Muhsin BOZKURT

Muhsin BOZKURT

Tarihçi -

muhsin.bozkurt@hotmail.com

Din - Felsefe İlişkisi (IV)

     Ene denilen Ben ve Benliğin bir yönünü Peygamberler tutmuş gidiyor, diğer tarafını Felsefe tutmuş geliyor demiştik.

     Ben ve Benliğin ikinci yüzünü ise, Felsefe tutmuştur.

     Felsefe ise Ben ve Benliğe mana-yı ismiyle nazar etmiş. Yani bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan manasıyla bakmış.

     Yani Felsefe; Ben ve Benlik için “Kendi kendine delalet ve işaret eder.” der. Mana ve anlamı kendindedir, diye düşünür. Kendi hesabına çalışır, bilir. Öyle hükmeder.

     Varlığı; aslî ve asıl olduğunu sanır.

     Varlığı “Zatında / kendisinde bizzat bir varlığı vardır.” der.

     Ben ve Benliğin bir hayat hakkı vardır diye tutturmuş gider.

     Tasarruf etme, kullanma hususunda gerçekten söz sahibidir, düşüncesinde bulunur.

     Ben’i değişmez bir gerçek addeder.

     Görevini, kendini sevmesine verir.

     Kendi kendine geliştiğini tasavvur eder.

     Ben ve Benliği kendi kendine olgunlaşan, mükemmelleşen bir şey olarak bilir.

     Oysa Ben ve Benliğe bu çeşit bakışlar; asılsız bir iddia ve savdan başka bir şey değildir.

     İşte Felsefe ve Felsefeciler ve onların peşinde gidenler; meslek ve görüşlerini bunun gibi çok bozuk temeller üstüne kurmuşlar.

     Oysa o esaslar, o temeller o kadar çürüktürler ki, Felsefe zincirinin en yetkin fert ve bireyleri o silsile ve zincirin en zeki ve deha sahibi olanlarından Eflatun, Aristo, İbni Sina ve Farabî gibi adamlar şöyle demişlerdir:

     “İnsanoğlunun gayelerinin son noktası, asıl hedefi (hâşâ) Allaha benzemektir. Yani varlığı zorunlu olan, varlığı olmazsa olmaz olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allaha benzemektir!”

     Bu deyişleriyle Firavuncasına yani onun gibi Tanrılık iddia ve savında bulunmuşlar. Firavun gibi bir hüküm vermişler.

     Ben ve Benliği kamçılamışlar.

     Allaha ortak koşulan şirk derelerinde serbestçe at oynatmışlar.

     Sebeplere tapan, putlara tapan, tabiata tapan ve yıldızlara tapanlar gibi Allaha ortak koşan bir çok gruplara meydan açmışlar.

     İnsanlığın esasında var olan acizlik, zayıflık, fakirlik, ihtiyaç, noksanlık ve kusur kapılarını kapamışlar. Kulluğun yoluna set ve engel olmuşlar.

     Tabiata, doğaya yani kâinat ve içindekilere saplanıp kalmışlar. Allaha ortak koşmak denen şirkten; tam olarak çıkamamışlar. Şükrün geniş kapısını bulamamışlar.

     Peygamberlerin ve onların izinden gidenlerin yolu ise, insanlık gaye ve maksadıyla, insanlık göreviyle, ilahî ahlâk ile ve güzel huylar ile ahlaklanmaktır.

     Allah’ın ahlâkıyla ahlaklanmak demek; Allah’ın bin bir isimlerinin gerektirdiği biçim ve anlayış içinde hareket etmektir. Kısaca Allah’ın boyasıyla boyanmaktır.

     Bununla beraber acizliğini ve güçsüzlüğünü bilip, ilahî kudrete sığınmaktır. Zayıflığını görüp ilahî kuvvete dayanmaktır.

     Fakirliğini -tabii ki Allah karşısında- görüp ilahî rahmete itimat edip güvenmektir.

     İhtiyacını görüp, Allah’ın sınırsız zenginliğinden yardım istemektir.

     Kusurunu görüp, Allah’ın affına yönelerek istiğfar etmek yani ondan bağışlanmasını dilemektir.

     Eksikliğini görüp, Allah’ın mükemmelliğine tespih edici olmaktır; yani Allah’ı noksan sıfat ve niteliklerden uzak tutmaktır.

     Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak, şanına lâyık ifadelerle onu anmaktır.

     İşte Peygamberler böyle diyerek kulluğa yakışır şekilde hareket edilmesi lâzım geldiğine hükmetmişlerdir. 

1/27/2020 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top