GÜNÜN SÖZÜ

Yığın kadındır. Namusunu koruyacak zorba arar. Çobansız yapamayan kaz sürüsü.//Cemil Meriç

19 Temmuz 2018 06:52 Hepsini Gör

YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Anasayfa » Aydın Gözüyle » Güncel » Aygutşat SELÇUK » Türklüğün Yeni Dünya Nizamı

Türklüğün Yeni Dünya Nizamı
Tarih: 31 Mayıs 2009 Yazar: Aygutşat SELÇUK-Emekli Yarbay Kategori: Güncel

Türklüğün Yeni Dünya Nizamı

Genel

Türk Milleti; Selçuklu İmparatorluğu döneminde, Dünya'nın en güçlü devletlerinden birisi olan Bizans İmparatorluğunu yenerek 1071 yılında Malazgirt Kapısından girdiği ve daha önceleri Anadolu'ya yerleşen Türk Unsurlarıyla da bütünleşerek kendisine Yurt edindiği, üç kıtada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu'nu kurduğu ve Büyük Bir Türk-İslam Medeniyeti oluşturduğu bu kutsal topraklarda; ebediyen kalmak, refah ve huzur içinde yaşamak istiyorsa; şu anda geldiği vahim noktayı iyi değerlendirmeli ve tarihten de ders alarak titreyip kendine gelmelidir. Öncelikle "Bölücü Terör, Adalet, Güvenlik ve Asayiş, Kürt-Türk Çatışması, Alevi-Sünni Ayrılığı, Laik-Anti Laik Gerilimi, Misyonerlik, Batılılaşma, Sermayenin Yabancılaşması, Üretim, İstihdam, İhracat, Eğitim, Sağlık, Sosyal Güvenlik, Gelir Dağılımı, Yolsuzluk, Yoksulluk, İşsizlik, Bölgeler Arası Uçurum, İç Göç, Dini-Ahlaki-Kültürel Yozlaşma, Yönetim Zafiyeti, Kimlik Bunalımı, Güven Bunalımı, Devlet-Millet Ayrılığı, Aydın-Halk Kopukluğu vb." ciddi meselelerini çözmek ve içerde birlik-beraberliği, dirlik-düzeni sağladıktan sonra da; NATO-AB gibi bizi SEVR'E götürmeye çalışan sözde müttefik oluşumlar yerine, Türkiye merkezli yeni dış politik açılımlar yaparak gerçek dostlarıyla bölgesel ittifaklar kurmak zorundadır. Yani Türk Milleti bekası için çok önemli olan bir dönemece girmiştir ve bir an önce içinde bulunduğu sarmaldan ciddi kararlar alarak çıkmalıdır. Bunun içinde kendisine doğru bir yol haritası çizerek geleceğini yeniden inşa etmelidir. Bundan sonraki hedeflerini de Atatürk'ün "Söz konusu Vatansa gerisi teferruattır." sözlerine uygun milli bir yaklaşımla belirlemelidir.

MHP Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ geldiğimiz vahim noktayı "Sonuç itibariyle mevcut tabloya bakıldığında; T. C. Devleti'nin ve Büyük Türk Milletinin bekası üzerinde, tarihindeki en yüksek risk, tehlike ve tehditlerin yoğunlaştığı kritik bir dönem yaşanmaktadır. Bin yıllık vatanımızın bütünlüğüne ve seksen dört yıllık Cumhuriyetimizin temel değerlerinin tahribatına yönelik saldırılar, dayatmalar ve yıkım projeleri, içte ve dışta derin işbirliği halinde olan mihraklar tarafından adım adım uygulanmaktadır. Türk Milletinin varlığına yönelik saklı kalmış tarihi emellerin uygulanmasına fırsat veren siyasi, iktisadi, sosyo-kültürel ve psikolojik bir ortam iç ve dış şer odakları tarafından Türkiye'nin önüne getirilmiştir. Ülkemiz bugün, dozu ve dengesi ayarlanmış bir dış destek ve sömürü döngüsü ile küresel güçlerin diledikleri tavizleri, istedikleri zamanda alabilecekleri siyasi-ekonomik bir kıvamda tutulmak istenmektedir. Büyük Türk Milletini, dış etkiler ve dayatmalardan koruyacak ekonomik, kültürel, sosyal ve ahlaki güvenlik duvarları ve milli manevi değerleri yıkılmaya yüz tutmuştur. Türkiye, kontrollü bir istikrarsızlık ortamında tutularak, milli iradesinin, sermayesinin ve varlığının kontrol ve yönetimini küresel güçlere teslim etme sürecine girmiştir. Türkiye, öz kaynaklarına dayanarak kendi ayakları üzerinde durabilecek takatten uzaklaştırılmış, uluslararası finans güçlerinin faiz ve rant ülkesi olarak sıcak ve kara paranın mahkûmu haline getirilmiştir. Etnik kimliklerin milli azınlık olarak tanınması, bunlara Anayasa teminatı altında siyasi ve hukuki statü kazandırılması, Türkiye'nin milli birliğini yıkarak Türk Milletinden ayrı bir millet yaratma arayışları hız kazanmıştır. Milli irade, çözüm üretmekten uzaklaşan siyaset kurumunun elinde ağır yaralar almış; devlet kurumları, yasama, yargı ve yürütme erki sinsi ve sistemli gayretlerle karşı karşıya getirilerek içten içe yıpratılmıştır. Bugün Türkiye, sınırlı sayıda ve imtiyazlı bir yandaş zümrenin saltanatı haricinde, bir yanda açlığın, adaletsizliğin, ahlaksızlığın ve asayişsizliğin; diğer yanda ise yokluğun, yolsuzluğun, yoksulluğun ve yozlaşmanın acımasız yüzüyle ve gerçeğiyle karşı karşıyadır. Küresel senaryoların bütün şiddeti ile sahnelendiği yakın coğrafyamızdaki tahripkâr gelişmelerden etkilenerek dışa bağımlılığın alabildiğine arttığı süreçte, yoksullukla, yolsuzlukla boğuşan milletimiz bu dönemin bütün tahribatını derinden hissetmektedir. Türkiye; kanunsuzluğun kol gezdiği, vurgun ve hırsızlığın prim yaptığı bir yolsuzluklar ülkesi haline getirilmiştir. Güvenlik ve asayiş sorunları milli varlığımızı tehdit edecek boyutlara ulaşmıştır.

Bu hain oyunun nihai hedefinin ise, tek millet-tek devlet esasına dayanan Türkiye Cumhuriyeti'nin milli birlik, bölünmez bütünlük ve milli egemenlik anlayışının yeniden tanımlanması ile çok kimlikli, çok milletli parçalı bir devlet yapısının kabul ettirilmesi olduğu ortaya çıkmıştır. İçinde bulunduğumuz vahim durum, Sevr'e boyun eğen, Mondros'u imzalayan son Osmanlı Hükümetlerinin girdiği sarmalın tam bir benzeridir. Tam bağımsızlık inancı ve ülküsüyle yola çıkan ve T.C. Devleti'ni kuran Kahramanların defettiği mandacı zihniyetin; ezildiği yerden başını yeniden kaldırmakta olduğu görülmektedir. Geldiğimiz ihanet noktasında Türkiye, kurucu felsefe olan milliyetçiliğin lanetlendiği, tam bağımsızlığın aşağılandığı, milletimizin parçalanmaya ve devletimizin kuşatılmaya çalışıldığı düşmanca bir tavır ile karşı karşıyadır." sözleriyle ifade etmektedir.

İstiklal Marşında "Medeniyet Dediğin Tek Dişi Kalmış Canavar" diye tanımladığımız Batı Dünyasının kalıntıları hala içimizdedir ve Türk Milleti "Patrikhane,  Ruhban Okulu, Azınlık Vakıfları, Mason Locaları, Yabancı Şirketler ve Yabancı Okullar" gibi kökleri dışarıda olan ve mikrop saçan nifak yuvalarının olumsuz etkilerinden hala kurtulamamıştır. Tam tersi bir gelişmeyle Lozan Antlaşması delinerek, azınlık vakıflarının genişlemesi ile kilise ve havraların açılabilmesine meclisten çıkartılan kanunlarla yol verilmiştir. Ayrıca Ruhban okulunun tekrar açılması ve İstanbul'un göbeğinde Vatikan benzeri bir Patrikhane Devleti kurulması gündeme sokulmuştur. Birinci dünya harbi sonunda oluşan haritayı beğenmeyen ve ikinci dünya harbinden sonra yeni bir dünya düzeni oluşturmak üzere işbirliği yapan Siyonist-Haçlı İttifak, bıkmadan usanmadan üzerimize gelmekte, peşimizi bırakmamakta, her vesilede kinini kusmakta, yüzlerce yıldır beraber kardeşçe yaşadığımız gayri-müslim unsurları da kullanarak nifak tohumları saçmaya devam etmekte, 1000 yıldır beraber yaşadığımız ve asli unsurumuz saydığımız Müslüman İnsanlarımızı dedelerinin emperyal devletlere karşı savaşarak kurduğu kendi devletine karşı kışkırtmakta, içeride ve dışarıda oynadığı oyunlarla bizi zayıflatmakta, ajanları ve kandırdığı/satın aldığı "gaflet ve delalet ve hatta hıyanet içinde olan insanlarımızla" ülkemizi karıştırmakta ve SEVR Planını yine dayatmaktadır. 

İran'a kadar olan bölgeyi Türk ve Müslüman'dan arındırarak bizi Orta Asya'ya geri göndermek amacıyla Şark İşgal Planını hazırlayan, sonra Osmanlı İmparatorluğunu parçalayıp sonumuz olarak gördükleri Sevr Planını bize dayatarak "Türk'e Kefen Biçen" Batı Dünyası; hem bizimle NATO gibi çeşitli ittifaklar içinde bulunmakta ve AB süreci ile oyalamakta, hem de çeşitli iç meselelerimizi kaşıyarak altımızı oymakta ve bizi bölüp parçalamaya çalışmaktadır. Dünyada ve bölgemizde meydana gelen gelişmeler iyi değerlendirilirse emperyal güçlerin asıl hedefinin başlangıçta;

  • Türkiye'nin Güney-Doğu Anadolu Bölgesi ile Irak'ın kuzeyi-Suriye ve İran topraklarının bir kısmında "Birleşik Kürdistan Devleti" kurmak,
  • sonra İstanbul'un göbeğinde Vatikan benzeri bir "Patrikhane Devleti" oluşturmak,
  • daha sonra Doğu Anadolu Bölgemiz ağırlıklı olmak üzere "Büyük Ermenistan"
  • ve Batı Anadolu ile Marmara Bölgelerimiz ağırlıklı olmak üzere "Büyük Yunanistan" devletleri yaratmak
  • ve nihai olarak da; Nil Nehriyle-Fırat Dicle Nehirleri arasında kalan sözde vaat edilmiş topraklarda "Büyük İsrail Devleti" kurmak olduğu görülecektir.
  • Bu amaçlar için kullanılan ve "Batının Truva Atları" olarak bilinen; Yunanistan, Ermenistan ve İsrail ile Türkiye'nin önü kesilememekte, bu ülkelere birde "Kürdistan" katılarak bölgede lider ülke olmamız engellenmek istenmektedir. Batı Dünyası artık gizli olmayan bu emellerini harita-kitap vb. dokümanlarla her yerde sergilemekte, medya kuruluşlarında alenen açıklamakta ve çeşitli platformlarda önümüze koymaktadır. Sonuç itibariyle yüzlerce yıldır sahneye konulan bu sinsi planlar bizim zafiyetimiz yüzünden gerçekleşirse; kendisine sadece Orta Anadolu bırakılan Müslüman Türk Milleti'nin Türk Dünyası ve İslam Alemiyle hiçbir bağı kalmayacak, kültürel köklerinden kopacak ve misyoner faaliyetlerle Hıristiyanlaştırılarak zaman içinde yok olup gidecektir.

Attila ile Roma İmparatorluğunu, Fatihle Bizans İmparatorluğunu bozguna uğratan, sayısız Haçlı Seferlerine yiğitçe göğüs geren, üç kıtada at koşturarak Akdeniz'i Türk Gölü haline getiren ve yönettiği büyük coğrafyada yaşayan insanlara adalet ve refah götüren Yüce Türk Milleti; Kiliselerin beslediği Haçlı Zihniyetiyle tüm dünyaya saldıran ve sömüren, gittiği her yeri kan ve gözyaşına boğan, insanlık tarihince unutulmayacak zulümler yapan ve herkesi kendilerinin kulu-kölesi olarak gören emperyalist batılı ülkelerin ekonomik ve siyasi hinterlandına girmiş ve batılıların dünyanın efendisi olmadığını, onlarında yenilebileceğini diğer mazlum milletlere göstermiştir. Yüzlerce yıl aşağılanan ve horlanan, hayat damarları kesilerek hür yaşama hakları ellerinden alınan ve iliklerine kadar sömürülen üçüncü dünya ülkelerinin büyük bölümü; emperyalist güçlere karşı verdiğimiz İstiklal Harbini örnek almışlar ve sözde efendilerine baş kaldırarak tek tek bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Batılı ülkeler geçtiğimiz 1000 yılda emperyalizm ve kapitalizmle dünyayı sömürmüş ve üçüncü dünyadan aktarılan kaynaklarla kendi insanlarına üst düzey bir hayat standardı sunmuşlardır. Bugün yine küreselleşme ve globalleşme söylemleriyle kafaları karıştıran Batılı Devletler aslında, emperyal planlarını gerçekleştirmelerinde ciddi bir direnç olarak gördükleri ulus devletlerin tamamını çeşitli etnik-dini ve mezhepsel ayrılıkları kaşıyarak parçalamak ve kaos yaratarak yeni bir dünya düzeni kurmak istemektedirler. Büyük Ortadoğu Projesi veya diğer tanımı ile "Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnsiyatifi" soğuk savaş yıllarının ardından ortaya atılan ve "Yeni Dünya Düzeni" denen tek kutuplu dünya arayışının, Avrasya ve Ortadoğu'yu terbiye etme ve dönüştürme projesidir. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu çok sayıda ülkenin fiziki ve siyasi sınırlarını değiştireceği yetkili ağızlardan dile getirilen bu projenin muhtemel bölge haritaları çeşitli vesilelerle ortaya çıkmıştır. Enerji ve su kaynaklarının bulunduğu Afrika'nın batı ucundan, Orta Asya'nın doğusuna, Kafkaslardan Kuzey Afrika'ya kadar olan muazzam coğrafyaya, küresel güçlerin yalnızca insaniyet namına ve iyi niyetle yaklaştıklarına inanmak için saf olmak gerekir. Yeni Dünya Düzeni ve Büyük Ortadoğu Projesi söylemleriyle insanlığı yeniden kandırmaya ve önümüzdeki 1000 yılda da sömürmeye hazırlanan ve dünyayı şimdiden kana bulayan sözde efendiler; bizi karşılarında Orta Asya, Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlarda yeniden büyük bir Devlet kurabilecek, Türk-İslam Dünyasını onlara karşı birleştirebilecek, Asya ve Afrika Ülkeleriyle ciddi ittifaklar içine girebilecek vizyon ve misyona sahip bir güç olarak görmekte ve enterne etmek istemektedirler. Şimdi bizi tarih sahnesinden silmek isteyen bu küresel güçler ve ülkelerin; dün İstiklal Savaşını verdiğimiz emperyalist güçler ve devletlerle hemen hemen aynı olduğu, tarih boyunca bu gerçeğin hiç değişmediği, muhtemelen ilerde de hiç değişmeyeceği çok iyi bilinmelidir. Çünkü dünya tarihi boyunca ayakta kalmayı ve yerküreye yön vermeyi başaran küresel aktörler ve onların ortaya koyduğu zihniyet pek değişmemiştir. Dün Haçlı seferlerini yapan sömürgeci devletlerle, bugün Afganistan ve Irak'ı işgal edip Filistin de katliam yapan emperyalist devletler hep aynıdır.

Nato ve AB Süreci

Osmanlı'nın son dönemlerinde; kendi milli-manevi değerleriyle çelişen, batı kültürüne hayran olan ve kurtuluşu batılılaşma da gören bazı "Gayri-Müslimler-Jakobenler-Monşerler-Dönmeler-Devşirmeler-Bölücüler ve Ayrılıkçılar" tarafından işbirliği içinde başlatılan batılılaşma süreci, T.C. Devleti Döneminde Atatürk ile bırakılmış, hatta mason locaları dahi kapatılmış, fakat vefatından sonra gelen hükümetler tarafından tekrar devam ettirilmiştir. Ülkemiz önce Rus tehdidi öne sürülerek NATO İttifakına dahil edilmiş ve ABD'nin kıskacı altına sokulmuş, daha sonra da AB müzakere sürecine başlanarak Batılı Devletlerin kuklası yapılmıştır. Ancak 55 yıldır NATO üyesi olan ve 40 yıldır da AB ile müzakerelere devam eden Türkiye'ye devamlı olarak çifte standart uygulanmış, yapılan işbirliği adeta bir baskı ve aşağılama sürecine dönüşmüş ve ülkemiz bu suni ortaklıktan hiçbir maddi-manevi kazanım elde edememiş, tam tersi hep zararlı çıkarak parçalanma ve yok olma sürecine girmiştir. AB bekleme salonunda adeta terbiye edilmeye çalışan ülkemizden sürekli hiç olmayacak tavizler istenmiş ve büyük bölümünde amaca ulaşılmış, TBMM den çıkartılan uyum paketleriyle Batı Dünyasına İstiklal Harbi kazanımlarından ve Lozan Antlaşmasından ciddi ödünler verilmiş, ülkemiz her açıdan zayıflatılmış, fakat millete danışılmadan yürütülen bu süreç bir türlü bitmemiştir. Sonuç itibariyle ortaklığa alınmayan, serbest dolaşım hakkı verilmeyen, fakat sadece gümrük birliğine ve Avrupa Ordusuna kabul edilen ülkemiz; Batı Dünyasının bir pazarı haline getirilmiş ve jandarma olmaya devam ettirilmiştir.

Batılı Ülkeler adeta Roma'nın ve Bizans'ın intikamını almak istemekte ve kendi menfaatleri için T.C. Devleti'ni bölüp-parçalamak ve zayıflatmak isteyen ne kadar devlet, topluluk, örgüt, dernek, vakıf, kurum, kuruluş ve organizasyon varsa yardımcı olmakta, maddi-manevi olarak desteklemekte, kamplarında askeri eğitim vermekte, silahlandırmakta, ülkelerinde çeşitli dernekler kurmalarına, çirkin gösteriler yapmalarına ve siyasi faaliyetlerde bulunmalarına izin vermekte, basın-yayın ve sözde parlamento imkânları sağlamakta ve bölücü terör örgütü mensuplarını hala sözde özgürlük savaşçıları olarak görmektedirler.

AB sürecinde ise Batılı Devletler adeta Lozan'ın rövanşını almaya çalışmakta ve uyum paketleriyle küçük taksitler halinde Sevr Hükümlerini bünyemize monte etmektedir. AB İlerleme raporunda T.C. Devletinden talep edilen ve son günlerde sıkça tartışılan "Asli unsurumuz olan Sözde Kürt Vatandaşlarımızın etnik azınlık sayılması, öz ve öz Türk olan Alevi Vatandaşlarımızın dini azınlık sayılması, ülkemizde yaşayan insanlarımıza ana dilde eğitim hakkı tanınması ve bu konunun anayasal güvence altına alınması, KKTC'nin Kıbrıs Rum Yönetimini adanın tek hâkimi olarak tanıması ve ülkemizin limanlarını açması,  Türk Askeri'nin Yavru Vatan Kıbrıs'tan çekilmesi, Yunanistan'la ilgili özellikle Ege Denizindeki 'adalar, fır hattı, hava sahası, kara suları, kıta sahanlığı' gibi sorunların tavizkar bir tutumla çözülmesi, Ermeni Soykırım yasa tasarısının kabul edilmesi, Ermeni Devletiyle siyasi ve ticari ilişkilerin başlatılması ve gümrük kapılarının açılması, Fener Rum Patrikhanesi'nin ekümenikliğinin tanınması ve Haybeli Ada Ruhban Okulunun eğitime açılması, Fırat ve Dicle Nehirleri Su Havzalarının kullanımı ile boğazların denetiminin uluslararası bir konsorsiyuma verilmesi, Suriye ile Hatay İlimizle ilgili sözde sorunların uzlaşılarak giderilmesi, Irak'ın Kuzeyinde Batı Dünyası tarafından eskiden beri kurulmak istenilen Kukla Kürt Devleti'nin T.C. Devletince tanınması, aykırı cinsten cinsel tercihlere saygılı olunması, Gn, Kur. Başkanlığının MSB'lığına bağlanması, askerin politik etkisinin azaltılması, üst düzey komutanların siyasi-askeri-politik konuşmalarının sınırlanması, Yüksek Askeri Şuranın yapısının değiştirilmesi, askeri personel kanunun yürürlükten kaldırılması ve askerlerin devlet personel kanununa tabi olmalarının sağlanması (Bir ordunuzu terhis edin denmesi eksik kalmıştır) " gibi ciddi konular elbette Türk Milletini derinden düşündürmektedir.

AB dayatmasıyla TC Devletinden talep edilen ve çeşitli uyum paketleri içinde TBMM den geçirilen "Azınlık vakıflarının genişletilmesi, ibadethane kanunu ile ülkemizde kilise ve havra açılmasının serbest bırakılması ve misyonerliğin önünün açılması, ülkemizi bölmek ve parçalamak isteyen yabancılara arazi ve gayrimenkul satılmasına izin verilmesi, yabancı sermayenin önündeki tüm kısıtlamaların kaldırılması ve genel-yerel ihalelere girme dahil yerli sermayeye dahi tanınmayan her türlü kolaylığın sağlanması (Bu yüzden ciddi yerli kuruluşlarımız sırayla satılmaktadır), güvenlik güçlerimizle yakalanıp Türk Adaletine teslim edilen bölücü terör örgütü mensuplarının salıverilmesini sağlayan Topluma kazandırılma Kanunu ve Dağdan İndirme Yasası, idam cezasının kaldırılması ve ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik suç ve eylemlerle mücadele etmekte zafiyet doğuran yeni terörle mücadele yasası, kamuoyunda çok tartışılan ana dilde eğitim verilmesi ve yayın yapılması yasaları ve en önemlisi "Milletin halklara bölünmesini, halklara kendi kaderini tayin etme ve doğal zenginliklerini kullanma hakkı tanınmasını, böylece milletin etnik din ve dil bakımından parçalara bölünmesini hukuki bir gerekçeye bağlayan ikiz yasalar" alt alta konulup ciddi bir şekilde değerlendirildiğinde ilk anda akla; Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde Batılı Devletlere taviz olarak verilen "Kapitülâsyonlar" ile yine onların ısrarıyla hayata geçirilen "Tanzimat ve Islahat Fermanları" ve "Meşrutiyet" gelmektedir.  O zamanda Batılılar kendileri tarafından dikte ettirilen sözde reformlar yapılırsa, gerileme dönemine giren Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü koruyacakları teminatını veriyorlardı. Yapılan reformlar ve verilen tavizler sonucunda Batılı Ülkeler tarafından Osmanlı Devleti'ne önce "Mondros Mütarekesi" imzalatılmış ve Koca İmparatorluk parçalanmış, daha sonra da "Sevr Planı" imzalatılmış ve Müslüman-Türk Milleti'nin hayatiyetine son verilmek istenmiştir.

Büyük Türk Milleti; birinci dünya harbinden çıktığı, bitap ve harap düştüğü, üç kıtadan Anadolu'ya çekilirken büyük zulümlere maruz kaldığı en zayıf halinde bile "SEVR Planını" kabul etmemiş ve ATATÜRK'ÜN önderliğinde destanlar yazarak İstiklal Harbi vermiş, sonucunda imzaladığı "Lozan Barış Antlaşmasıyla" da yeni kurulan Türkiye'nin hür ve bağımsız bir devlet olduğunu tüm dünyaya ilan etmiştir. Şu anda da hür ve bağımsız bir devlet olan, bayrağı dalgalanan, ezanı okunan ve silah altında güçlü bir ordusu bulunan T.C. Devleti'nin; Sevr Planını hatırlatan, Lozan Barış Antlaşmasını delik-deşik eden ve adeta hükümranlık haklarımızdan vazgeçmemizi isteyen bu tavizleri neden verdiği; Müslüman-Türk Milleti tarafından bir türlü anlaşılamamakta ve bu durum halkımızı derinden yaralayarak beka endişesi duymalarına neden olmaktadır.

Bugün kilise ve havra açmaya başlayan, azınlık vakıflarını genişleten, misyonerlik faaliyetlerini hızlandıran, yerli ve milli sermayeyi büyük ölçüde ele geçirerek bizi şirketlerinde bordrolu çalışanlar haline getiren,  bankacılık sistemini ele geçirerek insanlarımızı borçlandıran ve gayri-menkullerine el koyan, medyayı kontrol ederek halkımızı yönlendiren ve kültürel değerlerimizi aşındıran, birçok işyerinin adını yabancılaştıran, ülkemizden hatırı sayılır bir oranda toprak ve gayrimenkul alan ve özel güvenlik kanunundan faydalanarak kendilerini silahlı kişilere bizden iyi korutan batılılar, yarın "ana dilde eğitim" yasalaşırsa; kendi dillerinde eğitim veren okullar da açarak aileleriyle gelecekler ve ülkemize iyice yerleşerek kurdukları site ve işyerlerinden bizi yönetmeye başlayacaklardır. Yakında belediye başkanı ve milletvekili olmaları ve başımıza geçmeleri de sürpriz olmayacaktır. Elbette milli manevi değerlerimizi yok etmeye çalışacaklar ve bizden önce kültürümüzü ve isimlerimizi, sonra da dinimizi ve yaşantımızı değiştirmemizi isteyecekler ve bizi zaman içinde kendilerine benzetmeye çalışacaklardır. Aynı oyunları Lübnan ve Filistin de uygulamışlar ve bu ülkeleri ele geçirmişlerdir. Türk Milleti için planları ise; önce Büyük Ermenistan, Kürdistan ve İsrail'i kurarak Türk Dünyası ve İslam Alemiyle bağımızı kesmek, daha sonra da Hıristiyanlaştırarak zaman içinde eriyip gitmemizi ve tarih sahnesinden çekilmemizi sağlamaktır.

Haçlı Seferleri; Türklerin Anadolu'ya gelişinden sonra Papalık tarafından ortaya atılan Birleşik Avrupa fikriyle başlamış, Kudüs ve Doğu-Roma Topraklarını Müslümanlardan kurtarmayı hedeflemiştir. Yani AB bize karşı yapılan Haçlı Seferlerinin külleri üzerinde doğmuştur. Bu yüzden de Cemil Meriç'in dediği gibi "Bütün Kuran'ları yaksak, Bütün Camileri kapatsak, Avrupa'nın gözünde Osmanlıyız ve bizi topluluklarına asla almazlar." Bir Devlet Adamımızın Avrupa ziyaretinde yüz bularak; Bayrağımızda ki Hilalden rahatsız olduklarını dile getirmeleri ve değiştirmemizi talep etmeleri düşünülmesi gereken bir vakıadır. Alman Dışişleri Bakanı tarafından bir toplantıda söylenilen ve herkes tarafından duyularak basına yansıyan "Türkleri önce uyutalım, sonra da unutalım" sözleri ise aslında AB sürecini çok iyi anlatmaktadır.

Batının gözünde Türkiye "Kuruduğu zaman sulanan, büyüdüğü zaman budanan bir ağaçtır." Kurutmazlar; çünkü sahneye koydukları oyun tamamlanmadan uyanmamızdan ve kaybedecek bir şeyimiz kalmadığında aslımıza rucu ederek yeni bir medeniyet inşa etmemizden korkarlar. Büyütmezler; yoksulluktan ölü toprağı serpilmiş halde ölmeyi bekleyen Türk Milleti'nin titreyip kendisine gelmesinden ve hesap sormasından endişe ederler.

Türk Milleti Atatürk'ün "Durumu düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan öğüt almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım düşünceler belirdi. Oysa hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların öğütleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir." sözlerini iyi idrak ederek geleceğini şekillendirmeli, NATO İttifakı ile AB macerasını ise haysiyetini ve şerefini daha fazla ayaklar altına aldırmadan ve bölünüp-parçalanmadan noktalamalıdır. 29 Ekim 1930 tarihinde Türk Ocağı binasında yapılan Cumhuriyet Kutlamalarında Amerikalı bayan gazeteci Atatürk'e "Türkiye'nin ne zaman Batılaşacağını, Amerikanlaşacağını sorar". Atatürk şu cevabı verir: "Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne Batılaşacaktır. O, sadece özleşecektir." İşte Devletimizi kuranların bize örnek olması gereken anlayışları bunlardır.

"Tarih bir tekerrürden ibarettir, hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi" sözleri bir ibret vesikası gibi karşımızda durmaktadır. Tüm bunlar bazılarının söylediği gibi bir paranoya veya Sevr Sendromu da değildir. Türk Milleti'nin bir daha yaşamak istemediği acı gerçeklerdir. Asıl Türkiye üzerinde oynanan tüm bu oyunları görmeyen ve adeta Batı Dünyasına Uşaklık yapanlar hastalıklı bir ruh hali ve ihanet içindedir. Afrikalıların "Batılılar buraya geldiğinde onların elinde İncil vardı, bizim elimizde ise topraklarımız, şimdi bizim elimizde İncil var, onların elinde ise bizim topraklarımız" sözlerinden ders alınmalı, Fransa Cumhurbaşkanı'nın "Hepimiz Bizans'ın Çocuklarıyız" sözleri ibretle hatırlanmalı ve "Asil Türk Milleti'nin Evlatları olduğumuz" asla unutulmamalıdır.

Batı Dünyası Türk Milleti ne zaman silkinse farklı bir Bizans Oyunu oynamakta ve bizi daima sıkıntıya sokarak önümüzü görmemizi engellemektedir. İstiklal Harbini kazandıktan sonra Misak-i Milli Sınırları içinde kalan Musul ve Kerkük'e yöneldiğimizde; Şeyh Sait İsyanı'nı çıkartmışlar ve biz isyanı bastırıncaya kadar İngiltere bu bölgeye kuvvet yığmış ve ele geçirmemizi önlemiştir. Hatayı sınırlarımıza katmamızı engellemiş, buna rağmen başardığımızda ASALA Terör örgütüyle bizi bir hayli uğraştırmışlardır. Zulme uğrayan soydaşlarımızı kurtarmak için Kıbrıs'a girdiğimizde uzun yıllar süren ekonomik ambargo uygulamışlar ve insanlarımızı ekmeğin bile karneyle alındığı ciddi bir iktisadi krize sokmuşlardır. GAP Projesine başlayıp Harran Ovasını sulamak ve suyu kontrol altına alarak bu bölgede yaşayan insanlarımızı kalkındırmak istediğimizde; yıllardır devam eden PKK Terör Örgütünü başımıza bela etmişlerdir. 

Sonuç itibariyle Türk Milleti için AB; bir medeniyet projesi değildir. T.C. Devleti; eskiden emperyalist şimdi küreselleşmeci olan batılı güçlerin model ülkesi ve taşeronu değil, ecdadının izinden giderek bölgesinin lider ülkesi olmalıdır. Milli politikalarında da şeref ve haysiyetini daha fazla ayaklar altına aldırmamalı ve teslimiyetçi yaklaşımdan derhal vazgeçmelidir. T.C. Devleti artık ilkeli, onurlu, milli ve dik bir duruş sergilemelidir. Birinci yol olan teslimiyetin en yakın örneği Osmanlı İmparatorluğunun yıkılış haritasında yerini almıştır. İkinci yol olan onurlu duruş, tam bağımsız siyaset ve milli politikaların en canlı örneği ise T.C. Devleti'nin kuruluşu ile taçlanmıştır.

Türklüğün Yeni Dünya Nizamı (Afavrasya Birliği)

Asya-Avrupa ve Afrika Kıtalarının kesiştiği önemli bir kavşakta yer alan ve coğrafyasıyla büyük bir jeo-stratejik ve jeo-politik değere sahip bulunan ülkemiz konumu itibariyle; Avrupa ve Asya'dan, Ortadoğu, Basra körfezi ve Afrika'ya kadar olan büyük bir bölgeyi kontrol altında tutabilmektedir. Diğer yandan "Kuzey-Güney, Doğu-Batı, İslam-Hıristiyan, Totaliter-Demokratik, Laik-Anti Laik" düşünceler arasında köprü görevi görmektedir. Ayrıca; gerek boğazlara sahip olması ve kıtalar arasındaki yolların kesişim noktasını teşkil etmesi, gerek uranyum-toryum-bor gibi stratejik hammaddelerin topraklarında bulunması ve gerekse dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Orta Doğu Bölgesi ile birçok stratejik ham madde kaynaklarına sahip Orta Asya Bölgesine yakınlığı ve petrol boru hatlarının geçiş güzergâhında yer alması; politik-stratejik önemini daha da artırmaktadır. (Petrol ve Doğalgaz Kaynaklarının 2/3'ü Ortadoğu-Kafkaslar ve Orta Asya Coğrafyasında, toryum-uranyum-bor gibi stratejik madenlerin de 2/3'ü bizim topraklarımızda bulunmaktadır.) Ülkemizin aynı zamanda üç kıtayla ticaret yapma potansiyeli vardır ki bu bizi aynı zamanda iktisadi bir cazibe merkezi yapmakta ve hayati önemi haiz bir konuma getirmektedir.

Tüm bu özelliklerinden dolayı ülkemiz; hem dünya hâkimiyeti peşinde koşan emperyalist güçlerin, hem de bizden toprak talebi olan bazı komşu devletlerin hedefi haline gelmiş ve sürekli tehdit altında kalmıştır. Birinci Dünya Harbinde; İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan'ın Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak; İzmir'i, Antalya'yı, Bursa'yı, Eskişehir'i, Gazi Antep'i, Şanlı Urfa'yı ve İstanbul'u işgal etmeleri, İkinci Dünya Harbi sırasında Rusların; Kars, Ardahan, Artvin ve Boğazları istemesi, şimdi de küresel güçlerin tamamının; bünyemizde bulunan çeşitli bölücü ve yıkıcı faaliyetleri destekleyerek bizi zayıflatmaya ve bölüp-parçalamaya çalışmaları hep bu yüzdendir. Emperyal güçler; dünya hâkimiyet teorilerinin merkezinde görülen bu stratejik coğrafyaya, Türkiye gibi güçlü bir devletin tek başına hâkim olmasını istememekte ve bu durumu yeni dünya düzeni planları için bir tehdit unsuru olarak algılamaktadırlar. En büyük korkuları da; bu coğrafyada Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları gibi iki büyük devlet kuran Türk Milleti'nin, eninde sonunda yeniden bölgesel aktör olacağı ve ciddi oluşumlar kurabileceği gerçeğidir. Çünkü Batılı Devletler de Osmanlı gibi hareket etmekte ve zamanında bizim dönemin kırıtik hammaddesi olan baharat ve ipek yollarını kontrol altında tutarak dünyaya hükmettiğimiz gibi, şimdi kırıtik hammadde olan petrol havzalarını kontrol altında tutarak dünyayı yönetmek istemektedirler. Bu yüzden de hem bizi yok etmeye çalışmaktalar, hem de; Türk-İslam Kimliği ve şanlı tarihiyle Asya-Afrika ve Avrupa gibi üç büyük kıtanın bir çok ülkesi tarafından ağabey olarak görülen ve bu coğrafyada önemli bir etkinliği bulunan Türkiye'yi; bu özelliklerinden dolayı kendileri tarafından geliştirilen "Medeniyetler Arası İttifak ve Büyük Ortadoğu Projeleri" içine dahil ederek kullanmaya çalışılmaktadırlar.   

Bu tarihi ve stratejik gerçeklere; Ülkemizin Kafkaslar-Balkanlar ve Ortadoğu'da maksatlı olarak kurulan ve aslında bizi hedef alan üslerle kuşatıldığı, Afganistan ve Irak'ın emperyalist güçlerce işgal edildiği, Yugoslavya'nın parçalandığı, Litvanya ve Gürcistan'ın turuncu devrimlerle karıştırıldığı, Filistin ve Beyrut'un ateş çemberine dönüştüğü, İran'ın da nükleer program bahane edilerek tehdit edildiği ve küreselleşmecilerin Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika projeleri için düğmeye bastığı tüm dünyada kaos yaratan tehlikeli gelişmelerde eklendiğinde; hayatiyetimizi devam ettirebilmek için birlik ve dirliğimizi korumamız, aktif bir dış siyaset uygulamamız, çevremizde dost ülkelerden oluşan bir güvenlik kuşağı oluşturmamız, çeşitli bölgesel ittifaklarla bünyemizi emperyal güçlerin taarruzlarına karşı daha güçlü hale getirmemiz gerekmektedir.

Türkiye artık akıllı olmalı ve safını da belirlemelidir. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği görevini de yapan Emekli bir orgeneral yaptığı açıklamasında "ABD'nin ve AB Ülkelerinin Türkiye'ye çifte standart uyguladıklarını, bölücü ve yıkıcı terör örgütlerine yardımcı olarak ülkemizi bölmeye ve parçalamaya çalıştıklarını, bu yüzden de Türkiye'nin; Rusya-Çin ve İran'ı da içine alan bir Avrasya İttifakını ciddi olarak düşünmesi gerektiğini" söylemiştir. Ancak Müslüman-Türk Milleti; Türk Dünyası, İslam Alemi ve Batı Dünyası ile entegre olmayı savunan üç büyük siyasi harekete bölünmüş ve hala nerede duracağına net bir şekilde karar verememiştir. En iyi yolun ABD-İngiltere-İsrail'le stratejik ittifak olduğunu düşünenler, AB'nde inat edenler, Rusya tarafından geliştirilen Avrasya İttifakına veya Çin tarafından öngörülen Şanghay İşbirliğine katılmaktan başka çözüm olmadığını söyleyenler, İslam Birliği kurmayı hedefleyenler, Türk Dünyasını bir araya getirmeyi öngörenler vardır. Yani kafalarımız bir hayli karışıktır. Elbette Türkiye alternatifsiz bırakılmamalı ve bir an önce harekete geçilmelidir. Ancak Batı Dünyası'nın alternatifi kesinlikle; Rusya'nın öngördüğü AVRASYA İttifakı veya Çin'in başını çektiği ŞANGHAY İşbirliği olmamalıdır.

ABD, İngiltere ve İsrail'in stratejik işbirliğiyle oluşturulan ve aslında Batı Dünyasının tamamını kapsayan, adına küreselleşme-globalleşme denilen "yeni bir dünya düzeni" öngören "Siyonist-Haçlı İttifak" zaten dünyada yaratılan kaos, akan kan, dökülen gözyaşı ve ahlaki kirlenmenin de sorumlusudur. Çeşitli çevrelerce hedeflerinin; insanlığı üç semavi dini de dışlayan ve adına "Bilgi Dini" denilen yeni bir oluşuma götürmek, daha sonra da dünyayı tek dille konuşan, aynı parayı kullanan ve başkenti Kudüs olan "Faşist bir Dünya Krallığı" ile yönetmek olduğu söylenmektedir. Yeni dinin mabedinin altıgen şeklinde olacağı ve Golan Tepelerinde inşa edileceği de belirtilmektedir. Bu elleri kanlı Siyonist-Haçlı İttifakının en üstünde olduğu söylenilen "İlluminati Örgütlenmesinin" dünyaya şeytanın nizamını getirmeye çalıştığını düşünenler de vardır. Dolayısıyla tarih boyunca zalimin yanında yer almayan Türk Milleti'nin, ülkesini bölüp-parçalamaya da uğraşan bu karanlık ittifakta yeri asla olmamalıdır.

AB de aslında; ABD, İngiltere ve İsrail tarafından geliştirilen Yeni Dünya Düzeninin bir parçasıdır ve ayrı bir ittifak olarak değerlendirmek çok yanlıştır. Kendi içlerinde zaman zaman çelişen Batılı Ülkeler uluslararası konjonktürde birlikte hareket etmekte ve her zaman bizim karşımızda olmaktadırlar. İstiklal Savaşı verdiğimiz AB Ülkeleriyle doku uyuşmazlığımızda da vardır ve aynı ittifak içinde olmamız zaten imkânsızdır. Sonuç itibariyle Batı Medeniyeti; Helen Kültürü, Roma Medeniyeti ve Hıristiyanlık İnancı üzerine inşa edilmiş ve Fransız İhtilalıyla şekillenmiştir. Bizim kurduğumuz Türk-İslam Medeniyeti ise; Türk Kültürü, Asya Kültürü ve İslam İnancı üzerine inşa edilmiş ve İmam-ı Azam Ebu Hanefiler, İmam Maturidiler, Hoca Ahmet Yeseviler, Mevlana Celalettin Rumiler, Hacı Bektaşi Veliler, Hacı Bayram Veliler, Yunus Emreler, Şeyh Edibaliler, İmam Gazaliler'in geliştirdiği, nakli ve aklı birlikte değerlendiren tasavvuf inancıyla şekillenmiştir. Batı kültürü ben merkezli ve materyalist, Türk Kültürü ise biz merkezli ve insanidir. Dolayısıyla 7000 yıldır tarih sahnesinde var olmuş ve Büyük Devletler kurmuş Necip Türk Milleti'nin, bizi yok etmeye çalışan Batı Medeniyetine ve İttifakına ihtiyacı yoktur.

Avrusya da denilen Avrasya İttifakı ise; Rusya'nın kendi menfaatleri doğrultusunda hazırlayarak önümüze getirdiği bir organizasyondur. Türkiye üzerinde oynanan oyunların baş mimarlarından biri olan, Komünist-Ateist İdeolojiyle kardeşi kardeşe kırdıran, Türk Dünyası'na asırlarca çile çektiren ve hala bünyesinde birçok Türk Topluluğu'nu esaret altında bulunduran bu ülkeyle ortaklığı düşünmek için çok erkendir. Doğu Türkistan Türkleri ise hala; Şanghay İşbirliği Örgütü'nün başını çeken Çin'in sınırları içinde esaret altında yaşamaktadır. Zaten ŞANGHAY İşbirliği ile AVRASYA İttifakı aynı zeminde faaliyet göstermekte ve kısmen de olsa birlikte hareket etmektedirler. Ancak küreselleşmeci güçlerin meydanı boş bularak yarattıkları kaosu durdurmak için, ciddi uluslararası organizasyonlara da ihtiyaç vardır. Dolayısıyla Amerika'nın tek kutuplu dünya hevesine son vermek için oluşturulan bu örgütlenmeler dünyanın yararınadır. Ancak Türkiye bu ittifaklara kapılarını tamamen kapatmadan ihtiyatla yaklaşmalıdır. Temellerini bizim attığımız "Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi" ise Türkiye'nin bu zeminde işbirliği yapmaya başladığını göstermektedir.

İslam Âlemiyle ittifak ise şimdilik hayaldir. Bu davanın peşinden giden Milli Görüşçüler de kendilerini her defasında Amerika-İngiltere-İsrail ve AB'nin kucağında bulmuşlardır. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu yıkılınca batılılar tarafından bölgede yaklaşık 40 Ad. Suni Devlet sınırları cetvelle çizilerek kurulmuştur. Bu ülkelerin neredeyse tamamı hala batı dünyasının kontrolü altındadır ve kısa vadede müstakil hareket etme ve bizimle ciddi ortaklıklar kurma güçleri yoktur. Orta ve uzun vadede ise bu bölgeler zaten bizim hinterlandımıza girmektedir ve elbette çeşitli oluşumlar şimdiden düşünülmelidir. Türkiye zaten şimdilik fazla etkinliği olmayan "İslam Konferansı Örgütünün" kurucu üyesidir ve faaliyetlerine aktif olarak katılmaktadır. İslam Ülkeleriyle ayrıca "D-8" gibi temellerini bizim attığımız ciddi ve ilerde çok faydalı olabilecek organizasyonlar içine de girilmiştir. Ancak din kardeşimiz olmalarına rağmen 1. Cihan Harbinde Padişahın cihat çağrısına uymayarak İngiliz ve Fransızlarla işbirliği içine giren ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasına katkıda bulunan bu ülkelere de şimdilik ihtiyatla yaklaşılmalı ve iyice güçlenmeden sırtımızı onlara dayamamalıyız. 

Peki yukarıda belirtilen şer cephesiyle kuşatılmış ve 1000 yıldan beri şehit vererek her türlü acıya gark olmuş Türk Milleti ne yapacaktır? Türkiye Asya ve Avrupa arasında sıkışıp kalmış ve yaşadığı "kimlik bunalımı" nedeniyle; siyaset bilimcileri tarafından "Bölünmüş Ülke" olarak tanımlanmaya başlamıştır. Türkiye'nin; Mekke'yi reddettiği, Brüksel tarafından da reddedildiği söylenmektedir. Müslüman-Türk Milleti alternatifsiz bırakılmamalı, AB tuzağı ve ABD kıskacından bir an önce kurtarılmalı ve önüne yeni hedefler konulmalıdır. Türk Kültürünün önemli simalarından İsmail Gaspıralı "Bütün Türkler dilde, işte ve kültürde birlik olmalıdır" özdeyişiyle aslında bize hedefi göstermiştir. Türkiye'nin kuruluş felsefesine ciddi katkılarda bulunan büyük düşünür Ziya GÖKALP ise bize hedefi "Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak" olarak özetlemiştir.

T.C. Devleti'ni kuran Yüce Önder Atatürk ise "Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Dünyayı ürküten Almanya'dan bugün ne kaldı! Demek hiçbir şey sürekli değildir. Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az şey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içinde olmalıdırlar. Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir öz kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir, hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprülerini sağlam tutarak! Dil bir köprüdür, İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Bugün biz bu kitlelerden dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli... Tarih bağı kurmamız lazım, folklor bağı kurmamız lâzım... Bunları kim yapacak? Elbette biz! Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz, dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor... Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya ve böylece birbirimizi daha kolay anlar hale gelmeye çalışıyoruz... Tarihimizi ona yaklaştırmaya çalışıyoruz, ortak bir mazi yaratmak peşindeyiz. Bunlar açıktan yapılmaz, adı konarak yapılmaz, bunlar devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir." sözleriyle bize asıl hedefi göstermiş ve ufkumuzu açmıştır.

Türkiye Alparslan TÜRKEŞİN ömrünü verdiği "Türk-İslam Ülküsünü" hayata geçirmelidir. Doğuyla-Batı arasında sıkışıp kalan Türk Milleti için şimdilik en iyi yol Taşkent'tir. Tarihimizi iyi okumak, Ecdadımızı anlamak, "Kızıl Elma Ülküsünü" öğrenmek, Akıncıların- Alperenlerin neden "Nizam-ı Alem Hedefi" için savaştıklarını bilmek, kültürel köklerimize inmek ve asırlardan beri süzüle-süzüle bize kadar gelen "Turan Mefkuresi" peşinden gitmekten başka çaremiz kalmamıştır. Dünyanın; AB, NAFTA, BDT, Avrasya İttifakı, Şanghay İşbirliği, Pasifik Ekonomik Birliği, Arap Birliği, Latin Birliği vb. teşkilatlarla bloklaştığı bu yüzyılda; bağlantısız kalarak uluslararası arenada yalnızlığa mahkûm edilmek ve tarih sahnesinden silinmek istemiyorsak, tüm gücümüzle bu fikir etrafında yoğunlaşmalı, daha fazla vakit geçirmeden Türk Dünyası Ateşini yakmalı ve 21. Asrın Türk Asrı olması içinde çok çalışmalıyız.

Büyük Önder Atatürk'ün "Ben her şeyden önce Türk Milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk Birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliğiyle açacaktır. Dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk'ün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecektir" sözleri Türk Milleti'ne her zaman yol göstermeli ve T.C.Devleti Türk Dünyası hedefinden hiçbir zaman vazgeçmemelidir.

Öncelikle dünyanın yeni gerçeklerini çok iyi değerlendirip; savunma üzerine kurulu pasif dış politika anlayışından bir an önce kurtulmalı ve milli, ciddi, onurlu, akıllı ve aktif bir dış politika anlayışıyla hareket etmeliyiz. Daha sonra pergelimizi; Washington, Brüksel, Moskova ve Pekin gibi kendi yörüngeleri olan ve bizi kullanmaya çalışan merkezlere değil, Başkent Ankara'ya batırmalı ve kendi milli yörüngemizi çizmeliyiz. Birleşmiş Milletlerde veto hakkı olan ülkelerin içinde daimi olarak bulunmak için çalışmalı ve gerek bölgesel, gerekse küresel gücümüzü artırmalıyız. Öncelikle KKTC, Musul-Kerkük ve Erbil Bölgesi ile sınırımıza çok yakın olan Ege Adaları Türkiye'ye bağlanmalı, Yunanistan'la yıllardır devam eden kıta sahanlığı ve FIR Hattı meseleleri lehimize olacak şekilde bir an önce çözümlenmeli ve Misak-i Milli Sınırları hayata geçirilmelidir. Nahcivan ise Lâçin Koridoru açılarak Azerbaycan'a bağlanmalı ve Ermenistan'la Karabağ sorunu ivedilikle halledilmelidir. Lâçin Koridorunun açılması ile T.C. Devleti'nin Türk Dünyası ile kara sınırı meselesi de çözülecek ve gönül köprülerimiz buluşarak yüzlerce yıllık hasret bitecektir. (Elbette bu aşamada Tek Millet, İki Devlet olan Türkiye ile Azerbaycan'ın, Tek Millet-Tek Devlet olması kuvvetle düşünülmeli ve hayata geçirilmelidir.) Stratejimizi; Anadolu'nun savunma hatları Balkanlar-Kafkaslar-Ortadoğu'dan geçer mantığı üzerine oturtmalı, asli unsurumuz olan insanlarımızın hısım-akrabaları olan bu dost ülkelerle bir araya gelerek etrafımızda güvenli bir kuşak oluşturmalıyız. Atatürk tarafından kurulan Balkan Antantı, Sadabad Paktı gibi ittifaklar kurarak bölgemizde lider ülke olmalıyız. Daha sonra Avrasya'ya yönelerek soydaşlarımızla kucaklaşmalı ve Türk Dünyası ile Orta Asya Ülkeleri dâhil edilerek oluşum büyütülmelidir. (Zaten şimdiye kadar zikredilen ülkelerin büyük bölümünün Türkiye'de akrabaları vardır ve bizimle tarihi-kültürel bağları bulunmaktadır. Buralarda hala "Osmanlı gitti, huzur bitti" denilmektedir.) Bu arada diğer dost Asya Ülkeleriyle işbirliği içine girilmelidir. En son bu oluşuma İslam Âlemini de katarak; atalarımızın yaptığı gibi, üç kıtayı kapsayan Büyük Bir Türk-İslam Medeniyeti kurmalıyız. Kapılarımızı da hiçbir zaman bizimle beraber olmak isteyen diğer mazlum milletlere kapatmamalı ve Nizam-ı Âleme kadar ufkumuzu açık tutmalıyız. Uzak Doğu ile Kuzey Afrika Ülkeleri de topluluğa dâhil edilmeli, Türk Dünyası-İslam Âlemi ve Diğer Mazlum Milletleri birleştiren güçlü bir ittifak hedeflenmelidir.

Şimdiye kadar kurduğumuz veya dâhil olduğumuz, bir kısmı da halen devam eden çeşitli organizasyonlar, bize daha sonra kuracağımız yeni oluşumlar için yol gösterecektir:

BALKAN ANTANTI: 1934'de Atatürk Türkiye'sinin öncülüğünde; Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya'dan oluşan blok.

SADABAD PAKTI: 1937'de Atatürk Türkiye'sinin öncülüğünde; İran, Irak ve Afganistan'dan oluşan blok.

CENTO: Soğuk Savaş döneminin Central Treaty Organisation (Merkezi Antlaşma Örgütü). Atatürk'ün Ortadoğu kurgusunu İngiltere aynen sürdürdü ve Türkiye, İran, Pakistan'la birlikte Londra'da 4'lü bir yapı kurdu. Başlangıçtaki adı Bağdat Paktı idi.

RCD (Regional Cooperation for Development, Bölgesel Kalkınma İçin İşbirliği Örgütü): 1964'te CENTO üyesi Türkiye, İran ve Pakistan tarafından kuruldu ve 1979'a dek sürdü. Diğer adı İstanbul Paktı. CENTO'nun ekonomik devamıydı, 1985'te adı ECO (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) oldu.

ECO (EKONOMİK İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI-EİT): Kurucuları; Türkiye, İran ve Pakistan. SSCB'nin dağılması sonrası Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Afganistan birliğe dâhil oldular. Türk-Fars ortaklığını (Selçuklu) yansıtmaktadır.

BAĞLANTISIZLAR HAREKETİ: Yugoslavya (Tito), Hindistan (Nehru) ve Mısır (Nasır) öncülüğünde 1955'te kuruldu. Daha sonra Türkiye de dâhil oldu. 1979'da Küba'nın başkenti Havana'da Bağlantısızlar Hareketi adını aldı ve alternatif bir oluşum haline geldi. Halen Dünya nüfusunun % 55'i ve Dünya ülkelerinin % 60'ı (120 ülke, Türkiye hariç) bu harekete üyedir.

İKÖ (İSLAM KONFERANSI ÖRGÜTÜ): 1969'da Fas'ın başkenti Rabat'ta kuruldu. Türkiye kurucu 25 ülkeden biridir.

KEİB (KARADENİZ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ BÖLGESİ): 1992'de Türkiye'nin öncülüğüyle kuruldu. Turgut ÖZAL'ın hatırası. Türkiye, Ukrayna, Rusya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Moldova, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve Arnavutluk'tan müteşekkil. Sonradan Sırbistan da eklendi. ABD ve bir kısım AB ülkeleri de gözlemci.

D-8 (DEVELOPİNG EİGHT-GELİŞMEKTE OLAN 8 ÜLKE): 1997'de Necmettin Erbakan ile Tansu Çiller Koalisyonunda, Türkiye'nin öncülüğüyle kuruldu. Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır, Nijerya'nın oluşturduğu 8'li blok.

TDK (TÜRK DÜNYASI KURULTAYI): 1993'de Türkiye'nin öncülüğüyle kuruldu. Alparslan Türkeş'in hoş bir hatırası. Tam adı; Türk devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı. Bunun için TİKA (Türk işbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) ile TÜDEV (Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfı) kuruldu. Organizasyona Tüm Türk Devlet ve Toplulukları üyedir.

Şanlı tarihimiz, kültürel köklerimiz, tasavvufi derinliğimiz, dünyaya örnek olan Türk-İslam Medeniyetimiz, Atalarımızın kurduğu Göktürk-Hun-Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının hükümranlık sahaları, T.C. Devleti'nin işbirliği içinde olduğu ülkeler, Türk Dilinin kullanıldığı bölgeler, Türkçenin de içinde bulunduğu Altay Dilleri Ailesinin konuşulduğu yerler; Türklüğün Yeni Dünya Nizamı ile ilgili gerekli ipuçlarını verecek ve Türk Milleti'nin yol haritası olacaktır. Kurulması tasarlanan oluşum; milli, dini ve insani açılardan ele alınmalı, Asya, Avrupa ve Afrika Kıtalarının Dost Ülkelerinden teşkil edilmeli ve adı "AFAVRASYA BİRLİĞİ" olmalıdır.

Asya'dan: Uzak Doğudan; Japonya, Malezya, Endonezya, Bangladeş, Singapur, Kore, Orta Doğudan; İran, Pakistan, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Filistin, Orta Asya'dan; Kazakistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan, Moğolistan, Gürcistan, Abhazya, Osetya, Rusya Federasyonundan; Çeçenistan-Dağıstan-Kabartay-Karaçay-Tataristan-Başkurdistan-Yakut ve Tuva Özerk Cumhuriyetleri, Çin'den; Doğu Türkistan Özerk Bölgesi,

Avrupa'dan: Romanya, Macaristan, Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek, Kosova,

Afrika'dan: Mısır, Libya, Cezayir, Tunus, Fas, Nijerya gibi Dost Ülkeler; kısa, orta ve uzun vadede peyderpey bir şekilde bu birliğe alınmalıdır.

"AFAVRASYA BİRLİĞİ" hayata geçirilmeye başlandığı andan itibaren "Cenab-ı ALLAH'ın da İzniyle" cazibe merkezi olacak ve ülkeleri hızla kendisine doğru çekerek, içinde yaşadığımız dünyaya derin bir nefes aldıracaktır. Birliğin siyasi-iktisadi-askeri-sosyal-kültürel konseyleri de en ince detaylarıyla planlanmalı ve Türk Milleti'nin teşkilatçılığı herkese gösterilmelidir. Elbette tek kutuplu dünyanın yarattığı sıkıntılara alternatif olarak düşünülen ve üye ülkelerin refah ve huzurunu artırmayı hedefleyen birliğin amacı; dünyaya barış ve kardeşlik getirmek olmalı, hiçbir ülke-topluluk ve oluşuma karşı düşmanca bir tavır içine girmemeli, BM nezdinde yapacağı çalışmalarla tüm insanlığa olumlu yönde katkılarda bulunmalıdır. Bizim oluşturacağımız medeniyet de, atalarımızın oluşturduğu medeniyetler gibi, dünyaya örnek olmalıdır.

Teşkilatçılık ve Savaşçılık gibi iki temel karakteristiği olan Türk Milleti'nin; daha önce yaptığı gibi şimdi de tüm bunları başarma gücü vardır. Ancak desteğe ihtiyacımız olduğu da aşikârdır. Biz de 21. Yüz Yılın bu büyük medeniyet projesi için özellikle ekonomik yönden gelişmiş olan ve bizimle birçok kültürel benzerlik gösteren Japonya gibi oluşumda olması düşünülen bazı ülkelerle stratejik işbirliği yapabiliriz. Japonlar bir Atasözlerinde; "Türkler her zaman bir süper güçtür. Bunu Türkler hariç herkes bilir." diyecek kadar bize güvenmektedir. Dolayısıyla biz de kendimize güvenmeli; iç meseleler ve kısır çekişmelerle boğuşarak zaman kaybetmek yerine, yönümüzü dışarıya çevirerek gücümüzü tüm dünyaya göstermeliyiz. Emperyal güçlerin tüm hesaplarını aslında bizim hinterlandımıza giren ve en iyi bizim bildiğimiz Ortadoğu ve Orta Asya Coğrafyası üzerinde yaptığı gerçeğini unutmamalı, bölgemizde oyun kurucu olmalı ve tanzim edici büyük ülke rolümüze geri dönmeliyiz. Türk Milleti artık başını kumdan çıkarmalı ve bir an önce Viyana önlerinde yenildiği için girdiği aşağılık kompleksinden kurtularak yeni bir dünya nizamı için kollarını sıvamalıdır. Şu anda Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya ve Çin; bu bölgelerde hükümranlık sağlamak için büyük bir mücadele içine girmişlerdir. Hepside bizi en büyük rakip olarak gördüklerinden enterne etmeye çalışmaktadır. Zaman Türkiye'nin aleyhine işlemektedir. Her şey için çok geç olmadan harekete geçilmelidir. Bölgedeki tüm ülke ve milletler tarafından da tek çıkış yolu olarak gözüken ve aslında dünya içinde büyük bir şans olan "Türk-İslam Medeniyeti" yaşadığımız coğrafya üzerinde yeniden yeşertilmeli, gerek ülkemizde gerekse bölgemizde akan kan ve dökülen gözyaşı bir an önce dindirilmelidir. Elbette güçlü bir T.C. Devleti bir kutup yıldızı gibi parlayacak ve bizden hareket bekleyen; Türk Dünyası, İslam Âlemi ve Diğer Mazlum Milletlere yön gösterecektir.

Sonuç

Büyük Türk Milleti; 7000 yıllık bilinen dünya tarihinde ayakta kalmayı başarmış ve adını altın harflerle kitaplara yazdırmış, sayısız devletler kurmuş, üç kıtanın topraklarında yeşeren Türk-İslam Medeniyetiyle dünyaya hükmetmiş, mazisi şan ve şerefle dolu, onurlu ve necip bir millettir. Biz bugün "Tarih bir tekerrürdür, hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi" sözlerinden ibret alarak; kurduğumuz bu Devletlerin; neden, nasıl ve kimler tarafından yıkıldığını iyi incelemek, hatalarımızı görmek ve tarihten ders alarak geleceğimizi şekillendirmek ve T.C. Devleti'ni ebediyete kadar yaşatmak zorundayız. Bunun için de öncelikle Atatürk'ün "Türk Millet'i başına geçireceği insanların damarındaki cevher-i asliye dikkat etmelidir." sözlerini hafızalarımıza kazımalı ve bizi yöneterek geleceğimizi inşa edecek insanları iyi seçmeliyiz.

Türk Millet'i Yüce Önder Atatürk'ün "Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler;  evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar." sözlerini iyi idrak ederek; çalışmalı, üretmeli ve gelecek nesillerini iyi yetiştirerek bilgi çağına girmelidir. Elbette tarım çağında kurduğumuz büyük medeniyetleri, sanayi çağında neden koruyamadığımız ve şimdi içinde bulunduğumuz bilgi çağında ise niçin iyice zayıfladığımızı iyi tahlil etmeliyiz. Türk Milleti tarım çağından sonra gelen sanayi çağını ıskalamış ve bunun bedelini üç kıtadan Anadolu'ya çekilerek çok ağır bir şekilde ödemiştir. Bilgi çağını da ıskalarsak elimizde kalan son toprakların da gideceğini ve tamamen yok olacağımızı iyi algılamalıyız. Bu yüzden bilgiye her şeyden daha çok önem vermeli, halkımızı yetiştirmeli, gençlerimizi ezberleyen değil; düşünen-irdeleyen-araştıran ve rekabet edebilen bir eğitim-öğretim sisteminden geçirmeli, insanlarımıza kitap okuma alışkanlığı kazandırmalı ve çok çalışıp-üreterek batı dünyası ile aramızdaki farkı kısa sürede kapatmalıyız. Dünyanın geleceğini; okuyan-bilen-düşünen-teknolojiyi iyi kullanan ve bilgi çağını yakalayan ülke ve milletler inşa edecek, okumayan-düşünmeyen ve bilgi çağını yakalayamayan teknoloji fukarası ülke ve milletler ise önce onlar tarafından yönetilecek, daha sonra ise tarih sayfalarından silinip gideceklerdir.  

İlim gibi kültür de; varlığımızı devam ettirme de önemli bir boyuttur. Türk Devletlerinden yabancılar tarafından yıkılan üç devlet vardır. Biri Göktürk Devletidir ve Çinliler tarafından yıkılmıştır. İki ve üçüncüsü Hun ve Osmanlı İmparatorluklarıdır ve Batılılar tarafından yıkılmıştır. Diğerleri genellikle soy ve sülale değişikliğidir. Osmanlı'nın-Selçuklu'nun, Türkiye'nin de Osmanlı'nın devamı olduğu düşünülürse; Türk Milleti'nin bir şekilde hayatiyetini devam ettirebildiği görülecektir. Kendisini Türk-İslam Ülküsüne adayan Alparslan TÜRKEŞİN "Türklük Bedenimiz, İslamiyet Ruhumuzdur" özdeyişi, mensubu olmaktan kıvanç duyduğumuz Türk Milletinin ancak İslam İnancı ile donanarak varlığını sürdürebileceğini ve büyük davaları başarabileceğini çok iyi anlatmaktadır. Çünkü Batı Hun İmparatorluğu; Türkler o zaman İslam Diniyle şereflenmediği için Hıristiyan Batı Kültürü altında ezilmiş ve asimile edilerek yok olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ise Türk Kültüründen uzaklaşıldığı için parçalanmıştır. Yani ampulün iki kablosu vardır, Türk ve İslam. Kablonun biri kesilirse ampul yanmaz. Ancak kültürel köklerimizden kopmaz ve Türk-İslam Medeniyetini devam ettirebilirsek; sonsuza dek semalarımızda Bayrağımız dalgalanabilir, minarelerimizden Ezanımız okunabilir ve ebediyete kadar varlığımızı devam ettirebiliriz. Bu gerçekleri unutmadan yolumuza emin adımlarla ve kendimize güvenerek devam etmeli, evlatlarımızı çok iyi yetiştirerek köklerimizden kopmamalı, milli manevi değerlerimizi asla unutmamalıyız.

T.C. Devleti milli meselelerinde de; ABD ne der, AB'ne de danışalım gibi onursuz politikalardan derhal vazgeçmeli, iç ve dış siyasetini belirlerken olaylara batılı ülkelerle aynı gözlükten bakma yaklaşımını bırakmalı, her zaman tam bağımsızlıktan yana olmalı, bundan sonra kendisinden beklenilen ve tarihine yakışan milli ve dik bir duruş sergilemelidir. Tüm bunlar için de; her zaman milli iktidarlar tarafından yönetilmemiz, iç meselelerimizi bir an önce çözerek ve halkımıza sevgiyle yaklaşarak birlik ve bütünlüğümüzü sağlamamız, insanımızı iyi eğitmemiz, halkımızı refah ve huzur içinde yaşatmamız, siyasi ve ekonomik istikrarı sağlamamız, her daim bilinçli bir kamuoyu ve güçlü bir orduya sahip olmamız gerekmektedir.

Unutulmamalıdır ki; T.C. Devleti'ni kurulduğunda dedelerimiz Müslim Unsurun tamamını "Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Gürcü, Arnavut, Boşnak" vb. gibi etnik ayrımlara gitmeden asli unsur saymış ve sevgiyle kucaklayarak birinci sınıf vatandaş olarak kabul etmiştir. Gayri Müslim Unsurlar ise azınlık saymıştır. Yani bu ülke Osmanlı İmparatorluğu dağıldığında; Balkanlardan, Kafkaslardan ve Ortadoğu'dan asırlar boyunca göç ederek Anadolu'ya gelen ve buralara yerleşen insanların topyekun bir şekilde verdiği İstiklal Harbiyle kurulmuştur. Devletimizin kurucusu Büyük Önder Atatürk'de "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir" diyerek hiç kimsenin ayrısı-gayrısı olmadığını net bir şekilde belirtmiştir. Aynı kıbleye secde eden, haçlı seferlerine birlikte göğüs geren, İstiklal Savaşı veren  ve asırlarca tasada-kıvançta beraber olan ecdadımız bu topraklarda bir devlet kurmuş, bir medeniyet inşa etmiş ve bizlere güzel bir miras bırakmıştır. Halkımız ise 1000 yıldan beri yaşadığımız bu kutsal ve bereketli topraklarda birbirinden kız almış-kız vermiş ve akraba olmuştur. İnsanlarımız birbiriyle ticaret yapmış, ortaklıklar kurmuş, aynı mahallelerde oturmuş, komşuluk ilişkilerine girmiş, düğünde-cenazede bir araya gelmiş, sonuç itibariyle kardeş olmuştur. Asli unsurdan herkes hiçbir ayrıma gidilmeksizin devletin her türlü makamlarına gelmiş, her türlü imkanlarından faydalanmış, istediği yere yerleşmiş ve mal mülk sahibi olmuştur. Yani T.C. Devleti insanlar arasında hiçbir ayrım yapmamış, bazılarının iddia ettiği gibi asimilasyona gidilmemiş, tam tersi yeni kurulan devlete tüm unsurların entegrasyonu hedeflenmiştir. Halkımızın kahir ekseriyeti ayrılıkta azap olduğunu bilmekte ve birlik-beraberlik için var gücüyle uğraşmaktadır. Oynanan bu kadar oyuna rağmen insanlar birbirine kin ve nefretle bakmamaktadır. Dolayısıyla hiç kimsenin gücü bu 1000 yıllık kardeşliği bozmaya yetmez. Hiç kimse emperyalist oyunlara alet olarak ayrılık ve nifak tohumları ekmeye ve bu necip milleti üzmeye uğraşmamalıdır. Devlette bu tip oyunlara fırsat vermemelidir. Yeteri kadar kan ve gözyaşı dökülmüştür. Herkes ders almalıdır. İnsanlarımız münferit bir takım olaylardan etkilenip oyuna gelmemeli, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Laik-Anti Laik gibi kutuplaşmalara prim vermemelidir. Atalarımız birlikten kuvvet doğar diye boşa dememişlerdir. Hedef etrafımızdaki akrabalarımızı da bu güzel birliğe katarak büyümek olmalı, herkes onları da sevgiyle kucaklamalı, ama asla emperyal güçler istiyor diye küçülme ve bölünme düşünülmemelidir.

Türk Milleti'nin hayatiyetini devam ettirebilmek ve yeniden büyük medeniyetler kurabilmek için; meşruiyetinin kaynağını Türk Milletinin binlerce yıllık soylu kültür birikimiyle asil aile ortamlarında filizlenmiş şaşmaz sağduyusu ve en zor anlarda ortaya çıkarak sınav vermiş olan yüksek ahlak ve vicdanı ile tertemiz yüreğinden alan, kudretini ise Atalarımızın kurduğu büyük devletler ile Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesinden alan, Milli Mücadele'nin Kuvay-i Milliye ruhunu yüreklerinde taşıyan ve tam bağımsızlığa inanan, Milletimizin tamamını Al Bayrağımızın etrafında vatanseverlik ortak paydasında kucaklamaya hazır olan, sorunlara Başkentimiz Ankara'dan bakan, ülke meselelerini Türkçe okuyan, Cumhuriyet kazanımlarından taviz vermeyen, milletin milli ve manevi değerleriyle inançlarına saygılı olan, milli kimliğimiz-kültürel değerlerimiz ve tarihi köklerimize sahip çıkan, ilim ve bilime önem vererek gelecek nesillerimizi iyi yetiştiren ve bizi gelecek bin yıllara taşıyan, sırça köşklerde yaşamayan, halkına tepeden bakmayan, ülkemizi insanı merkeze alarak sevgiyle yönetmeye talip olacak, milletin refah ve huzuru için samimiyetle mücadele edecek, milletimizin ağır sorunlarını omuzlayarak birikmiş tüm meselelerini çözecek, vatan ve millet sevgisi ile dolu yürekleri ile aziz milletimizin tamamını kucaklayarak bölünme ve ayrışma oyunlarını boşa çıkaracak, bir takım iç ve dış şer odakları ile sınıf ve zümre çıkarlarına değil milletin tamamına adil bir şekilde hizmet edecek, ülkenin kaynaklarını yalnızca Türk Milleti'nin menfaatleri için kullanacak ve hiç kimseye peşkeş çekmeyecek, iç ve dış tehdit değerlendirmesini iyi yaparak güvenliğimizi sağlayacak ve bekamıza yönelik tüm saldırıları bertaraf edecek, adaletle hükmedip sevgiyle yaklaşarak bizi içine girdiğimiz büyük buhrandan kurtaracak, bizi Atamızın hedef gösterdiği muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkaracak ve bölgemizde lider ülke yapacak, "Devletle ve Milletle kavgası olmayan, devletin ilkeleriyle milletin değerlerini harmanlayarak devletle-milleti çatıştırmayan, Uluslararası Sermaye Kuruluşları ve onların kontrolündeki Yerli Sermaye Baronlarına gebeliği bulunmayan, hiçbir yabancı organizasyonun içinde yer almayan" Milliyetçi ve Muhafazakâr, Demokrat, Vizyon ve Misyon sahibi, İnançlı, Ahlaklı, Şahsiyetli, İlkeli, Nitelikli, Eğitimli, Bilgili, Görgülü, İddialı, Dinamik, Çalışkan, Basiretli, Ehil, Ciddi, Güvenilir, Şeffaf, Dürüst, Şaibesiz, Hoşgörülü, Toleranslı, İyi Niyetli, Samimi ve Kararlı kadrolara ihtiyacı vardır.

Bu kadrolarda ancak; mevcut durumdan rahatsız olan ve ülkemizin geleceğinden endişe duyan Milliyetçi, Muhafazakar ve Ulusalcı kesimlerin, aynı hedef etrafında kitlenerek işbirliği içine girmesi ve bir siyasi oluşumda buluşarak harekete geçmesiyle oluşacaktır. Elbette milli iradeye dayanacak bu oluşumun iktidar ve muktedir olması için; Türk Milleti'nin peşinden gideceği Doğal Liderlere de ihtiyacı vardır. Çünkü insanımız liderle şahlanır ve harekete geçerek büyük işler başarır, lider olmazsa da öyle sessiz sedasız köşesine çekilir ve üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi bekler. Ancak mevcut yapı; doğal liderlerin milletin geleceğinde söz sahibi olmasına izin vermemekte ve ülkenin bir takım menfaat grupları tarafından kötü yönetilmesine sebep olmaktadır. Dolayısıyla seçim sistemi ve partiler kanunu ivedilikle revize edilmeli, yönetim yapımız atamalı milletvekilleri ile belediye başkanlarından kurtarılarak, halk tarafından seçilmiş doğal liderlerden oluşturulmalıdır. Mevcut durumda; ne insanlarımız seçme ve seçilme haklarını demokratik ülkelerde olduğu gibidir, ne de  kitaplarda yazan yasama-yürütme ve yargı ayrılığı vardır. Yasama içinden yürütmeyi de çıkarmakta, yargıyı da atamaktadır. Milletvekilleri ile belediye başkanları da Ankara'dan adeta atanmaktadır. Bu yapı Müslüman Türk Milleti'ni Dünya'nın en güzel coğrafyasında yoksulluğa mahkum etmiştir. Elbette geldiğimiz noktada aydınların da büyük sorumluluğu vardır. Türkiye "Yazmadan katip, okumadan alim olanlar" tarafından yönetilmemelidir diyen Aydınlar da bu kadrolara talip olmalı ve Eflatun'un "Siyasetle İlgilenmeyen Aydınları Bekleyen Sonuç, Cahiller Tarafından Yönetilmeye Razı Olmaktır" özdeyişinden hareketle taşın altına ellerini sokmalıdır.

Müslüman-Türk Milleti'ni halen yöneten ve ilerde yönetmeye heves eden herkes Şeyh Edibali'nin Osman Gazi'ye vasiyetini "Ey Oğul, beysin; bundan sonra öfke bize, uygarlık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bize, kutlamak sana; acizlik, yanılgı bize, hoş görmek sana; geçimsizlik, çatışmalar, anlaşmazlık bize, adalet sana; kötü söz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Oğul, bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana; üşengeçlik bize, uyarmak gayretlendirmek sana. Ey Oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açma. Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın. Yükün ağır, işin çetin, gücün kula bağlı. Allah yardımcın olsun." iyi incelemeli ve gerekli dersleri alarak bu makamlara talip olmalıdır.

Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi için de, Nizam-ı Âlem Davası için de fikir-inanç-coşku gerekliydi, Muasır Medeniyet Seviyesini Aşma Ülküsü ve AFAVRASYA Birliği hedefi içinde, yine fikir-inanç-coşku gereklidir. Liderler ve Fikir Adamları tarafından, ritmini bulmakta güçlük çeken Türk Milleti'ne hedef gösterilmeli, inanç aşılanmalı, şevk ve heyecan verilmelidir. Ortak heyecanların-ortak aksiyonlara dönüştüğü gerçeğinden hareketle; medyanın itici gücünden ve sanatın her türlü argümanından da faydalanarak kitleler motive edilmelidir.

Mete Hanın "Üste Gök Çökmedikçe, Altta Yer Delinmedikçe, Senin İlini ve Töreni Kim Bozabilir" Alparslan'ın "Size Öyle Bir Vatan Bıraktım ki; Ebediyen Sizin Olacaktır" Orhan Gazi'nin "Osmanlı'ya iki kıta üzerinde hükmetmek yetmez. Zira ila-yı kelimetullah azmi iki kıtaya sığmayacak kadar büyük bir davadır. Selçuklunun varisi biz olduğumuz gibi Roma'nın da varisi biziz" Atatürk'ün "Bu memleket tarihte Türk'tü, bugün de Türk'tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır" sözleri birlikte değerlendirilirse, Müslüman-Türk Milleti'nin tarih sahnesinde sonsuza kadar kalacak ve daha nice medeniyetler kuracak derin köklere sahip olduğu anlaşılacaktır. Hepimiz ümitvar olmalı ve ülkemizin aydınlık geleceğine gönülden inanmalıyız. ALLAHA Emanet Olun. Saygılarımla.

 

31 Mayıs 2009

Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi aselcuk@evsatemlak.com adresine gönderebilirsiniz.

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.

Akça Koca Kültür Platformu