-yaşlı ayırımı yapılmaksızın çırılçıplak soyularak buz üzerinde saatlerce bekletiliyor. Üzerlerine tazyikle soğuk su sıkılıyor. Soğuktan ayakları donan insanların tedavilerinin yaptırılması engelleniyor. Donan ve kangren olan uzuvlar, gayri sıhhî şartlarda gövdeden kopartılıyor. İşkenceye doymayan Çinliler, insan avını üç ay süre ile devam ettiriyorlar. Evler didik didik aranıyor. 70.000 Uygur Türkü, kamplara kapatılıyor. İşkencelere oralarda devam ediliyor. Açlığa ve işkenceye direnç gösterebilenler kurşuna diziliyor.

Çin zulmü bitmez. 06 Temmuz 2009 tarihinde Çin yönetiminin, Doğu Türkistan Türklerinden binlerce kişiyi katletmesine yol açan Urumçi olayları yaşandı.

Küçük bir şehirde oyuncak fabrikasında çalışan Doğu Türkistanlı iki gencin, Çinli işçi kıza sarkıntılık ettiği şeklinde uydurma bir haber çıkartıldı. Ardından Türk gençlerinin linç edilmesine göz yumuldu ve olayların büyümesi için saldırganlar desteklendi. Olayla uzaktan-yakından hiçbir ilgisi bulunmayan ailelerin evleri basıldı, yağmalandı ve yakıldı, aile fertleri dövüldü ve öldürüldü. Barbar Han Çinlilerinin başlattığı Müslüman-Türk avına, Çin polisi ve ordusu da silahlı güçle katıldı.

Bu insanlık dışı olaylar, Doğu Türkistan'ın Başşehri Urumçi'de yaşayan Doğu Türkistan Türkleri tarafından bir sessiz yürüyüşle protesto edilmek istenince de kızılca kıyamet koptu. Yürüyüşe katılanların üzerine, hedef belirlenmeksizin otomatik silahlarla yaylım ateşi açıldı, bine yakın insan katledildi, 2.000'den fazla mâsum insan, ciddî şekilde yaralandı, bir o kadarı da asker ve polis tarafından bilinmeyen yerlere götürüldü. Bunların sayısı 10.000'den fazladır. Götürülenlerden haber alınamıyor. Kan görünce kuduran canavarlar, kısa zaman içerisinde şehri savaş alanına çevirdiler. Çin haber ajansları olayları dünya kamuoyuna, 'Türklerin Çinlileri öldürdüğü ve devlet binalarını ateşe verdiği, otomobilleri tahrip ettiği...' şeklinde duyuruldu. Dünya buna inandı. İnanmayanlar sessiz kaldılar.

Doğu Türkistan Türkleri için 'Onlar bizim insanımız' denilmesi yanlış bir ifâde. Böyle bir söylem, onları rencide eder. Sözün doğrusu: 'Biz onların insanlarıyız. Onlar bizim ecdadımız, atalarımızdır.

AĞIT

Ağlayın, parmakları nur
Sularından kınalı kızlarım
Ağlasın Meraga göklerinden
Meraga'ya bakıp yıldızlarım

Yollara Kürşadlar uzanmış ölü
Ağlasın Akülke, ağlasın Sütgölü
Yiğitlerim uyur gurbet ellerde
Kimi Semerkant'ta bekler beni
Kimi Caber'de

Caber yok, Tiyanşan yok, Aral yok
Ben nasıl varım?
Ağla ey Tanrı dağlarından
İndirilmiş Tanrım

Şu yakın suların
Kolu neden bükülmez
Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
Benden doğar, bana dökülmez?

Ben ki ateşle konuşurdum, selle konuşurdum
İdil'le Tuna'yla Nil'le konuşurdum
'Sangaryos'u 'Sakarya' yapan
'İkonyom'u 'Konya' yapan
Dille konuşurdum.

Arif Nihat ASYA

TÜRK KÜLTÜRÜ

Bir toplumun tarih boyunca ürettiği ve nesilden nesile aktardığı her türlü maddî ve manevî özelliklerin tamamıdır. Kültür, bir toplumun kimliğini oluşturur, onu diğer toplumlardan farklı kılar. Kültür, toplumun yaşayış ve düşünüş tarzıdır. Kültür millî, medeniyet beynelmileldir.

Maddî kültür unsurları; Binalar, günlük hayatta kullanılan her türlü araç-gereç, elbise ve benzerleri.

Manevi kültür unsurları: Dil, din, müzik, gelenekler, ahlak anlayışı, düşünce biçimleri ve benzerleri..

Kültürü insanlar oluşturur, sonraki nesiller o kültürden etkilenirler. Kültürün oluşumunda coğrafi şartların da etkisi vardır. Ayrıca, statik/durağan değildir. Dinamik/değişken bir yapıya sâhiptir. Değişim, iyiye, güzele ve mükemmele doğru ise gelişme söz konusudur. Kötüye, çirkine, fenalığa doğru ise, bozulma/yozlaşma söz konusudur.

Türk kültürünün kökleri, Orta Asya'daki göçebe hayatına dayalıdır. Türkler başlangıçta Çin kültüründen etkilenmiştir. Doğu Hun hükümdarlarından bazıları, saraylarında Çince konuşmuşlar ve Çinliler gibi giyinmişler, beslenmişlerdir. Bu sebeple Bilge Kağan, Orkun Kitabeleri'nde milletini uyarmıştır. Türkler İslamiyet'le şereflendikten sonra İslam medeniyetinden etkilenmişlerdir. Bu defaki etkilenme Çin etkisinden çok farklıdır: Kültürümüz, esâsen büyük benzerlikler ihtiva eden İslam medeniyeti ile daha da gelişmiş, mükemmeliyette doruk noktasına ulaşmıştır. Türk kültürü, İslamiyet'in doğuş yeri olan Arabistan coğrafyasındaki kültürden çok farklıdır. Zaten her milletin kültürü kendisine mahsustur. Yâni millîdir.

Kültür, insanların davranışlarını yönlendirerek insanlar arasındaki düzeni sağlar. Topluma kimlik kazandırır. Kimliğini kazanmış insan topluluklarına 'millet' denilir. Kültür, bir milleti diğer milletlerden farklı kılar. İnsanlara 'Biz' duygusu verir. Bu duygu ile milletin fertleri arasında dayanışma şuuru oluşur. Bu şuuru kaybeden insanlar, dillerini-dinlerini, yaşayış şekillerini değiştirirler. Başka milletlerin yönetimi altına girerler ve sonunda, millet olarak tarih sahnesinden silinirler.

Siyasî, iktisadî ve askerî alanda güçsüz milletler, kültür emperyalizminin tehdidi altındadır. Kültür milliyetçiliği denilen düşünce sistemi, kültür emperyalizminden etkilenmemek, kültürel asimilasyona mâruz kalmamak, dolayısıyla milletin bağımsızlığını, vatanın bütünlüğünü korumak için millî kültürü korumaya ve geliştirmeye çalışırlar.

Türk kültürü, Türk töresine göre şekillenmiş, İslamiyet'le yeni ve kendine has bir kalıba bürünmüştür. Töre; millet olma vasfını kazanmış insanlar topluluğunun benimsenmiş olduğu yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünüdür.

4.000 yıllık Türk tarihi süresince, Türk milleti, Avrasya üzerinde farklı medeniyetlerle temasa girip, bazılarından kültür unsurları almış, bazılarına kültür öğretmiş, sonunda insanlık tarihinin en zengin kültürlerinden biri meydana gelmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, kültür temeli üzerine oturtulmuştur. Bu kültürün sâhip olduğu pek çok özelliklerden bir kısmını şu şekilde özetlemek mümkündür: Bağımsızlık, Yaratan'dan ötürü yaratılanı sevmek, yardımlaşma, ölülerine saygı, ahlaklı ve dürüst olmak, vakıf müesseseleri kurmak, küçüklere sevgi ile bakmak, büyüklere saygılı olmak, misafirperverlik, aile müessesesine bağlılık, kendinden olmayanlara yaşama hakkı tanımak, şiir, müzik ve diğer sanatlara ilgi, haksızlığa tahammülsüzlük, diğerkâmlık, tarih ve dil şuuru, haramlardan sakınma, iyilikseverlik, beden ve ruh temizliği, kıskançlık-haset, kin ve intikam duygularından arınmış olma, iyi niyetlilik ve daha binlerce özellik.

Türk insanında bu özelliklerin bir kısmı çok bir kısmı da kimilerine göre az gelişmiş olabilir. Sağduyulu insanlar; öğüt veren değil, örnek olan davranışlarıyla bu hasletlerin milletimizin her ferdinde, insan karakterinin ayrılmaz bir unsuru olması için çalışmaktadırlar.

DOĞU TÜRKİSTAN KÜLTÜRÜNDEN BİR FIKRA:

KEKLİK KEBABI

Seley Çakkan sefere giderken bir tüccar yolda ona katılıp 'Birlikte gidelim.' demiş. Seley 'Yolda katılan yoldaş olmaz.' Diye düşünmüş ve 'Yolda katıldığı zaman yoluna katılan olur.' diyen atasözünü hatırlayarak 'Peki' demiş. Her halükârda ihtiyatlı olup yürümüş. Gün batışına yakın, Seley yolda bir keklik vurmuş. Konaklayacağı yere geldiğinde kekliği ateşe koyup kebap yapmaya başlamış. Bunu gören tüccar:

-Kebabı ikimiz yersek doymayız. Onu bir yere koyalım. Sabaha kadar kim güzel rüya görürse, yarın kebabı yalnız o yesin. Demiş.

Her ikisi de yatmış. Güzel rüya görürüm diyerek, vaktinde uyuyamayan tüccar sonradan koyu uykuya dalmış. Bunu sezen Seley, kalkıp kekliği sıcağı soğumadan yemiş bitirmiş.

Şafak doğar doğmaz arkadaşı aceleyle kalkıp, rüyasını anlatmış:

-Cennete girmişim. Huriler, bu dünyada olmayan lezzetli, meyve ve yemekler ile beni misafir etti. Sonra da gezerek güzel bitkiler ve kuşları gördüm. Seley sen nasıl bir rüya gördün?

Seley cevap vereceği yerde soru sormuş:
-Senin gördüğün kuşlar arasında keklik var mıydı?
-Onların arasında keklik yoktu.
-Ben yiyip bitirdim, demiş Seley Çakkan.

(Doğu Türkistan'dan Türkiye'ye göç eden Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı'nın Türkiye Türkçesi'ne aktardığı 'Seley Çakkan Fıkraları' isimli kitaptan alınmıştır.)

(Seley Çakkan, bizim Nasrettin Hocamız gibi latifeperver Doğu Türkistanlı bir Türk'tür. 1790 yılında Divanü Lügati't-Türk isimli âbide eserin yazarı Kaşgarlı Mahmud'un doğduğu köy olan Opal Köyü'nde doğmuştur. 1850 yılında, 60 yaşında iken vefat etmiştir.)