Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk -2-

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü
Genel Türk Tarihi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyelerinden
Prof. Dr. ABDÜLKADİR DONUK RÖPORTAJIN İKİNCİ VE SON BÖLÜMÜNDE; KÜLTÜR TARİHÇİLİĞİNİN ÖNEMİNİ VURGULUYOR.
Oğuz Çetinoğlu: Öyle zannediyorum ki, tarih öğretimi ile ilgili olarak dile getirdiğiniz hatâlı metot, Cumhuriyet döneminde uygulandı. Sistemin çarpıklığını bu güne kadar ortaya koyan olmadı mı?

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Olmaz olur mu? Ülkemizde bu çağ sisteminin çarpıklığını dile getirerek karşı çıkan ilk hoca, 1970 yılında Rahmetli olan Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'dır. 1927 yılında, o dönemde 'Darülfünun' olarak anılan üniversiteye ilk intisap ettiği yıldan itibaren bu çağ taksiminin eksik, yanlış ve zararlarını her yerde haykırmış ise de, kimse kendisini anlamak istememiştir.

Büyük mücâdeleler sonrasında bugünkü adıyla bilinen 'Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı'nı kurdurarak, yukarıda ifâdeye çalıştığımız çağ taksimi içerisine girmeyen Türk tarihi ve kültürünü öğretmiştir. Bugünkü Türkiye üniversitelerinde Tarih Bölümü olan fakültelerde Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı'nın olmadığı yerlerde - ki çoktur - Türk tarihinin önemli kısımları ne okutulmakta ne de araştırılmaktadır.

Bu sisteme karşı çıkan, direnen, mahzurlarını yıllarca anlatmış ve yazmış olan diğer hocamız, 1984 yılında rahmetli olan Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu'dur. Hoca devrin Başbakanlarına, Millî Eğitim bakanlarına da bu meseleyi anlatmış ve çoğundan söz de almış olmasına rağmen yine bir sonuca ulaşamamıştır.

Kafesoğlu Hoca ayrıca şu noktalara da dikkat çekmiş idi: 'Çağ taksimininin; Türk tarihinin özelliği dolayısıyla, yalnız lüzumsuz değil aynı zamanda zararlı olduğunu belirtmek isteriz. Türk tarihinin en büyük hususiyetini coğrafi yaygınlık, hatta dağınıklık teşkil eder. Başka milletlerin tarihi muayyen ve değişmez bir bölge içinde oluşurken, Türk tarihi aynı asırlar içinde çeşitli iklimlerde gelişmeler göstermiştir.

Doğulu ve batılı milletlerde tek metropol fikri ve tek yurt coğrafyası mevcut olmasına karşılık, Türk milletinin çeşitli yurtları ve imparatorlukları olmuştur. İşte bu müstesna durum Türk tarihinin çağlar esasında araştırılması ve öğretilmesini fevkalâde zorlaştırmaktadır. Türk boyları muhtelif yurtlardan başka başka coğrafî şartlar, çeşitli iktisadî ve kültürel imkânlar dolayısıyla birbirlerinden farklı gelişmeler kaydetmişlerdir. Bunları çağ taksiminin belirli sınırları içinde ele almak doğru değildir.

Bilhassa coğrafî dağınıklığa bir de zaman bakımından ilâve edilir ve her Türk boyunun kısa devir çevresinde dahi birbirlerinden uzak memleketlerde, bunların hususi şartları yüzünden bâzen birbirinin büsbütün ayrı gelişmeler gösterdiği hesaba katılırsa Türk Tarihini çağ taksimi ile bağdaştırmamızın imkânsızlığı ortaya çıkar. Buna mukabil her Türk boyu için belirli mekân içinde bir gelişme kabul ederek çağların, onlara ayrı ayrı tatbik cihetine gitmek, mesela Orta Asya Türklüğü için başka, Hindistan, Rusya, Balkanlar, Avrupa, İran, Mısır Türkleri için başka, Osmanlı Devleti için de başka çağ sınırları tespitine çalışmak da doğru olmaz. Bu her ülkedeki Türk boyunu ayrı millet saymak manâsına gelir ki, hakikate ve ilme aykırıdır. Çünkü, çeşitli ülkelerde görülen Türkler aynı milletin kollar halinde devamından ibarettir.'

Bugün ülkemiz üniversitelerinde öğretim elemanı olarak yüzlerce tarih hocası bulunmaktadır. Rahmetli Togan ve Kafesoğlu dışında hiçbiri bugüne kadar bu konu hakkında ses çıkarmamıştır.

Bendeniz de sessiz kalmamış, devrin Millî Eğitim Bakanlarından Sayın Vehbi Dinçerler ile Sayın Hasan Celal Güzel'e konuyu bizzat anlatarak yardımlarını istemiş idim. Ayrıca dergi ve gazetelerde çağ taksiminin yanlışlığı hakkında yazılar yazmıştım. Kendi tarihi üzerinde oynanan oyunlara göz yuman ve alışılmışın dışına çıkmaya çekinen tarihçiler, millete tarih şuuru verebilir mi? Herkes kendi aleminde, çok yazık.

Geçen yıllarda 80 yıldır aynen kabul edip uyguladığımız 'İsviçre Medeni Kanunu'ndan yeni kanunlaştırdığımız 'Türk Medeni Kanunu' ile kurtulmuştuk. Sıra, inşallah Avrupa'nın bu çağ sisteminden kurtulmaya gelmiştir.

Başta Togan, Kafesoğlu ve bize karşı çıkanlar şu soruyu soruyorlar: 'Ne var bunda. Bizlerden önce Anadolu'da yaşayan kavimlerin tarihini kültürünü öğrenmeyelim mi, öğretmeyelim mi? Grek, Roma, Helen, Bizans tarihini öğretmenin ne zararı var?'

Oğuz Çetinoğlu: Bu itirazları nasıl karşılıyorsunuz?

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Bu soruya özetle şu şekilde cevap vermeye çalışıyoruz: Elbette Anadolu'da bizlerden önce yaşayan kavimleri bileceğiz, öğreneceğiz. Sadece bununla kalmayıp dünya tarihi hakkında da bilgi sahibi olacağız. Bizler hiç kimseye bunlar öğretilmesin demiyoruz.

Ancak bunun bir ölçüsü, sınırlaması olsun istiyoruz. Unutulmamalıdır ki, yabancı kavimlerin tarihleri incelenirken dikkat edilmesi gereken bir kural vardır. 'Münâsebet' ölçüsünde konu ele alınır. Herhangi bir devirde ne zaman münâsebete girmişsek o devri işleyen hoca ana hatlarıyla o yabancı kavim hakkında, o dünyayı tanımamız için bilgi verir ve hatta Mukayese etmek suretiyle hâdiseyi öğrencilerin kafasında canlandırır ve milletler arasındaki düşünce ve kültür farklılığını da tespit etmek suretiyle tarihteki yerimizi gözler önüne sermiş olur.

Bunun dışında bizleri hiç mi hiç alakadar etmeyen konuların anlatılmasına elbette şiddetle karşıyız. İşte anlaşamadığımız nokta burada yatmaktadır. Geçmişte olduğu gibi bugün için de üniversitelerde okutulan Grek, Roma, Helen ve Bizans tarihi ders notlarına bakıldığında haklı olduğumuz ortaya çıkacaktır. Bütün Bizans ve Roma İmparatorlarını, sülalesini velhasıl her şeyini öğrenmek mecburiyetinde değiliz. En ince detayına kadar ne için anlatılıyor.

Yukarıda sorduğumuz bir suali burada bir daha hatırlatalım: Neden İlkçağ adı altında Türk çocuklarına Grek, Roma, Helen ve Bizans tarihleri bütün detayı ile öğretilmektedir. Burası Yunanistan mı? Türkiye mi? Dünyada tek 'beyinsizler' bizler miyiz? Akıllı olalım.

Eski İran, Mısır ve Mezopotamya tarihlerinin anlatılmasına gelince: Doğrusu, bunları da öğretelim. Ama tekrar hatırlatalım, münâsebet ölçüsünde olmak kaydıyla. Yeni yetişen genç bir Tarih Yardımcı Doçenti soruyor: 'Bizans ile 250 yıla yakın ilişkimiz olmuş, Bizans tarihi anlatmayalım mı?'. Hemen cevap verelim: Yaklaşık 2000 yıl Çin ve Moğollar ile münasebetimiz oldu. O halde neden üniversitelerde Çin ve Moğol tarihi anlatılmıyor? Yine Ruslarla 1000 yıllık karşılıklı münâsebetimiz var, neden üniversitelerde Rus tarihi okutulmuyor. Niçin bir Kafkas, Tibet, Japon, Hint, Ermeni, Süryani ve Arap tarihi anlatılmıyor? İlle de Grek, Roma, Helen, Bizans... Neden?

Bütün dünyaya; 'Kusura bakmayın, her ne kadar 1071'den beri Anadolu'ya yerleşmiş isek de, bizler burada geçiciyiz, bu toprağın asıl sahipleri sizlersiniz...' mi demek isteniliyor? 'Bunun içindir ki, sizleri unutmayalım diye, tarihlerinizi Türk çocuklarınıza ezberletiyoruz...' mu demek istiyoruz?

Grek, Roma, Helen ve Bizans sevdanızı başka nasıl izah edebiliriz?

Oğuz Çetinoğlu: Grek, Roma, Helen ve Bizans hayranlığının bir açıklaması olabilir mi?

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Ülkemizde Grek, Roma, Helen ve Bizans hayranlığının sebeplerinden biri; 1940 yılından itibaren 'hümanizm' adı altında ülkemize giren fikir akımının büyük tesirinde yatmaktadır. Kelime mânâsı 'insancıllık' olan hümanizmin asıl tanımı şu şekildedir: 'Grek ve Roma kültürünü en üstün kültür olarak anlama düşüncesi'.

Hatırlanacağı üzere hümanizm adı altında yayılan bu görüş, ülkemizde 'Mâvi Anadoluculuk' olarak yaygınlaşacaktır. Bu akımın öncüleri 'Halikarnas Balıkçısı' olarak bilinen Cevat Şâkir Kabaağaçlı, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu ve Bedri Rahmi Eyüboğlu idi.

Bu kişilerin iddiaları şu idi:

'Bir Türk kültüründen söz edilemez. Türkler ilkel, barbar bir kavim idi. Bir Türk kültürü olmadığı için, Anadolu'ya geldiklerinde hazır bir kültür buldular. Kaynaşıp, kaybolup gittiler. Bunun içindir ki bu kültüre Türk değil, Anadolu kültürü denilmelidir.' Özetle 'Biz Türkçe konuşan Yunanlılarız.' demektedirler.

Hatta bu görüş sâhipleri Türk ve Türk kültürünün ataları olarak da Hattiler, Luvitler, Hurriler, Hititler, Frigyalılar, Giritliler, Truvalılar, Bergamalıları gösterirler.

Oğuz Çetinoğlu: Bu görüşlerin tohumları ne zaman atıldı?

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: 1940'larda ortaya çıkan bu görüş bilhassa Türk Millî Eğitimi'nde ağırlığını hissettirmiştir. Yazılan tarih kitaplarında, mesela Emin Oktay'ın yazdığı kitaplarda % 80 oranında Grek ve Roma tarihi, 36 yıl Türk gençliğine ezberletilmiştir. Bu uygulamaya 1976 yılında son verilmiştir. Onun içindir ki, meşhur Yunan destan şairi Homeros'u Türklerin atası olarak öğrettiler. Noel Baba'yı 'Nail Baba' yaptılar. Kibele'yi Türklerin anası olarak kabul ettiler. Hukuk fakültelerinde Roma Hukuku'nu mecburî ders hâline getirdiler. 'Bizans İmparatoriçesi Teodora'nın torunuyum!' Diyen bilim adamlarının sayısını arttırdılar.

Önümüzdeki yıllarda akl-ı selim tarihçi ve aydınlarımızın bir araya gelmek suretiyle büyük sıkıntılara sebep olan 'çağ taksimi'ni lağv ederek, yerine bu milletin tarihi gelişimine uygun yeni bir çağ sistemini tespit etmeleri elzem olacaktır.

Oğuz Çetinoğlu: Dünyadan bîhaber, neredeyse kendi ülkesinin bile tarihteki yerini bilmeyen bir gençliği oluşturan 'içine kapalı tarih' anlayışının getirdiği olumsuz durumları 'karşılaştırmalı tarih metodu' ile bertaraf edebilir miyiz?

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Yukarıda anlatmaya çalıştığım hususa bir çözüm bulunamadığı takdirde istenilen seviyeye kavuşmamız mümkün değildir. Bu ancak başta Millî Eğitim Bakanlığı, Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) ve üniversitelerimizde görev yapan tarihçilerin bir araya gelerek, gerçekten millî bir tarih eğitim ve öğretiminin çerçevesini çizmesi ile bertaraf edilebilir.

Oğuz Çetinoğlu: Bugüne kadar genel itibâriyle sosyal kronoloji üzerine kurulmuş bir tarihimiz oldu. Halbuki biliyoruz ki, Türk kültür ve medeniyeti içinde 'İktisadî Hayat' kısmını da içine alan; At ve Koyun, Beslenme, Giyim, Endüstri, El Sanatları, Şehir, Ticaret, Tarım, Maliye vb. konu başlıklarının olduğu bir tarihe sahibiz. Acaba tarih anlatımında ve yazımında kültür ve medeniyet tarihimizin gölgede bulunmasının sebebi nedir?

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Tarihimizi bir bütün olarak ele alamıyoruz. Evet, bütün tarihimizi bilmediğimiz gibi, geçmişimizden bugüne kadar gelen kültür değerlerimizi, teşkilatımızı, bir silsile hâlinde yapılan değişiklikleri de göstererek ve bağlantılar kurarak devam edip gelen milletin gerçek düşünce yapısını da tespit edebilmiş değiliz.

Mesela ortaçağ devresi ile meşgul olan bir tarihçi bu çağın içerisinde dolaştığından, ele aldığı konuyu daha önceki veya daha sonraki durumlarla mukayese ve irtibatlandırmadığı için bâzı konularda bocalayıp kalmaktadır. Aynı durum Türk tarihinin ilk ve son devresi içinde çalışanlar için de geçerlidir.

Oğuz Çetinoğlu: Tarih metodolojisinde kültürün izlerini tâkip etmek gerekmez mi?

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Eskiçağdan beri devam edip gelen bu millet ve bu milletin kültürü olduğuna göre kültürün izlerini tâkip ederek, bir bütün olarak değerlendirmek daha doğru olur.

Oğuz Çetinoğlu: Bu izi tâkip ederek tarih ilmini öğretme gayretinde hocamız, hocalarımız oldu mu?

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Bu metodu uygulayarak doğruyu bulmaya çalışan üç büyük tarihçimiz çıkmıştır. Birincisi Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü; diğerleri ise talebeleri Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu ve 1978 yılında vefat eden Prof. Dr. Osman Turan'dır.

Oğuz Çetinoğlu: Türk milletinin yabancı kavimleri idâre etmedeki mahâreti tarih derslerinde öğretiliyor mu?

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Çok önemli bir konu. Konunun tamamlayıcı bahisleri de var. Türk tarihinin Orta, Yeni, Son devirlerinde çalışan bir kişi Veliahdlık, Cihan hâkimiyeti, Demokrasi ve Meclis anlayışı, yabancı kavimleri idâre etmede gösterilen mahâretin sırları... gibi mevzuları, Türk tarihinin ilk devirlerini bilmediği takdirde bağlantı kuramayacağı için de doğru anlatamaz.

Oğuz Çetinoğlu: Bir de 'kültür tarihçiliği' var.

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Kültür tarihçiliğinin önemini kavramış değiliz.

Bütüncülük fikri tarih araştırmalarında inkılap yapmış ve siyasi vak'acılık yerine bir nev'i 'kültür tarihçiliği' ortaya çıkarmıştır ki bu, tarih öğretim ve yazımında klasikleşmiş usulü alt-üst eden köklü bir yeniliktir. Avrupa'da bu fikre, 1716 yılında ölen Filozof Leibniz'in fikirlerinden sonra itibâr edilmeye ve tarih eğitim-öğretiminde uygulanmaya başlamıştır.

Oğuz Çetinoğlu: Cevaplarınızda en çok kendi tarihimizi ve kültürümüzü ihmal ettiğimiz gerçeğinin üzerinde durdunuz.

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Hem doğulu hem batılı milletler çocuklarına evvela kendi tarihlerini ve kültürlerini öğretirler. Ve bunu hayatî bir mes'ele olarak düşünürler. Önce kendi çocuklarına kültürün unsurları olan dilini, dinini, aile yapısını, vatan sevgisini, san'atını, örf, âdet ve geleneklerini, düşünce sistemini, musikisini, devlet teşkilat yapısını, diğer milletlerden farklı olan yönlerini, dünya milletler camiasındaki yerini... bütün teferruatıyla öğretirler. Ondan sonra sırasıyla siyâsî olayları ve kısmen dünya tarihini öğretirler.

Avrupalıların iki asır önce keşfettikleri kültür tarihçiliğinin ilk planda ele alınması fikrini, bizler maalesef hâlâ idrak edebilmiş değiliz. Türkiye üniversitelerindeki Tarih Bölümü ders programlarına bakılacak olunursa mes'ele anlaşılacaktır kanaatindeyim.

Oğuz Çetinoğlu: Bütünleştirici olması açısından tarihin, yardımcı ilim dalları ile iletişme geçmesi gerektiğine inanıyor musunuz?

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Elbette inanıyoruz. Felsefe dışında bütün bölümler aslında tarihe yardımcı ilim dallarıdır. Mesela Filoloji, Coğrafya, Arkeoloji, Sanat Tarihi, Nümizmatik, Takvim Bilgisi, Sosyoloji, Etnografya, Epigrafi, Paleografya, Diplomatik vesikalar, Metroloji, Mühürler, Armalar, Şecereler, Onomastika (isimle meşgul olan ilim dalı) vb. Bu sahalar ile meşgul olan ilim adamlarının vardığı sonuçlar her tarihçiyi yakından alâkadar eder.

Oğuz Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Türkiye'de tarih öğretimini kökünden değiştirecek teklifleriniz var. Cevaplarınızı okuyanlar, öyle tahmin ediyorum ki bundan sonra, 'Biz neden böyleyiz?' Diye sormak lüzumunu hissetmeyecekler. Temenni edelim ki, 'Neden doğru dürüst tarih okutmuyorsunuz?' diye soranlar çoğalsın, ilgililer gereğini yapsınlar.

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Görüşlerimi kamuoyuna yansıtmak, ilgililere duyurmak için vesile olmanız sebebiyle ben de size teşekkür ediyorum. Çevreyi aydınlatmak için ya ışık olmak gerek veya yansıtıcı. Yansıtıcı olmak da mükemmel bir hizmettir.

Prof. Dr. Abdülkadir DONUK kimdir?
1948 yılında Adana'nın Ceyhan ilçesine bağlı Kırmıt nahiyesinde doğdu.

İlkokulu doğduğu köyde, orta okulu 1963-1964, liseyi 1966-1967 ders yılında Ceyhan' da bitirdi. 1968 de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'ne kayıt olarak 1972 yılı Haziran ayında bu bölümün Umumî Türk Tarihi Kürsüsü'nden mezun oldu. Yardımcı sertifikaları Yeniçağ Tarihi ile Fars Dili ve Edebiyatı idi. Aynı yılın sonunda yapılan yabancı dil imtihanını kazanarak doktora çalışmalarına Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu'nun yanında başladı. 1969 yılından asistanlığa tâyin edildi. 1975 yılına kadar Umumi Türk Tarihi Kürsü Kütüphanesi'nde kütüphane memuru olarak çalıştı. 1975 yazında 4 aylık kısa devreden istifade ederek İzmir'in Bornova İlçesi'nde askerliğini yaptı.

1978 de doktora tezini tamamlayarak aynı yılın Haziran ayında 'Doktor' unvanını aldı. 1980 yılının Ekim ayında kendi imkânlarıyla Amerika'ya giderek Columbia Üniversitesi'nde 1981 yılının Nisan ayına kadar, 6 ay süre ile branşı ile ilgili konularda çalıştı.

1983 yılında doçentlik imtihanının bütün safhalarını tamamlayarak 'Üniversite Doçenti' unvanını aldı. 1988 yılında da 'Profesör' oldu. Hâlen Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yapmaktadır.

Öğrencileri O'nun, yazılı veya ödev kâğıtlarına; 'Cevap' yerine 'yanıt' yazılmasını kabul etmeyecek kadar 'Türkçü' olduğunu söylüyorlar.

Üyesi olduğu kuruluşlar:
Türk Tarih Kurumu, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı, Turan Kültür Vakfı

Yayınlanmış Eserleri:
Eski Türk Devletlerinde Îdari-Askerî Unvan ve Terimler: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul,1988. Türk Hükümdarları: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul: 1990.

Prof. Dr. Donuk; evlidir, iki evlat, iki torun sâhibidir.

 

3/6/2011 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top