YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Anasayfa » Aydın Gözüyle » Röportaj » Oğuz ÇETİNOĞLU » Şâir ve Yazar M. Halistin Kukul ile Türk Dili Üzerine SOhbet - 2

Şâir ve Yazar M. Halistin Kukul ile Türk Dili Üzerine SOhbet - 2
Tarih: 28 Ocak 2018 Yazar: Oğuz ÇETİNOĞLU-Ekonomist, Araştırmacı-Yazar Kategori: Röportaj

Şâir ve Yazar M. Halistin Kukul ile Türk Dili Üzerine SOhbet - 2

'Ahlâk' kelimesinin yerine 'Etik' kelimesini koymaya çalışıyorlar. 'Ahlâksız adam' yerine 'Etiksiz adam' mı diyeceğiz?

Oğuz Çetinoğlu: Devrik cümle hakkında neler söylemek istersiniz?

M. Halistin Kukul: Benim tahsil saham F(ı)ransız Dili ve Edebiyatı'dır. Otuz senelik meslekî hayatımın yirmi beş yılını üniversitede F(ı)ransızca dilbilgisi/g(ı)rameri okutarak geçirdim. Türk dili üzerindeki merakım ve çalışmalarım talebelik yıllarıma dayanır. Herkes, kaideli/kurallı cümle kurmayı arzular. Devrik cümleyle yazanlar, kendi üslûbunu ona göre tanzim etmişler ve okuyucuları da kendilerine göredir.

Zâten, adı üstünde, 'devrik'tir. Böyle bir anlayışla, bir dili kendi mensuplarına veya yabancılara nasıl öğretebilirsiniz? İşi, esâsından saptırmadır. Bir üslûp'tur diyenler de bulunabilir, bu da, onların düşüncesidir.

Çetinoğlu: Maymuncuk gibi her kelimenin ardına takılabilen 'Sel' - 'sal' takıları kabul edilebilir mi?

Kukul: Karnaval, festival, k(ı)ristal, normal, kültürel, sosyal, natürel, s(i)piral, orijinal, jeneral, banal, sinyal, parcel, rasyonel, reel, personel, p(u)rofesyonel, aktüel, jurnal, pastel, emperyal, s(i)pesyal, legal...F(ı)ransızca'dan Türkçe'ye geçen(-el), (-al) takılı kelimelerdendir. Daha çok var.

Bu takılar, Arapça'dan geçen kelimelerdeki (î) âidiyet takısı yerine getirilmek isteniliyor. Yâni; millî, ilâhî, ciddî, maddî, edebî, hayâtî, aklî, medenî, mânevî, askerî, tabiî, mâdenî, coğrafî... demeyeceksiniz. Peki ya ne diyeceğiz? mill-el, ilâh-al, cidd-el, madd-el, edeb-el, hayat-al, akl-al, meden-el, mânevsel, asker-el, (tabiî'nin yerine) doğ-al'ı uydurmuşlar, mâden-el, coğraf-al...

Meselâ; 'târih' kelimesi Arapça'dan geçme bir kelimedir. Târihî yerine, târih(s)-el deyince, bu kelime nasıl öz Türkçe (!) oluveriyor anlamak mümkün mü?

Meselâ; insânî kelimesi Arapça'dır. Bunu, -olamaz ya- insân(s)al değil de, insancıl yapmışlar; bu, insân yiyen' demektir. Balıkçıl da olduğu gibi...

Bir de ne çıktı biliyor musunuz? 'Evsel!'

Türkçe mütehassısı (!) belediyeler, çöp bidonlarına, harıl harıl 'Evsel atık!' yazıyorlar. Ne muazzam bir keşif! Halbuki ne denmeli? Ev atığı!

Elbette ki; Türkçe'de kullandığımız; el, al, sel, sal, misâl, masal, ikbâl, istikbâl, istiklâl, ihtilâl, Temel, Cemal, Kemâl, hilâl, emel, hamal... gibi kelimeler bunlardan değildir.

Meselâ; duygusal deniliyor. Bu, 'hissî' yerine kullanılıyor. Aslında, biri: 'Ben, çok duygusalım!' derken, 'Ben, çok duyguluyum' demek istiyor. 'Ayşe-Ahmet, çok duygu-lu (duygu-suz) bir kız'dır-delikanlı'dır' demek uygundur. Hissî, başkadır; 'duyguya âit' demektir

Çetinoğlu: Hikâye, şiir, roman, seyahatnâme ve benzeri edebî türlere, 'anlatı', 'dinleti', 'söyleşi', 'söylence' gibi ilâveler yapılıyor. Bunlar neyin nesidir?

Kukul: Bu kelimelerin neyin yerine ikame edildiğini bilmek lâzımdır. Hepsinin de kuruluşlarının doğru olduğu görülüyor. Ancak; bir kelimenin kabûllenilebilmesi için, 04 Aralık 1981 târihli Tercüman Gazetesi'nde yazdığım 'Dilde Üç Ana Unsur: Doğruluk-İşleklik- Güzellik' başlıklı yazım, bu hususa ışık tutucudur. Bu kelimeler; takıları itibâriyle doğru görünüyorlar: Anlatmaktan-anlatı; dinletmekten-dinleti; söyleşmekten-söyleşi-yine söyleşmekten söylence...

Türkçemiz'de gürültü, patırtı, şırıltı, akıntı, yıkıntı, ışıltı,uğultu, homurtu, horultu..kelimelerimiz vardır ve mânâları da bellidir. Peki; ilk üç kelime için söylüyorum, bunlar, neyin karşılığında kullanılmaktadırlar? 1. Anlatı: hikâye etme, tahkiye, anlatış tarzı/biçimi. Anlatma/tarzı da denebilir. Tahkiye de, hikâye etme, anlatma'dır. Bana göre; edebî bir terim olarak tahkiye yerleşmiş gibi, ancak, anlatı da iğreti duruluyor. Anlatma, anlatış biçimi/şekli/tarzı daha anlaşılırdır.

Dinleti; F(ı)ransızca concert/konser kelimesinin karşılığı olarak türetilmiştir. Dinletmek'ten dinleti, yabancı bir kelime yerine hiç de iğreti durmuyor. Fakat mânâ olarak konser'in yaygın karşılığını karşılayabiliyor mu, o mechûl!

Meselâ; filânca kişinin konserine gideceğim yerine, dinleti'sine gideceğim de bir sıkıntı yok. Fakat filânca kişi, filân yerde konser verecek yerine 'dinleti' verecek denildi mi, iş değişiyor. Yâni, doğru olması yetmiyor. İşlek de olmalıdır.

Söyleşi; söyleşmek'ten, (i) takısıyla yapılmış güzel bir kelime. Yâni, kuruluşu doğru, yapmaktan-yapı; sevmek'ten-sevi, sevgi, güldürü, bildiri gibi... Ancak; sohbet, hasbihâl gibi bir kelimelerin zâyi olması da hoş değil. İkisi de kullanılmalıdır.

Söyleşi, bir de mülâkat yerine kullanılıyor. Maalesef, bunların yerine F(ı)ransızca reportage/röportaj daha yaygındır... Olmamalıdır!

Söylence; söylenmek'ten yapılmıştır. Söylenti de, aynı kökten kurulmuştur. Söylence'nin, dinlence, gülmece, yutturmaca, uydurmaca, düzmece, bulmaca, bilmece, eğlence gibi benzerleri var. Bunlardan dinlence, tâtil'in yerini asla tutamamıştır. Söylenti, rivâyet yerine kullanılıyor. Fakat dedikodu da olabilir. Rivâyet, rivâyettir. Dedikodu, dedikodu'dur. Söylence, efsâne karşılığındadır ammâ efsâne de efsâne'dir.

Çetinoğlu: 'Şâir' ve 'ozan' arasındaki farkı bilmeyenlere işin doğrusunu anlatır mısınız?

Kukul: Bu iki kelime, sözlük mânâlarının âşikârlığına rağmen hâlâ tartışılmaktadır. Şâir-şâire, bellidir. Şiir yazan kimsedir. Bâzı yerlerde, 'şiir söyleyen' ifâdesiyle de karşılaşırız ki, bundan, irticâlen söyleme kastedilir. Netîce îtibâriyle, şâir/şâire, şiir yazan veya söyleyen kişidir.

Tartışılan, 'ozan' kelimesidir. Bunun için, Misalli Büyük Türk Sözlüğü'nde şu târif veriliyor: (Moğolca'dan geldiği söylenen kelime, Türkçe'den Arapça ve Farsça'ya da geçmiştir.) (Asıl anlamı 'çok konuşan, çenesi düşük kimse' olup 'saz şâiri' mânâsını sonradan kazanmış olmalıdır. Eski Türkiye Türkçesi metinlerinde kelime bu iki anlamda geçmektedir) 1-Saz şâiri, 2-yeni. Şâir" (Bknz: İlhan Ayverdi, Kubbealtı Lugatı, İstanbul 20111, Sf. 959)

Görüldüğü gibi, kaynaklarımız, kesin bir hüküm veremiyor. Alışılagelmiş, halk arasındaki bilinen yâni genel kabûl gören mânâsı, saz ile şiir söyleyen'dir. Fakat bu kişi, şarkıcı veya türkücü müdür? Hayır! Ozan, bunlarla da ifâde edilmiyor. Aslında, ozan, İslâm öncesindeki saz şâirleri/saz ile şiir söyleyen şâirler / âşıklar'dır. İşin içinde 'şiir yazmak' görünmüyor. Bu durum, bugün için de, her ne kadar, şâir eşittir ozan deniliyorsa da, saz şâirlerine/halk şâirlerine/âşıklara daha uygun düşmektedir.

Çetinoğlu: 'İlim' kelimesinin yerine 'bilim' kelimesinin kullanılması sizce doğru mudur?

Kukul: İlim, Arapça, 'ilm'den gelmektedir. Bilim de, ilim karşılığında, 'bilmek'ten türetilmiş bir kelimedir. Tabiî ki, bütün sıkıntı, mevcudu varken, bunların yerine kelime türetilmesi veya uydurulmasındadır. Türetilmede fazla sıkıntı olmamasına rağmen, türetilen kelime doğru olsa bile, kelimenin işlekliği yâni kullanma sahası ve güzelliği bakımlarından kaygılar belirmektedir.

Meselâ; yazmak'tan yazım deniliyor ve imlâ yerine kullanılmak isteniliyor. Dizmek'ten dizim, süzmek'ten süzüm... tamam da, yerleşik/oturmuş tâbir kabûl edebileceğimiz yâni tamamen Türkçeleşmiş bir kelime -ki 'bilim' kelimesinde ısrar ediliyorsa- insanımızı şaşkına çeviriyor.

İlim; daha şümûllü görünüyor. Bugün, 'bilim adamı' denilince, üniversitelerde hocalık yapan kişiler göz önüne getiriliyor. Halbuki ilim adamı, maddî ve mânevî ilimlerle mücehhez dörtbaşı mâmûr bir kişidir. Demek ki; ilm/ilim, daha geniş bir muhtevâ taşımaktadır.

Meselâ; Dînî Terimler Sözlüğü'nde, 'İlm/ilim; her şeyi hakkıyla bilmek, anlamak, öğrenmek, cehlin 'zıddı' ( Bknz. Dînî Terimler Sözlüğü, Cild: 1, Sf. 225)olarak târîf ediliyor. Bu mânâda bilim; sâdece belli bilgileri, sâdece fizik, kimyâ, edebiyat, sosyoloji bilgilerini... elde etmeyi hedef alır.

Çetinoğlu: Bilimle meşgûl alana bilgin/bilim adamı diyoruz. İlim sâhibine de 'âlim' diyoruz. Bir de 'alîm' kelimesi var. 'Alîm' ile 'âlim' arasında da fark olmalı değil mi?

Kukul: Çok önemli bir hususa temas buyurdunuz. Bu hususu, isterseniz yine Dînî Terimler Sözlüğü vasıtasıyla cevaplayayım. Çünkü bilim ile ilim ve ilim adamı ile bilgin/bilim adamı arasındaki ince ayrıntıyı o zaman daha iyi ifâde etmiş olurum. 'Alîm: Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerindendir). 'Devamlı ve eksiksiz bilen' mânâsındadır.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de meâlen buyurur ki: O, her şeyi alîmdir (bilendir). (Hadîd sûresi, 5)

Âlim ise; 'Bilen, ilim sâhibi' demektir. 1-Allahü teâlânın sıfatlarından olup, her şeyi bilmesi, 2- Zamânın fen ve edebiyât bilgilerinde yetişmiş, Kurân-ı Kerîm'in ve yüzlerce hadîs-i şerîfin mânâsını ezberden bilen, İslâm'ın yirmi ana ilim ve kolları olan seksen ilimde mütehassıs (uzman) dört hak mezhebin inceliklerini öğrenmiş, tasavvufun (evliyâlığın) en yüksek derecesine ulaşmış, yetişmiş ve yetiştirebilen, insanların, iliminden faydalanacağı zât, mücdehid.' (Bknz. a.,g.,e., Sf. 21)

Şu var ki, günümüz de, herkes, ilim ve bilim'i birbirinin yerine kullanıyor ve hiç de işin inceliğini düşündüğünü sanmıyorum. Fakat şu var ki; ilim adamı, bilim adamından veya bilginden daha geniş mânâlıdır. Tabiî ki, aynı şekilde, ilim de, bilimden daha geniş bir muhtevâ taşımaktadır.

Çetinoğlu: 'Etik' kelimesi, 'ahlâk' kavramının ihtiva ettiği derinliği ve enginliği karşılayabilir mi?

Kukul: Etik/ethique, F(ı)ransızca bir kelimedir. Türkçe karşılığı, -Arapça'dan Türkçe'ye geçen ve Türkçeleşen- ahlâkî yâni ahlâkla ilgili demektir. Ahlâk ilmi mânâsına da gelir.

Peki, ahlâk, nedir? Ahlâk; hulk'un çoğuludur. Yâni, huylar ve umûmiyetle, mizaç, karakter, tabiat, seciye mânâlarına gelir. Birileri çıkıp, 'Bu iş, hiç de etik olmadı' derken, ne demek istemektedirler? 'Bu iş, hiç de ahlâkî/ahlâka âit olmadı' demek isteniliyor.

Yine peki; 'ahlâkî' veya 'ahlâka âit olmak' nedir? Boş lâftır!

Çünkü ahlâk; dediğimiz gibi, Arapça, hulk'un çoğuludur. İnsandaki iyi ve kötü huylardır ve şâyet 'ahlâklı' veya 'ahlâksız' dersek bir mânâ kazanır. Yâni; 'Bu iş, hiç de ahlâklı olmadı' veya 'Bu iş, çok ahlâksız oldu' gibi... dersek anlam kazanır.

Diğer taraftan; ahlâk, ahlâklı, ahlâksız kelimelerimiz varken, etik'i kullanmak asla kabûl edilemez bir durumdur. Türkçe'ye darbedir.

Çetinoğlu: Umûmîyetle, 'Ne... Ne de...'edatlarının kullanıldığı cümlelerin son kelimesi müspet olur. 'Ne rüşvet aldı, ne de adı bir yolsuzluğu karıştı...' gibi. Fakat istisnalar da var. Bâzı durumlarda fiilin olumlu, bâzı durumlarda olumsuz olması gerekebiliyor. İsteğe bağlı durumlar da söz konusu. Bu mesele, 1940'lı yıllarda ve sonrasında da tartışılmış. Sıhhatli bir zemine oturtulamamış. Siz yetkili olsanız meseleyi nasıl bir kaideye bağlardınız?

Kukul: Bunun tartışılması, artık son bulmalıdır. Kaide kesindir. Hattâ bu durum bütün diller için de geçerlidir. Ben, bunu, biraz daha uzatayım: Kullanılan (ne..ne...ne..ne de...) den sonra gelen fiil, -bu (ne..) ler, zâten olumsuzluk ifâde ettikleri için- olumlu olur.

Bir misâl verelim: 'Ne Mehmet Kaplan, ne Peyami Safa, ne Nihad Sâmi Banarlı, ne Necmettin Hacıeminoğlu ve ne de Yavuz Bülent Bâkiler, Türkçe'nin bu durumda bulunmasına râzı gelirlerdi.'

Çetinoğlu: Siyâsî ve ideolojik düşüncelerden arındırılmış 'Türk Dili Akademisi', dilimizle alakalı problemlerin çözümünü sağlayabilir mi?

Kukul: Böyle bir yapının mevcut şartlarda olabileceğini düşünemiyorum. Çünkü Türk Dili o kadar sâhipsiz ki, tahmin edemezsiniz. Az önce de söyledim. Okul kitapları böyle olan bir başka maarif sistemi olamaz. Böyle bir durumda, bin tâne Türk Dili Akademisi kursanız ne olur? Türk dilini koruma kanunumuz var mı? Yok! Türkiye'de, bir Türkçe dâvası, bir Türk Dünyası Türkçesi mes'elesi var mı? Yok! Seneden seneye, neyin kutlandığı bilinmeyen bir 'Dil bayramı' başını almış gidiyor.

Sonra, Niçin 'akademi' veya niçin 'enstitü' kelimeleri? Bunun için seçiliyor. Seneler önce, Türk Dil Kurumu tarafından 'Yabancı Kelimelere Karşılık Bulma Komisyonu' kurulmuştu. Bunun üzerine, 'Adında (komisyon) bulunan bir heyet bu işi başaramaz' tarzında bir yazı yazmıştım. Nitekim, başaramadı da...

Niçin, Türk Dil Kurumu, Üniversitelerin ilgili bölümleri, Kültür ve Millî Eğitim Bakanlıkları bu işi hâlle yanaşmıyorlar? Yetkileri mi yok, yeterli sayıda düşünen mensupları mı? Hepsi var... Peki ne yok? Mes'uliyet hissi! Bir araya gelip, başbaşa verip, bir mes'eleyi, enine boyuna tartışarak hâlletme zihniyetinin henüz teşekkül etmemesi...

DEVAM EDECEK

DERKENAR

TÜRKÇEMİZİ NASIL MAHVETTİLER?

1941 yılında İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'ne, Maârif Vekâleti'nden Hasan Âli Yücel imzası ile bir tâmim gelir: Fakültelerde ilim terimlerini öztürkçeleştirmek üzere bir komisyon kurulması emredilmektedir.

Her fakültede komisyonlar kurulur ve Temmuz ayında çalışmalara başlanır. Edebiyat Fakültesi hazırlıklarının konuşulacağı ilk toplantıya Hasan Âli Yücel, İbrâhim Necmi Dilmen ve Şemseddin Günaltay katılır. Dekan Râgıp Hulûsi, Vekâletin emrinin ilim ile bağdaşmadığını îmâ eden bir cümle söyleyince Vekil bey parladı, Dekanı yaramaz bir çocuğu azarlar gibi azarladı. Dekan, kızardı ve sustu. Daha sonra söz alan Hâlide Edip Adıvar söz aldı: 'Biz Türk münevverleri sıfatıyla, ilmî bir mevzuun müzâkeresi için toplandığımızı zannediyordum. Görüyorum ki, Vekil Beyefendi, mutlaka kendileri gibi düşünmemizi istiyorlar. Toplantılar bu havada devam edecekse, ben şimdiden özür diliyorum.' İbrâhim N. Dilmen işi tatlıya bağladı.

Üçüncü toplantı, Ali Fuat Başgil'in Dekanı olduğu Hukuk Fakültesi'nde yapılır. Hasan Â. Yücel kısa bir konuşma ile toplantıyı açtıktan sonra: 'Hukuk Fakültesi! Sizin hazırlıklarınızı görelim.' Başgil Hoca cevap verir: 'Bizim hazırlığımız yok efendim.' Vekil Bey yine celallenir. Azarlama faslına başlayacakken, Başgil Hoca: 'Müsaade buyurunuz, arzedeyim...' diyerek söze başlar:

-Hukukun dili evvelâ kanûn, sonra da millet dilidir ve kânûn ile bağlıdır. Kanûnun dili de millet câmiasının dilidir ve öyle olmak lâzımdır. Çünkü kanûn insanlara meram anlatmak için yapılır. Binaeneleyh hitap ettiği insanların diliyle yazılması icap eder.

Bu çok basit hakikati kabul ediyorsak, bir hukuk hocasının kanûn dilinden başka bir dil ile ders vermesi, evvelâ kanûna aykırıdır ve meslekî bir suçtur. Saniyen de, talebesine karşı vazifesini yapmamaktır. Zîra hukuk hocasının ilk vazifesi talebesine kanûn öğretmektir. Kanûn kendi diliyle konuşulursa öğretilir.

Eğer bizden de, tıp ve fenden olduğu gibi, derslerimizi öztürkçe yapmamız istenirse, evvelemirde, Teşkilâtı Esâsiye Kânûnu'ndan başlamak üzere, bütün ana kanûnların dilini değiştirmelidir. Başka türlü olmasına hem hukuken, hem de usûlen imkân yoktur. Bu düşünce iledir ki biz hiçbir hazırlıkta bulunmadık.

Bakan Bey cevap verdi: 'Bu doğrudur. O halde, biz hükümet olarak, evvelâ Teşkilâtı Esâsiye başta gelmek üzere, ana kanûnları öztürkçeye çevireceğiz.'

Çevirdiler.

Çeviremez olaydılar...

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil: Türkçe Meselesi. Yağmur Yayınevi, İstanbul 2006, s: 53-57 özetidir.

 

 

28 Ocak 2018

Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi ocetinoglu1@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

Bütün Yazıları

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.

Akça Koca Kültür Platformu