GÜNÜN SÖZÜ

Bugün dalkavukluk bir ruh ve tıynet meselesidir; iş, meslek olmaktan çıkmıştır. Tanzimat'tan evvelki devirde ise dalkavuklar, kahyaları, nizamnameleri ve narhları olan bir esnaf zümresiydi.//Reşat Ekrem Koçu

16 Aralık 2018 14:52 Hepsini Gör

YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Anasayfa » Aydın Gözüyle » Güncel » Oğuz ÇETİNOĞLU » 29 Mayıs: Fetih Günü

29 Mayıs: Fetih Günü
Tarih: 29 Mayıs 2014 Yazar: Oğuz ÇETİNOĞLU-Ekonomist, Araştırmacı-Yazar Kategori: Güncel

29 Mayıs: Fetih Günü

 

İstanbul, Asya ile Avrupa kıtaları arasında yer alan tabiat güzellikleriyle bilinen bir şehirdir. Tarihi M.Ö. yedinci yüzyıla kadar uzanır. Şehir, M.Ö. 657 yılında Megaralılar tarafından kurulmuştur. Devletin Byzans adlı komutanının adından dolayı şehre, Byzantion adı verildi. M.Ö. altıncı yüzyılda Perslerin eline geçen Byzantion için, Atinalılar ve Ispartalılar da savaşmış. M.Ö. 4. yüzyılda İskender tarafından fethedilen şehir M.Ö. üçüncü yüzyılda Roma İmparatorluğu tarafından alınmış. M.Ö. 330 yılında İmparatorluğun başşehri olan Byzantion'a, bu defa da Konstantinapolis adı verilmiştir M.Ö. 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca Konstantinapolis, Doğu Roma İmparatorluğu'nun başşehri oldu.

Stratejik önemi ve tabiî güzellikleriyle herkesin dikkatini çeken şehir, Gotlar, Ostrogotlar ve Bulgarlar tarafından defalarca kuşatıldı, fakat alınamadı. Bu saldırılar üzerine, İmparator Anastasiyanus, Silivri'den başlayarak Karadeniz'e kadar uzayan surları yaptırdı. Buna rağmen saldırılar devam etti. M.S. 7. ve 8. yüzyıllarda Araplar tarafından da kuşatıldı. Fakat bu kuşatmalar da sonuçsuz kaldı.

1203 yılında Haçlı orduları tarafından zapt edilerek 1261 yılına kadar Haçlıların elinde kaldı. Bu tarihten sonra tekrar Bizanslıların eline geçti.

1299 yılında kurulan Osmanlı Devleti, yavaş yavaş büyüyerek gelişti. Anadolu ve Rumeli'de genişlemeye devam etti. Anadolu ve Rumeli'deki topraklarımızın arasında kalan Bizans, mutlaka alınmalıydı. Bu maksatla şehir, Osmanlılar tarafından birkaç defa kuşatıldı. Fakat alınamadı.

1453 yılında, Osmanlı Padişahı İkinci Mehmed Han, hocası Akşemsettin'in de teşvikiyle İstanbul'a yeni bir hücum düzenlemeye karar verdi. Önce, Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan Anadolu Hisarı'nın karşısına Rumelihisarı'nı yaptırdı. Edirne'de döktürdüğü 'balyemez' adı verilen büyük toplarla savaşa hazırlandı. 6 Nisan 1453 günü, Osmanlı ordusu Bizans surları önüne geldi. Bizans İmparatoru Konstantin, Haliç'i zincirle kapatarak Osmanlı Ordusu'nun şehre denizden girmesini önledi. 11 Nisan günü kuşatma tamamlandı ve top ateşi başladı. Yirmi gün süren top ateşinden kesin bir sonuç alınamadı. Şehrin denizden de kuşatılması gerektiğini düşünen İkinci Mehmed Han, bir gece yetmiş parça gemiyi karadan yürüterek Haliç'e indirdi.

Bizanslılar, sabahleyin Osmanlı Donanması'nı Haliç'te görünce büyük bir korkuya ve paniğe kapıldılar. Haliç'ten ve karadan yapılan top atışlarıyla surlarda gedikler açıldı. Bunun üzerine, 29 Mayıs günü bir genel hücum düzenlenmesine karar verildi. Hocası Akşemsettin İkinci Mehmed Han'a cesaret veriyor; Hz. Peygamberin, 'Konstantin elbet fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne iyi komutan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir.' sözüyle müjdelenen komutanın kendisi olduğunu söylüyordu. Bu inançla 29 Mayıs günü son taarruz başladı. Çok kanlı ve zorlu bir savaştan sonra birçok şehit verildi. Bu şehitler arasında, Bizans surlarına Türk bayrağını diken Ulubatlı Hasan da vardı. Nihayet, 29 Mayıs 1453 Salı günü, İstanbul fethedildi.

İstanbul'un fethi, hem Türk tarihi için önemli bir olaydır. İstanbul'un fethiyle, Osmanlıların, Balkanlardaki ilerlemelerine engel olacak hiçbir gücün kalmamasıdır.

Avrupa'da ilerleyişine devam Osmanlı Devleti, büyük bir imparatorluk hâline gelmiştir.

İstanbul, 29 Mayıs 1453 tarihinden 23 Nisan 1920 tarihine kadar Osmanlı Devleti'nin başşehri olmuştur. Bu sebeple Türk ve dünya tarihini etkileyen bu önemli fethi, her yılın 29 Mayıs günü, aynı coşku ve sevinçle kutluyoruz.

Doç. Dr. DİLAVER CEBECİ

Dinlediğimizde millî duygularımızı kabartan 'Türkiye'm' başlıklı türkünün sözlerini yazan Dilâver Cebeci'yi, 29 Mayıs 2008 tarihinde, 65 yaşında iken ebedî âleme yolcu ettik.  Doğumu: Gümüşhane'ye bağlı Kelkit ilçesinin Dayısı Köyü, 1943

Dilâver Cebeci, millî ve tarihi motiflerle bezeli lirik şiirleriyle tanınır. Edebiyatımıza 'Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi' mizahî tipini kazandırdı. Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla yazdığı yazılarında Türk sosyal hayatına bir 16. yüzyıl Osmanlı vatandaşı gibi bakarak, bu hayatın Türk kültürüne yabancı yönlerini latif bir üslupla hicvetti. Edebiyatımızda uzun ve hikâyemsi mensure türünü denedi ve bu denemelerinde millî romantizmi vermeye çalıştı.

Yayınlanmış kitapları: A- Şiir kitapları. Hun Aşkı: (1972, ikinci baskısında mensurelerini ekledi, 1984), Şafağa Çekilenler: (1984), Ve Sığınırım İçime: (1992), Kandahar Dağlarında Sabah Namazı: (Kendi sesinden kaset, 1992). Mensureler: Mavi Türkü: (1983). Mizahî yazıları: Devranname:  (Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla, 1984). Oyunu: Büyü (1984).

Yayınlanmış Şiir Kitapları: Hun Aşkı: (1972, ikinci baskısında mensurelerini ekledi, 1984),  Sitare: (İstanbul, 1997), Şafağa Çekilenler: (1984), Ve Sığınırım İçime: (1992), Kandahar Dağlarında Sabah Namazı: (Kendi sesinden kaset, 1992), Bütün Şiirleri:  (İstanbul, 2007),  Basılmış Mensureler: Mavi Türkü: (1983). Mizahî yazıları: Devranname: (Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla, 1984). Tiyatro Eseri: Büyü: (1984). Diğer kitapları. Türk Şiirinde Kadın: (İstanbul, 1980), Türk'e Dair: (İstanbul, 2001), Ben Kazanga Baremen: (İstanbul, 1999).  Azak'ın Denizatlıları: (İstanbul, 1998), Bahadır Giray'ın Mektubu: (İstanbul, 2000), Kur'an Gerçekleri: (İstanbul, 1996).

Şiirlerinden bir örmek:

 

SİTARE

 

"Çeşmek Be-zen Sitare

Ezmen Mekon Kanare"

Nerden çıktın karşıma böyle Sitare

Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde

Kirpiklerin yüreğime batıyor

Telaşlı bir kalabalığın ortasında

Ayaküstü konuşuyoruz

Nedimin nigehban nergisleri gibi

Üstümüzde bütün nazarlar

Çok utanıyorum Sitare

Dün oturup hesap ettim

Sen doğduğun zaman

Ben bir askeri mektepte talebeymişim

Sen bilmezsin Sitare

Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih

Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu

Her akşam dokuzda yat borusu çalardı

Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı

Bir derin uykuya atardım kendimi

Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı

Bende onu alır anamın düşlerine kaçardım

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Seninle konuşurken Sitare

Aklıma yıldızlar dökülüyor

Bir çaresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde

Ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan

Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında

Gökyüzü salkım salkım

Zigguratlar tıklım tıklım

Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım

Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım

Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan

Kimi gün inatçı yosunlar gibi kepez diplerine yapışan aklım

Gözlerine baktığım zaman Sitare

Bütün çöllere ay doğuyor

Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays'ı Antere'yi A'şa'yı

En kuytu vahaları dolaşıyorum

Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare

Çadırla su arasında bir cılga var

O cılgada narin ayak izlerin var

Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Bazan sapsarı bir benizle geliyorsun

Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun

Biliyorum içinde bir sızı var

Bıçak ağzı gibi bir sızı var

Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan

Züheyr'in Suad'ı gibi keremsiz kılan

Kuzeyden güneye

Güneyden kuzeye

Heyy! Gidip geliyorum bu çöllerde

Kureyş'in heybetli ve inatçı develeri

Hiç aldırmadan benim esmer sevdama

Geviş getiriyorlar ufka bakarak

Ben kaçıp Yesrib'e sığınıyorum

Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum

Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif

Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum

"Ah minel aşk-ı ve halatihi.."

Çok eski bir gerçektir bu biliyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz

Ve ikimizde ıslanıyoruz

Ben ne yağmurlar gördüm Sitare

Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım

Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın

Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır

O şehirde sırılsıklam gezerdim

Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan

Tapınaklar insanları safra gibi atardı

Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı

Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni

Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim

Kara bulutlar kükrerken bir Kaşkar sabahında

Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk

Bakışlarımı sunuyorum, tereddütsüz alıyorsun

Gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun

Kaşı karam, gözü karam, saçı karam

Umay gibi yumuşak huylum

Nerden çıktın karşıma böyle

Sesin ılık bir bahar güneşi gibi ığıl ığıl akıyor içime

Asya'nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime

Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitare

Adam akıllı yorulmuşum

Ellerin böyle olmamalıydı

Ellerine acıyorum

Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum

Durup durup ıssız yerlerde

"güçlü ol ey kalbim, güçlü ol

Daha çok işimiz var" diyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

 

 

29 Mayıs 2014

Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi ocetinoglu1@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

Bütün Yazıları

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.