IMG-LOGO
Röportaj

Türk Dili, Farsçadan da Arapçadanda Üstün ve Zengindir

Oğuz ÇETİNOĞLU; - 5/29/2011 ocetinoglu1@gmail.com;
IMG

Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin KARAÖRS; "Yerleşmiş ve herkesin bilip kullandığı bir kelimenin yerine yeniden başka bir kelime uydurulup konulması zararlıdır." diyor.
GİRİŞ
İnsan kalabalıklarını bir araya toplayan, onları millet hâline getiren kültürdür. Kültür, bir milleti diğer milletlerden ayıran özelliklerdir. Kültürün belli başlı unsurlarından biri dildir. Dil, milleti oluşturan insanlar arasında iletişimi sağlar. Sevinçlerin ve acıların paylaşılmasında kullanılan en önemli araçtır. O araç bozulursa, insanlar arasında anlaşma zorlaşır. Kültürel çöküntü başlar ve sonunda millet denilen topluluk dağılır.
Türk milletinin dili Türkçedir. Türkçe, dünyanın en zengin, en mükemmel dillerinden biridir. Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkçe, güzelliğini ve zenginliğini kaybetme eğilimindedir. Dil konusunda hassas olanlar, Türkçemiz için çalan alarm zillerinden rahatsızdırlar. Bu kötüye gidişin durdurulması için gayret göstermektedirler.
Dil, canlı ve dinamik bir yapıya sâhiptir. Bu yapıyı geliştirecek olanlar; yazarlar, televizyon ekranlarında ve sinemanın beyaz perdesinde ve de tiyatro sahnelerinde görev üstlenen sanatkârlardır. Dilin güzellikleri, onlar aracılığı ile geniş kütlelere ulaştırılabilir. Bu gelişme, dilin kendi kuralları içerisinde kolaya, bayağılığa ve bozulmalara yol açmadan sağlanmalıdır. Günlük konuşmalarımızda uydurma kelimeler ve hatta sesler kullanılması, önce güzel Türkçe'mizi, sonra kültürümüzü en sonunda da millet olma özelliğimizi tehlikeye sokar.
Hız, özellikle gençlerimiz için vazgeçilmez bir tutku. Hız tutkusu, otomobil kullanımında olduğu gibi berâberinde tehlikeler getirmiyorsa, insanları; dikkatsiz, pratik ve rahat olmaya yönlendiriyor. Güzelim 'evet' yerine 'hı hı', 'hayır' yerine 'ııh', hayret ifâde eden 'Allah - Allah', ve 'Demeyin, veya 'Ne diyorsunuz ?' gibi kelimeler yerine 'vaavv' gibi sesler çıkarmak, 'dondum kaldım', veya 'hayret ettim' demek yerine 'çüş oldum kafadan', 'resmen oha oldum' kelimelerini kullanmak... dilimizin son zamanlarda karşı karşıya bulunduğu felâketlerdir.
Bu çirkinliklerin bir kısmı kasıtlı olarak sergileniyor olsa bile büyük kısmı tamamen bir özentiden ibârettir. Özentiler, işin nereye varacağını, nelere sebebiyet vereceğini düşünmeyenlerin tercih ettiği zararlı bir rahata yöneliştir. Bir kısım gençlerimiz de bu davranışlarla, 'entel' olunduğunu düşünmektedir. Entel kelimesi Fransızca'daki entelektüel kelimesinin rahatlık, kolaylık olsun diye kısaltılmış şeklidir. Entelektüel; iyi tahsil yapmış, fikrî meselelere ilgi duyan, bilgili, kültürlü, olaylardan ve gelişmelerden haberdar insan anlamında bir kelimedir. Kullandığı kelime sayısını çoğaltmak yerine azaltan, hatta kelime kullanmak yerine; kedi gibi, kuş gibi bir takım sesler çıkaranlar entelektüel de, entel de olamazlar.
Toplumda lider olmuş insanlara bir bakınız: Onlar; kelime hazinesi zengin, düzgün ve güzel konuşan kişilerdir. İnsanın düşünme derinliği ve düşüncelerini karşısındakine anlatabilme yeteneği, kelime hazinesi ile genişler. Kelimeler yalnızca isteklerimizi ileten araçlar değil, aynı zamanda duygularımızı-düşüncelerimizi geniş ufuklara ulaştıran kanatlarımızdır. Kullanmadığımız her kelime, güzel Türkçemizden atılmış, kaybedilmiş hazinelerimizdir. 'Allahaısmarladık', 'hoşça kal, veya 'güle-güle' ve benzeri güzel, kulağa hoş gelen, insanın içini ısıtan kelime ve deyimler yerine; 'bay-bay' ve hatta onu da uzun bularak 'bay' demekle, ne çok kelimeyi ve deyimi sözlükten attığımızı, Türkçemizi fakirleştirdiğimizi ve aynı zamanda yabancılaştırdığımızı bilmeliyiz. Bu kötülüğün, bu dil cinâyetinin sorumluluğunu üstlenmemeliyiz. Olabildiğince hürriyet ve ulaşılabildiğince zenginlik isteyenlerin, kelimeleri lügatlere hapsedip kilit altına almaları, kelime hazinemizi fakirleştirmeleri anlaşılması güç bir çelişkidir.
Sevindiricidir: Ülkemizde okuma yazma bilenlerin oranı yükselmiştir. Üzücüdür: Okuyan ve yazanların sayısında azalma var. Konuşmayı tercih eden ve seven bir millet olduğumuz söylenir. Bu konuda da üzülmeyi gerektiren olumsuzluklar yaşıyoruz: Çok ve fakat az kelime ile ve de yanlış kullanılan, söylenen kelimelerle konuşuyoruz.
Dilimizin zenginliğini; yalnızca yazılı eserlere, hikâye, şiir ve roman gibi edebî metinlere hapsederek koruyamayız. Günlük konuşmalarımıza aktarmalıyız. Olabildiğince çok kelime ile, güzel ve doğru konuşarak... Argodan, yabancı ve uydurma kelimelerden arındırılmış temiz ve yaşayan bir Türkçe ile konuşmanın zor olmadığını, üstelik çok da zevkli ve üstünlük kazandıran bir özellik olduğunu bilirsek ve bildiklerimizi uygularsak; hayatımız ve çevremizdeki insanlarla ilişkilerimiz daha da güzelleşecektir.
Oğuz ÇETİNOĞLU
Oğuz ÇETİNOĞLU: Türkçenin zenginliğini ve üstünlüğünü vurgulayan ilk kişinin Kaşgarlı Mahmud olduğu biliniyor. Kaşgarlı'yı destekleyenlerden söz eder misiniz? Ne tür katkılarda bulunuldu?
Prof. Dr. Mehmet Metin KARAÖRS: Türkçenin zenginliğini ve Farsçadan üstünlüğünü anlatan bir şairimiz de 15 asrın 2 yarısı ve 16 asrın başında Herat'ta, bugünkü Özbekistan'da yaşamış olan Ali Şir Nevayi'dir.
Divanları ve Hamsesi şairin kudret ve hizmetini anlatmaya yeterlidir. Bunun farkında olan Ali Şîr, şöyle seslenmektedir:
'Cihanda Türk edebiyatı bayrağını kaldırmak suretiyle Türkleri tek bir millet haline soktum. Hiç ordum olmadığı halde her tarafa yalnız divanlarımın nüshalarını göndermek suretiyle Çin hududundan Tebriz'e kadar bütün Türk ve Türkmen illerini fethettim. Sen kılıçsız yalnız kalemin ile Türk ülkelerini, Türk milletinin kalbini fethedeceksin, onları tek bir millet yapacaksın. Türk iklimleri sana aittir. Sen bu milletin sahip-kıranısın.'
Nevâyi 'Muhâkemetü'l-Lugateyn' adlı eserinin baş kısmında 'İnsanın söz ve dil şerefiyle bütün yaratıklardan üstün olduğunu belirttikten sonra Arapçanın zengin bir dil olduğunu ve Kur'an ve hadis dili olarak saygı gösterilmesinin gerektiğini söylemiş, Acem dilini ise Türkçe ile karşılaştırmıştır.
"Ancak mazlûm bolur ki Türk Sârt'dın tîz-fehmrak ve bülend-idrâkrek ve hilkati sâfrak ve pâkrek mahluk boluptur." (Öyle bilinir ki Türk, Sart'tan daha keskin zekâlı, daha üstün anlayışlı, daha saf ve temiz yaratılışlıdır. "Ve Sart Türk'din te'akkül ve 'ilmde dakîkrak ve kemâl ü fazl fikretide 'amîkrak zuhûr kıluptur." (Sart ise zihin yorarak anlamada ve ilimde Türk'ten daha ince, fazl, kemal ve tefekkürde daha derin görünür.) "Ve bu hal Türkler'ning sıdk u safâ ve tüz niyyetidin, ve Sartlar'nıng ilm ü fünûn ve hikmetidin zâhir durur:" (Bu hal Türklerin doğru, temiz ve dürüst niyetinden, Sartlar'ın ilminden, fenninden, hikmetinden bellidir. Lakin her ikisinin dillerinde kusursuzluk ve noksanlık bakımından farklar vardır.) "Elfâz u ibâret vâz kılurda Türk Sârt'ka fâyık kiliptür." (Söz ve ibâre vaazında Türk Sart'tan üstündür.)
Nevâyi; "Küçüğünden büyüğüne kadar bütün Türklerin Farsçayı bildiğini, Fars dili ile şiirler yazdığını, Farsların ise Türkçeyi bilmediğini, bilenlerinin de dillerinden Acem olduklarının hemen anlaşıldığını" belirtip, 100 tane fiil sayarak bunların hiçbirisinin Farsçada olmadığına dikkat çeker.
Türkçeyi lugat serveti bakımından Farsça ile karşılaştırarak birçok kelime ve deyimlerin Farsçada olmadığını, Türkçeden alındığını örneklerle belirtir. Münazara-mükâleme tarzı Farsçada yoktur. Faktitif eklerinin ifade ettiği oldurma ve yaptırma şekilleri, ortaklaşa ekinin fonksiyonları, Farsçada yoktur.-çı,-çi meslek yapma, -gaç,-geç ekleriyle yapılan kelimeler, dik (gibi) edatının ifade şekilleri Farsçada yoktur.
"Türkçede böyle incelikler ve yükseklikler çoktur." "Ve hünersiz Türkning sitem-zarîf yigitleri âsânlıkka bola Fârssi elfâz bile nazm ayturga meşgul bolupturla.r" (Türk'ün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak Farsça şiir söylemeye özeniyorlar...Türk dilinin zenginliği bunca delillerle sabit olunca kendi öz dilleri dururken başka dillerle şiir söylememelidirler.)
Türkçenin derinliklerine dalınca gözlerime on sekiz bin âlemden daha yüksek bir âlem göründü. Bu âlemin süsler, ziynetler içerisinde enginleşen göğü, dokuz gökten daha yüksekti. Bu hazinenin incileri, yıldızların mücevherlerinden daha parlaktı.
"Bu âlemin gül bahçelerine girdim. Gülleri, feleğin güneşinden daha parlaktı. Her yanında göz görmedik, el değmedik daha neler neler vardı."
Türkçe sevgisinin fışkırdığı bu sözlerinden sonra Türkçenin ihmal edilişini şu cümlelerle hayıflanarak anlatmaktadır:
"Ama bu mahzenin yılanı kan dökücü ve güllerinin dikeni sayısızdı. Bunları görünce düşündüm ve dedim ki: Demek bizim Türk şairleri bu korkulu ve dikenli yollardan çekindikleri için Türkçeyi bırakıp gitmişler."
"Bu yol yüksek himmet istiyordu. Ben bu yoldan vazgeçmedim. Onun seyrine doyamadım. Bu yolda yürümekten korkmadım ve yılmadım. Türkçenin fezâsında tabiatımın atını koşturdum. Heyâlimin kuşunu kanatlandırdım. Vicdanım bu hazineden nihayetsiz kıymetli taşlar, la'ller, inciler aldı. Gönlüm bu gül bahçesinin türlü çiçeklerinden uçsuz bucaksız güzel kokular kokladı."
Nevâyi, divanlarının ve bazı eserlerinin yukarıda tarif edildiği şekilde Türkçenin güzelliklerini aksettirecek şekilde olduğunu belirterek her divanının yazılış sebebi ve konusunu anlatarak, Türkçe sevgisinin Farsçayı bilmeyişinden ileri gelmediğini şu şekilde belirtir:
"Zannedilmesin ki benim Türkçeyi övüşüm Türk olduğumdan ve tabiatımın Türkçe sözlere alışmasından ve Farsça bilmeyişimdendir. Aslında Fârisi'yi öğrenmekle hiç kimse benim kadar gayret sarf etmemiş, bu dilin doğrusunu, yanlışını benim kadar öğrenmemiştir."
"Türk ve Sart dillerinin keyfiyet ve hakikatlerini bu risalede toplayıp yazdım ve ona Muhâkemetü'l-Lugateyn adını koydum. Öyle sanıyorum ki Türk milletinin şâirlerine büyük haz kazandırdım. Kendi öz dillerinin nasıl bir dil olduğunu öğrendiler. Acemce söyleyenlerin Türkçeyi küçümseyen sözlerinden kurtuldular. Türk şâirleri benim bu gizli hakikati ortaya koymaktaki gayretimi öğrenirlerse umarım ki beni hayır dua ile anacak ve ruhumu şâd edeceklerdir."
Nihat Sâmi BANARLI diyor ki...
Sâhasının mümtaz ve ehliyetli ismi, 14 Ağustos 1974 târihinde ebedî âleme uğurladığımız Nihad Sâmi Banarlı, milletinin hizmetinde kalemini kılıç parıltısı ile câhilliğin Türk dilini bozmaya-yozlaştırmaya çabalayanların üstüne-üstüne çalmış müstesna bir dil uzmanımızdır.
O'nun, 'Türkçenin Sırları' isimli kitabından alınan aşağıdaki makalesi, bugün yazılmış gibi tâzedir. Zevkle okuyacağınıza inanıyorum.
Yanlış ve sapıtmış bir dil anlayışı içinde Türkçemizi baltalayanların göremedikleri veya görmek istemedikleri büyük gerçek şudur ki, Türk milletinin hâkim millet olduğu İslâm medeniyeti asırlarında o üstün duruma ulaşırken fethettiği topraklar gibi, fethettiği kelimeler de vardır. Türklük, bu kelimeleri, tıpkı yeni vatan toprakları gibi, kendi zevki, sanatı ve dehâsıyla işleyerek Türk ve Türkçe yapmıştır. Yunus Emre, Türkçemizin çok sayıda kelimesini böylesine millîleştiren bir lisan fâtihidir.
Meselâ, Anadolu Türkçesi'nde türlü mânâ kazanıp Türkçeleşmiş bir garîb kelimesi vardır. Bu kelime, Anadolu'daki zengin ve büyük hayâtına Yûnus'un şiiriyle başlamıştır. İlk fetih asırlarında yeni vatana gelen Türkler, bir yerde vatan tutup yerleşinceye kadar, türlü gurbet sızıları duyarlardı. Buna tasavvuf felsefesinin ilâhî varlıktan gurbette oluş fikri de katılınca gerek gurbet gerek garîb sözleri, daha birçok nüanslarıyla Türkçede büyük hayat kazandılar. Doğdukları veya vatan tuttukları yerlerden tam bir Allah aşkıyle ayrılıp diyar diyar dolaşan ve her gittikleri yerde halka, Allah'a varma yolları gösteren gezici dervişler ve abdallar da yeni yurdun garibleriydi. Yûnus Emre'nin:


Aceb şu yerde var m-ola
Şöyle garîb bencileyin
Bağrı başlu gözi yaşlu
Şöyle garib bencileyin .
dörtlüğüyle başlayan şiirinde garibin çeşitli mânâ zenginlikleri vardır. Böylelikle Türk'ün irfan ve gönül gücüyle fethedilmiş kelimelerden biri de bu garib'dir. Türkçe'de: Gurbette kalmış, kimsesiz, zavallı, fakir, değişik, tuhaf, yabancı, içe dokunan, tesirli, anlaşılmaz, Allah âşkı, derviş, meczub, v.b. gibi mânâlar kazanmış bu garîb sözü, ayrıca garîblik, garibsemek, akşam garipliği v.b. gibi kullanışlarla da Türkçeleşmiştir. Meşhur bir ilâhîsinde:


Taşdın yine deli gönül
Sular gibi çağlar mısın
Akdın yine kanlı yaşım
Yollarımı bağlar mısın

Nidem elim ermez yâre
Bulunmaz derdime çâre
Oldum il'imden âvâre
Beni bunda eğler misin

gibi dörtüklerle, Türkçeye kuş dilini söyleten Yûnus Emre, Anadolu Türkçesi'nde yeni yeni başlayan uzun hecelerin de hemen ilk şâiridir. Her dile çok sesli mûsikîlerin büyük imkânlarını veren bu uzun heceyi dilde duymaya başlamak, Türkçeye herşeyden çok Akdeniz ikliminin kazandırdığı üstün bir estetiktir. Yukarıdaki mısrâların yâre, çâre, âvâre gibi kelimelerini hemen hemen bugünkü sesleriyle kullandığı, Yûnus Emre'nin bilhassa aruzla seslendirilmiş şiirlerinden bellidir. Bu seslendirişte Anadolu'da yine Yûnus'la başlayan 'Türkçenin aruz'la anlaşması' duyulur. Bu hâdise, Türkçenin, müzikal tekâmülünde nota vazifesi görmüş bir vezinle büyük bir ses güzelilğine doğru ilerlemesi târihinin de başlangıcı sayılabilir.
Yûnus Emre Türkçesi, burada gösterilemeyecek kadar zengin, millî yüksek inanış ve düşünüş çizgileriyle süslü ve güzel sesli varlığıyle, onu okuyan her Türk'te büyük gurur uyandırır. Bu Türkçe, hâlis Türkçe hattâ beyaz Türkçe'dir. Fakat aynı Türkçenin kuruluş ve yükselişi, hiçbir övünüşe, hiçbir gösterişe tenezzül edilmeden, herhangi bir Türkçecilik propagandasına başvurulmadan, büyük bir şâirin kendi Türk dili kültürüyle ve Türkçenin içinde oluşuyla gerçekleşmiştir.
Bu Türkçe anlayışında ne zararlı kelime ırkçılıkları, ne de millete zorla kabul ettirilmek istenen uydurma sözler vardır. Yûnus Emre, tam bir büyük şâir sezişiyle milletinin lisânını hissetmiş ve ondaki güzel sesi duymuştur. Yine çok olgun bir insan olarak, kendileriyle medenî alışverişler yapılan başka milletlerin dillerinden alınmış kelimeleri, bir îmânın ve irfanın ifâdesi için en tabîî sözler bilerek Türkçenin sesine, mimarisine ve estetiğine göre söylemekte gösterdiği hüner ve olgunluk, yaptığı her iş kadar büyüktür.
Yûnus Emre'nin Türkçeyi kavrayışı ve kullanışı, bir dilin sesi ve mimarîsi millî olmalıdır, diye ancak bugünkü mukayeseli dil bilgisinin vardığı neticeye bundan yedi asır önce varmış, öylesine ileri bir anlayışa uygundur.
(NİHAT SÂMİ BANARLI: Türkçenin Sırları, Kubbealtı Neşriyatı. 15. Baskı. İstanbul, 1998. Sayfa: 85)
Oğuz ÇETİNOĞLU: Türkler dışında bir milletin diline, Türkçenin mâruz kaldığı ölçüde yozlaştırıcı baskılar uygulanmış mıdır?
Prof. Dr. Mehmet Metin KARAÖRS: "Kuzeydeki barbarlara ipeği verin, ipek onları ehlileştirip yumuşatacaktır. Kızlarınızı verin, akrabalık edinin, bu sayede önce orada size yakın dostlar edineceksiniz. Üreyin, onlardan olan çocuklara dilinizi öğretin ki onlar kuzeyde sizin gibi konuşan, sizin gibi düşünen insanlar olsunlar, Onları tüketmenin tek yolu birbirlerini anlamaktan uzaklaştırmaktır."
Eski Çin yıllılarındaki bu sözler ne kadar düşündürücü ve ibret vericidir. Türk Milletini yıkamayanlar onun dilini, kültür değerlerini dejenere etmeye çalışmışlar ve günümüzde de bu olgu devam etmektedir. Hiçbir dil Türkçenin maruz kaldığı ölçüde yozlaştırıcı baskılara içten ve dıştan saldırılara uğramamıştır.
Prof. Dr. Mehmet Metin KARAÖRS kimdir?
1944 yılında Isparta'nın Uluborlu İlçesi'nde dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Uluborlu'da okuduktan sonra 1962 yılında Kuleli Askerî Lisesinden mezun oldu. 1963 yılında Kara Harp Okulunda öğrenci iken 20-21 Mayıs olayları sebebiyle ayrıldı. Yabancı dil olarak Rusça okudu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Umumi Türk Dili Sertifikasından Ebu'l-gazi Bahadır Han'ın 'Şecere-i Türkî' isimli eserinin bir bölümünü (metin, edisyon kritik, indeks, sözlük) mezuniyet tezi olarak hazırlayıp 1968 yılında mezun oldu.
1968-1976 yılları arasında orta öğretimde edebiyat öğretmenliği ve idarecilik görevlerinde bulundu. (Burdur Lisesi, Aydın Cumhuriyet Kız Lisesi Müdürlüğü ve Edebiyat Öğretmeni, Aydın Ortaklar Öğretmen Lisesi Edebiyat Öğretmeni ve Müdürü.) 1976 - 1986 yılları arası Bursa Eğitim Enstitüsü daha sonra Bursa Yüksek Öğretmen Okulu Edebiyat Öğretmenliği ve Türkçe Bölümü Başkanlığı görevlerinde bulundu.
1981 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Prof. Dr. Muharrem Ergin'in danışmanlığında başladığı doktora çalışmasını 1985 yılında tamamladı. Doktora tezi Ali Şir Nevâyî'nin İkinci Divanı Nevadirü'ş-Şebab' (giriş, dil hususiyetleri, metin) tır. 1986 yılında Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalına Yrd. Doç. Dr. olarak tâyin edildi. 1988 yılında aynı üniversitenin Rektörlüğe bağlı Türk Dili Bölümü Başkanlığına da tâyin edilerek bu görevi 6 yıl süre ile yaptı.
1991 yılında önce ilmî bir kongre için daha sonra kendi isteğiyle Kırım'a gidip Kırım Tatar Türklerinin dil ve edebiyatları üzerinde incelemeler yaptı.
1- Eylül 1994'ten itibaren iki öğretim yılı süresince Kazakistan'ın Türkistan şehrinde bulunan Hoca Ahmet Yesevi Uluslar Arası Türk Kazak Üniversitesinde Türkiye Türkçesi ve Edebiyatı Öğretim Üyesi ve Bölümün Kurucu Başkanı olarak çalıştı. Ayrıca bu üniversitede görevli olarak bulunduğu sırada 12 Mart 1995 tarihinde girdiği Doçentlik yabancı dil sınavını (Rusça) ve 24 Ekim 1995 tarihinde girdiği Doçentlik Bilim Sınavını kazanarak Doçent unvanı aldı. Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi Türkiye Türkçesi Kursları Koordinatörlüğü görevi de yaptı.
2- Kasım 1998'de Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığına tâyin edildi. Kendi bölümünde Türkiye Türkçesi 1-2, Yaşayan Türk Lehçeleri (Kazak Türkçesi), Türkçe- Rusça Mukayesesi, Çağatay Türkçesi ve Edebiyatı, Türkçenin Yabancı Dillere Etkisi gibi lisans derslerini, Sosyal Bilimler Enstitüsünde Türkçenin Morfolojisi, Eski Göktürk-Uygur Türkçesi Kazak Türkçesi gibi Yüksek lisans ve doktora derslerini ve Yozgat Fen Edebiyat Fakültesinde Türkiye Türkçesi, Eski Türkçe ve Yaşayan Türk Lehçeleri ve Çağatay Türkçesi ve Edebiyatı derslerini okuttu.
23 Mart 2001 tarihinde Profesörlüğe yükseltildi.
2002-2003 ve 2003-2004 Eğitim-Öğretim yıllarında Kıbrıs Girne Amerikan Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü Öğretim Üyeliği ve Bölüm Başkanlığı, adı geçen üniversitenin Yönetim Kurulu ve Senato üyeliği görevlerinde bulundu.
Eylül 2004 tarihinde Erciyes Üniversitesindeki görevine döndü.
16.07.2006 tarihinde 38 yılı aşkın devlet memurluğu görevinden kendi isteği ile emekliye ayrıldı.
01.09.2008 tarihinde İstanbul Beykent Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi ve TDE Bölümü Başkanı olarak çalışmaya başlamıştır. Halen bu görevdedir.
Prof. Dr. Metin Karaörs, akademik çalışma hayatı boyunca; 12 adet yüksek lisans, 2 adet doktora tezi yönetmiş, 142 adet ilmî makale ve bildiri kaleme almış, gazete ve dergilerde 100'den fazla makalesi yayınlanmış, milletlerarası sempozyumlarda oturum başkanlıkları yapmıştır.
Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:
1- TÜRKÇENİN SÖZ DİZİMİ VE CÜMLE TAHLİLLERİ: Erciyes Üniversitesi. Kayseri,1993
2- TÜRK LEHÇELERİNDE KARŞILAŞTIRMALI ŞEKİL VE CÜMLE BİLGİSİ: Akçağ Yayınevi. Ankara, 2005
3- NEVÂDİRÜ'Ş-ŞEBÂB / Ali Şîr Nevâyî: Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 2006
4- TÜRK DİLİNİN SARF VE NAHVİ / Köprülüzâde Mehmet Fuat- Süleyman Sâip: Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara 2006.
5- KIRIM TATAR TÜRKLERİNİN MASAL VE EFSANELERİ: Rusça'dan tercüme. (Basılmaya hazırdır)
6- YAŞAYAN TÜRK LEHÇELERİ: (KAZAK TÜRKÇESİ) (2 Cilt hâlinde Ders notu)