GÜNÜN SÖZÜ

Yığın kadındır. Namusunu koruyacak zorba arar. Çobansız yapamayan kaz sürüsü.//Cemil Meriç

19 Temmuz 2018 06:51 Hepsini Gör

YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Anasayfa » Aydın Gözüyle » Güncel » Aygutşat SELÇUK » Parlamenter Sistem İle Başkanlık Modelinin ve Nispi Temsil İle Çoğunluğa Dayalı Seçim Yöntemlerinin Türkiye Açısından Mukayesesi

Parlamenter Sistem İle Başkanlık Modelinin ve Nispi Temsil İle Çoğunluğa Dayalı Seçim Yöntemlerinin Türkiye Açısından Mukayesesi
Tarih: 15 Mart 2013 Yazar: Aygutşat SELÇUK-Emekli Yarbay Kategori: Güncel

Parlamenter Sistem İle Başkanlık Modelinin ve Nispi Temsil İle Çoğunluğa Dayalı Seçim Yöntemlerinin Türkiye Açısından Mukayesesi

GİRİŞ:

Türk Milleti "bazı gelişmiş ülkelerin parlamentoları kaldırıp halkın tümünü milletvekili sayarak doğrudan yönetime geçtiği ve kanunları bilgisayarla herkesin oyuna sunduğu bilgi çağında" demokrasinin olmazsa olmazı olan seçme ve seçilme hakkından dahi yararlanamamaktadır. Halk ülkede demokrasi var diye kandırılmakta, yapılan seçimlerde gaz alınmakta ve milletin sadece muhtar seçmesine izin verilmektedir. Siyasetçiler "halkın yeterli siyasi olgunluğa erişmediği iddiasıyla" seçim sistemi ile partiler kanununu değiştirmemekte ve siyasi ahlak tasarısını çıkartmamaktadır. Hâlbuki Türk Milleti asırlar önce oba reislerini seçmiş, seçilen aksakallılar kurultayı oluşturmuş, kurultay içinden şura çıkarmış ve şura da hakanı belirlemiştir. İstiklal Harbi veren Gazi Meclisin Vekilleri de halk tarafından her vilayetin reislerinden seçilmiştir. Türk Milleti; 21. Asırda da bunu başaracak siyasi erdeme sahiptir ve belediye başkanları ile vekillerini kendi seçmek istemektedir. Ancak iktidarı elinde tutan ve statükoyu korumak isteyen bazı güç odakları ile çıkar çevreleri; bireysel hak ve özgürlüklerin önünü tıkamakta ve demokratik gelişmeyi engellemektedir. Terör, yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik dâhil yaşadığımız tüm sıkıntıların kaynağı; atamalı milletvekili ve belediye başkanları ile torpilli bürokratlardan oluşan, yönetimde istikrarı ve temsilde adaleti sağlamayan, milli iradeyi meclise yansıtmayan ve demokratik meşruiyet krizine neden olan bu çarpık yapıdır. Ancak bu yapı "bilgi çağının küresel rekabetine dayanamayacak ve halkın ihtiyaçlarını karşılayamayacak" yetersiz bir hale gelmiştir ve değiştirilemez ise T. C. Devletinin bekası ile Türk Milletinin egemenliği açısından ciddi riskler taşımaktadır.

TARİHSEL SÜREÇ:

M.Ö. V. yy'da Atina ve Isparta Şehir Devletlerinin yönetim şekillerinin, demokrasiye başlangıç teşkil ettiği söylenir. Kadınların, kölelerin ve yabancıların siyasi haklara sahip olmadığı Atina Demokrasisinde, 20 yaşını geçen erkekler şehir meclisinin tabii üyesi sayılmıştır. Siyasal temsilin ilk örneği olan senato ve halk meclisleri Roma da görülmüş, ancak aristokrasinin tekelinde kalmıştır. İlk demokratik adım 1215'te İngiltere'de imzalanan Magna Carta'dır. ikinci adım, 1628'de İngiltere'de yayınlanan Haklar Bildirisidir. Daha sonra önce Amerika, sonra Fransa'da İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayınlanmıştır. Parlamento ve parti kavramları 1660 restorasyonu ile 1832 reform yasasını kapsayan dönemde İngiltere'de gelişmiş ve sonraki parlamenter sistemlere örnek olmuştur. Ancak gerçek demokrasiye "Avrupa'da başlayan Rönesans ve Reform hareketleri ile 1789 Fransız İhtilali" sonrası geçilmiş, parlamenter rejim 1814'de Fransa'da kurulmuş, onu Belçika ve Norveç izlemiş ve 19. yy'dan itibaren hızla dünyaya yayılmıştır. İngiltere'de 1832, Japonya'da 1867'de ilk siyasi partiler kurulmuştur. Ancak servete ve okuryazarlığa bağlı oy hakkı 20. yy'a kadar sürmüştür. İngiltere'de 1948'e kadar tüccarlara "hem oturduğu, hem de işyerinin olduğu yerde" oy hakkı tanınmıştır. Belçika'da 1983'de Anayasa ile "35 yaşında evli ve çocuk sahibi yurttaşlar ile devlete yılda en az 5 frank vergi ödeyenlere" birden fazla oy hakkı verilmiştir. Fransa'da aile reislerine karıları ve çocukları için birer fazla oy hakkı tanınmıştır. İtalya'da 1912'ye kadar okuryazar olma şartı aranmıştır. ABD'nde Zencilerin seçilme hakkı 1970'lere kadar sınırlı kalmıştır. Pek çok ülkede zenciler ile köleler yeni oy hakkına sahip olmuşlardır. Irk ayrımının hâlâ çözülemediği ülkeler vardır. Kadınlara ilk seçme hakkı 1869'da ABD Wyowing Eyaletinde tanınmıştır. Kadınların seçme ve seçilme hakkı 20. yüzyılda genelleşmiştir. (Türkiye'de kadınlara seçme ve seçilme hakkı "birçok Avrupa ülkesinden önce" 5 Aralık 1934'de verilmiştir.) Elbette feodal döneme özgü bu uygulamalar, modern ve demokratik toplumlarda kalmamıştır. Günümüzde sadece çocuklar ve akıl hastaları oy hakkına sahip değildirler.

Töre geleneği olan Orta Asya Türk Devletlerinde; oba reislerinden oluşan Kurultay ile Hakan'ın yanında bulunan ve ülke meseleleriyle ilgili kararların alınmasına yardımcı olan Şura vardır. Selçukluda devletin en yüksek yönetim kurumu Divanı Âlâ'dır. Bireylerin hukuki sorunlarına bakan Kadılık Müessesi ve idare ile halkın uyuşmazlıklarını çözen Meclis-i Mezalim bulunmaktadır. Osmanlıda "Orhan Gazi'nin kurduğu" Padişahın başkanlığında toplanan ve memleketin önemli işlerini gören Divan-ı Hümayun ile sadrazamın başkanlığında toplanan ve nazırlardan oluşan Meclis-i Has vardır. Askeri konuları görüşmek için de Dar-ı Şurayı Askeri kurulmuştur. Ayrıca Osmanlının sonuna dek Meclis-i Vükelâ toplantıları yapılmıştır. XVIII. yy'da "padişahın buyruğuyla toplanan, çeşitli cemaat temsilcileri ve asker-sivil üst düzey memurlar ile bilgili kişilerden oluşan" Meşveret Meclisi görülmektedir.

Batılı Filozofların Türk-İslam Medeniyetinden etkilendiği ve Büyük Mütefekkir İbn-i Rüşd'ün eserlerini incelediği bir vakıadır. Ancak Türk tarihinde ilk demokrasi adımı 1808'de imzalanan Sened-i İttifak'tır. Bu belgeyle Padişahın yetkileri sınırlandırılmış ve il genel meclisinde halkın ileri gelenleri sayılan Ayanlara geniş haklar tanınmıştır. 1837'de Meclisi Vâlây-ı Ahkâmı Adliye adında, Danıştay ile Yargıtay'ın temelini oluşturan ilk yüksek mahkeme kurulmuş ve yürütme ile yargı birbirinden ayrılmıştır. 1839'da Tanzimat ve 1856'da Islahat Fermanları ile tüm olumsuzluklara rağmen demokrasi ve özgürlük alanları genişletilmiştir. 1868'de yüksek mahkeme ikiye ayrılarak, Şuray-ı Devlet adıyla Danıştay ve Meclisi Ahkâmı Adliye adıyla Yargıtay kurulmuştur. 23 Aralık 1876'da Kanun-i Esasi ilan edilmiş, Meşruti Monarşiye geçilerek yasama ile yürütme birbirinden ayrılmış ve çift meclisli yapı kurulmuştur. 20 Mart 1877'de toplanan Meclis-i Umumi; üyeleri sancak delegelerince seçilen Meclis-i Mebusan ve üyeleri padişah tarafından seçilen Meclis-i Ayan'dan oluşmuştur. Osmanlı-Rus (93) harbini bahane ederek 28 Haziran 1877'de meclisi kapatan II. Abdülhamit, ilk siyasi parti sayılan İttihat ve Terakki Fırka-i Siyasiye'nin baskısıyla 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet'i ilan etmiş ve ilk çok partili seçimler yapılmıştır. Ahrar Fırkasının bir mebus çıkardığı seçimleri, İttihat ve Terakki Fırkası ezici üstünlükle kazanmıştır. Daha sonra kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası güçlenince, İttihat ve Terakki Fırkası seçimleri öne almak için 1909'da Abdülhamit'i tahtan indirmiş ve yerine V. Sultan Reşad'ı geçirmiştir. Bu olay 31 Mart vakası olarak tarihe geçen ilk siyasi çekişme olmuştur. 1912 seçiminde Hürriyet ve İtilaf 6,  İttihat ve Terakki 275 mebus çıkarmıştır. Balkan Harbi kaybedilince İttihatçılar çekilmiş,  Hürriyet ve İtilaf yeni hükümeti kurmuştur. Ancak Edirne düşünce, İttihatçılar Bab-ı Ali baskınıyla yönetime tekrar el koymuşlardır. 1914 seçimine rakipsiz giren İttihatçılar tüm mebusları almış, ancak Osmanlı 1. Cihan Harbinde yenilince; Talat Paşa Hükümeti görevden çekilmiş ve Padişah Vahdettin 21 Aralık 1918'de meclisi feshetmiştir. Azınlıkların da katıldığı 1919 seçimini; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kazanmıştır. 28 Ocak 1920'de Misak-i Milli'yi kabul eden Meclis-i  Mebusan, İstanbul'un 16 Mart 1920'de işgali üzerine "işgal kuvvetleri tarafından basılarak" dağıtılmıştır. Ancak 23 Nisan 1920'de Ankara'da toplanan TBMM'nin temelini teşkil etmiştir. İlk Anayasa olan Kanun-ı Esasi 20 Nisan 1921'e kadar, İntihab-ı Mebusan (Seçim) Kanunu ise 1942'ye kadar, kısmen uygulanmıştır.

Mustafa Kemal Paşa'nın Ankara'da Meclis toplanması için 19 Mart 1920'de illere yayınladığı tebliğe göre; seçim İntihab-ı Mebusan Kanunu'na uygun yapılacak, seçimde livalar esas alınacak ve her livadan 5 üye seçilecek, seçim her livada aynı günde yapılacak, seçim gizli oy ve mutlak çoğunluk yöntemine göre yapılacak ve Meclis üyeliği için her fırka-zümre ve cemiyet aday gösterebilecektir. Ankara'da 23 Nisan 1920'de kurulan I. TBMM; livalardan seçilen 394 mebus ile Meclis-i Mebusan'dan Anadolu'ya geçebilen 92 mebustan oluşmuştur. TBMM 20 Ocak 1921'de hazırladığı Teşkilatı Esasiye Kanunu ile "Yeni kurulan Türkiye'de hâkimiyet ka­yıtsız ve şartsız millete aittir ve bu yet­ki halk adına TBMM tarafından kullanılacaktır" demiş ve meclisin yasama ve yürütme yetkisini elinde topladığı, kuvvetler birliğine dayalı Meclis Hükümeti oluşturmuştur. İstiklal Harbi kazanılıp 24 Temmuz 1923'de Lozan Barış Anlaşmasının imzalanmasından sonra, saltanat kaldırılmış ve seçime gidilmiştir. İki dereceli mutlak çoğunluk yöntemiyle yapılan seçimi tek parti olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kazanmış, Halk Fırkası adını alarak II. TBMM'ni kurmuştur. Meclis 29 Ekim 1923'te T. C. Devleti'ni ilan etmiş, 1924'de kabul edilen Teşkilatı Esasiye Kanunu ile Cumhurbaşkanı seçimlerini hükme bağlanmış ve Atatürk'ü İlk Cumhurbaşkanı seçmiştir. Kuvvetler birliği devam ettiğinden, kurulan siyasi rejim; meclis hükümeti ile parlamenter sistemin karışımı olmuştur. 1920'de Sivas'ta Muvakkat Temyiz Heyeti adıyla kurulan mahkeme, Temyiz Mahkemesi olarak değiştirilmiş ve 1924'de Eskişehir'e taşınmıştır. 17 Kasım 1924'de Kazım KARABEKİR başkanlığında ilk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuş, ancak çıkan isyanlarının odağı olduğu gerekçesiyle 3 Haziran 1925'de kapatılmıştır. 31 Ağustos 1927 seçimini tek parti olan Cumhuriyet Halk Fırkası almış ve İsmet İNÖNÜ Başbakan seçilmiştir. 12 Ağustos 1930'da Fethi OKYAR başkanlığında Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuş, ancak 17 Kasım 1930'da feshedilmiştir. SCF ile ayni dönemlerde kurulan Ahali Cumhuriyet Fırkası ile Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi de hükümet tarafından kapatılmıştır. 1931 seçimini tek başına girerek kazanan CHF, 1935 Büyük Kurultayında CHP adını almıştır. Bağımsızların katılmasına izin verilen 1939 seçimini de yine tek parti olan CHP almıştır. Seçilen 423 vekilin, 23 tanesi bayandır. Mecliste "partili vekiller arasından Kurultay'ın seçtiği ve CHP meclis grubu dışında faaliyet gösterecek" müstakil grup uygulamasına geçilmiştir. 1942'de 4320 sayılı ilk seçim yasası çıkarılmıştır. Yeni yasa ve son kez tek parti ile girilen 1943 seçimini CHP almıştır. 10 Ocak 1945'de Teşkilatı Esasiye Kanunu "Anayasa" temyiz mahkemesi  "Yargıtay" olarak değiştirilmiştir. Bu dönem yapılan seçimlerde, HF/CHF/CHP'nin listeleri seçmenin önüne tek tercih olarak sunulmuş ve halka bu listeleri onaylamaktan öte seçme hakkı tanınmamıştır. 1945'te II. Dünya Harbi bitince, ırkçı akımlar yerini demokratik rejimlere bırakmıştır. Demokratik Batılı Ülkelerin baskısıyla, Türkiye'de çok partili hayata geçmiştir. 18 Temmuz 1945'de "CHP'den ayrılan bir grupça" Türkiye Kalkınma Partisi, 7 Ocak 1946'da ise DP kurulmuştur. DP'nin baskısıyla 5 Haziran 1945'de 4918 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu çıkarılmıştır.

Türk siyasi hayatı "seçmenlerin önce delegeleri (ikinci derece seçmen/büyük seçmen) seçtiği, bunların da yeni bir seçimle vekilleri seçtiği" İki dereceli tek partili seçimlerle başlamış, ancak bu uygulama 1946'da terk edilerek, tek dereceli çok partili seçimlere geçilmiştir. Çok partili hayata geçişten bu güne kadar ki 67 yıllık süreçte, 7 farklı seçim sistemi uygulamış, değişiklikler "bazen ülkenin meselelerini çözmeye ve halkın taleplerini karşılamaya, bazen de siyaseten gelecek seçimleri garanti etmeye ve bir görüşün önünü kesmeye" yönelik olmuştur. Açık oy, gizli tasnif usulü ve yürütmenin denetiminde yapılan 1946 seçiminde "parti esaslı liste usulü tek turlu basit çoğunluk sistemi" uygulanmış ve CHP 397, DP 61 ve bağımsızlar 7 vekil çıkarmıştır. DP seçimler antidemokratik yapıldığından mahalli seçimlere girmemiş, kamuoyu baskısıyla 16 Şubat 1950'de çıkarılan 5545 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu ile genel, eşit, gizli oya geçilmiştir. En önemlisi seçimlerin yargı gözetimi ve denetimi altında yapılması ve anlaşmazlıkların yargı mercilerinde halli esası getirilmiştir. Yine tek turlu çoğunluk sisteminin uygulandığı 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde DP tek başına iktidara gelmiş ve CHP'nin 27 yıllık iktidarı sonlanmıştır. 1950 seçiminde; DP 420, CHP 63, MP 1 ve bağımsızlar 3 vekil çıkarmıştır. 1954 seçiminde;  DP 505, CHP 31, CKMP 5 ve bağımsızlar 1 vekil çıkarmıştır. Ancak %57,6 oy alan DP vekillerin %93.2'ni, %35,4 oy alan CHP vekillerin %5.8'ni kazanmıştır. Buna göre bir vekili; DP 10.939 seçmen ile, CHP 45.870 seçmen ile çıkarmıştır. DP'den ayrılanların kurduğu Hürriyet Partisi ile CHP ve CKMP'nin seçim işbirliği yaptığı 1957 seçiminde; DP 424, CHP 178, CKMP 4 ve HP 4 vekil çıkarmışlardır. DP'nin muhalefeti susturmak için sergilediği baskıcı tutum, seçim sonuçlarında görülen temsilde adaletsizlik vb. gerekçelerle yapılan 27 Mayıs 1960 darbesiyle başa geçen Milli Birlik Komitesi "nispi temsil esaslı çevre barajlı D'hondt Sistemi" getirmiştir. 1961 seçiminde; CHP 173, AP 158, CKMP 54, YTP 65 vekil çıkarmış, CHP-AP hükümeti kurulmuş, temsilde adalet sağlanmış, partilerin aldıkları oy ile çıkardıkları vekil arasındaki fark azalmış, ancak ülke koalisyonlarla tanışmıştır. Liste usulü çoğunluk sistemi ile yapılan senato seçiminde ise; AP 71, CHP 36, CKMP 27, YTP 16 senatör kazanmış, Cumhurbaşkanınca 15 senatör seçilmiştir. Bileşik oy pusulası ile ön seçimin getirildiği ve parti sayısının arttığı 1965 seçiminde "seçim çevresi düzeyinde nispi temsil ve milli bakiye sistemi" uygulanmış, artık oylar değerlendirilmiş ve AP 240, CHP 134, MP 31, YTP 19, TİP 15, CKMP 11 vekil çıkarmış, AP %52.9 oyla iktidar olmuştur. Barajsız D'hondt sisteminin uygulandığı 1969 seçiminde; AP 256, CHP 143, CGP 15, BP 8, MP 6, YTP 6, TİP 2, MHP 1, bağımsızlar 13 vekil çıkarmış ve AP %46.5 oyla iktidarını korumuştur. Küresel krizin neden olduğu siyasi-ekonomik istikrarsızlığa çözüm bulunamadığı gerekçesiyle verilen 12 Mart 1971 muhtırası ile ara yönetim dönemine girilmiştir. Barajsız D'hondt tercihli oy sisteminin uygulandığı 1973 seçiminde; CHP 185, AP 149, MSP 48, DP 45, CGP 13, MHP 3, TBP 1, bağımızlar 6 vekil çıkarmış ve CHP-MSP koalisyonu kurulmuştur. Ancak Kıbrıs Barış Harekâtından sonra uygulanan ambargo ülkeyi ekonomik istikrarsızlığa sürüklemiştir. Barajsız D'hondt sisteminin uygulandığı 1977 seçiminde; CHP 213, AP 189, MSP 24, MHP 16, CGP 3, DP 1, bağımsızlar 4 vekil çıkarmış ve AP-MSP-MHP (MC) koalisyonu kurulmuş, AP'li 11 vekilin yerel seçimden sonra istifa etmesi ve Ecevit'in gensorusu ile düşürülmüş ve yerine 1978'de CHP hükümeti başa geçmiştir. Artan istikrarsızlık nedeniyle Ecevit 1979'da istifa etmiş ve yine Demirel'in Başbakanlığında MC hükümeti kurulmuş, ancak sağ-sol çatışmaları artarak devam etmiştir. 1961-1977 arası seçimlerde "partilerin mecliste tek başına çoğunluk sağlayamaması yüzünden" kurulan koalisyonların ülkeyi siyasi-ekonomik-sosyal istikrarsızlığa sürüklemesi, artan anarşik hadiseler vb. gerekçelerle yapılan 12 Eylül 1980 darbesinden sonra başa geçen Milli Güvenlik Konseyi "nispi temsil esaslı ülke geneli ve seçim çevresinde çifte barajlı D'hondt sistemini" getirmiştir. 1983 seçiminde; ANAP 211, HP 117, MDP 71 vekil çıkarmış, ANAP hükümeti kurulmuş ve 1984 Eruh baskınıyla PKK terörü hayatımıza girmiştir. 1987 seçiminde "çifte barajlı D'hondt+kontenjan sistemi" uygulanmış; ANAP 292, SHP 99, DYP 59 vekil çıkarmış ve ANAP iktidarını korumuştur. 1991 seçiminde "çifte barajlı D'hondt + kontenjan + tercihli oy" sistemi uygulanmış, fakat barajı aşmak için "MÇP ve IDP RP çatısı altında, HEP ise SHP çatısı altında" seçim ittifakı yapmış; DYP 178, ANAP 115, SHP 88, RP 62, DSP 7 vekil çıkarmış ve DYP-SHP koalisyonu kurulmuştur. Yani seçim sistemiyle zorlamaya rağmen parti sayısı azaltılamamış ve yönetimde istikrar sağlanamamıştır. 1995 seçiminde çevre barajı kaldırılıp "ülke barajlı D'hondt" sistemi uygulanmış; RP 158, DYP 135, ANAP 132, DSP 76, CHP 49 vekil çıkarmış ve kısa ömürlü RP-DYP (Refahyol) hükümeti kurulmuştur. Ancak 28 Şubat 1997 e-muhtıra sonrası DYP'den kopan vekiller ile ANAP-DSP (ANASOL-D) koalisyonu başa geçirilmiş ve RP "Dini ideolojiye dayanması ve laik Cumhuriyete karşı köktendinci söylemleri gerekçesi ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın Anayasa Mahkemesi'ne açtığı dava sonucu" ocak 1998'de kapatılmıştır. Yine "ülke barajlı D'hondt" sisteminin uygulandığı 1999 seçiminde; DSP 136, MHP 129, FP 111, ANAP 86, DYP 85 vekil çıkarmış, başa geçen DSP-MHP-ANAP iktidarı "en geniş tabanlı koalisyon hükümeti olmasına, başarılı icraatlar yapmasına ve terörü durdurmasına rağmen" partiler arası sürtüşmeler, DSP'nin kendi içindeki anlaşmazlıkları ve çıkan ekonomik kriz yüzünden; halkı yönetimde istikrar arayışına itmiştir. 2002 seçiminde; AKP 363, CHP 178, bağımsızlar 9 vekil çıkarmış, AKP %34.28 ile hükümet kurmuş, kullanılan oyların %45,3'ü meclis dışı kalmış ve siyasi hayatın en büyük temsil adaletsizliği yaşanmıştır. 2007 seçiminde; AKP 341, CHP 112, MHP 71, bağımsızlar 26 vekil çıkarmış ve AKP %46.58 ile iktidar olmuştur. 2011 seçiminde; AKP 326, CHP 135, MHP 53, bağımsızlar (BDP) 36 vekil çıkarmış ve AKP %49.90 ile iktidarını korumuştur. Ancak "keyfi yönetim, taraf tutma, aykırı sesleri susturma, küresel güçlere verilen tavizler, artan terör hadiseleri, demokratik açılım süreci, yeni Anayasa gerilimi ve egemenlik tartışmaları" nedeniyle ülke uçurumun kenarına gelmiştir.

Yaşadığımız tarihsel süreç üç döneme (1946-1960, 1961-1980 ve 1980 sonrası) ayrılabilir. Yönetimde istikrarı sağlamak için çoğunluk esaslı sistemle başlayan seçimler "beklendiği gibi tek parti hükümetlerini ortaya çıkarmış, fakat iktidara gelen partilerin aldıkları oy oranından daha çok temsil edilmelerine ve ciddi bir oyun meclis dışı kalmasına" neden olmuştur. 1961 Anayasası "tek parti iktidarının getirdiği keyfi yönetim, taraflı davranma, muhalefeti susturma vb. olumsuzluklar ile temsilde adalet ihtiyacı nedeniyle" kuvvetler ayrılığını, cumhuriyet senatosunu ve nispi temsile dayalı seçim sistemini getirmiş, yasama ve yürütme üzerinde yargı denetimi güçlendirmiş, hak ve özgürlükleri genişletmiştir. Ancak TBMM egemenliği millet adına kulla­nan tek organ olmaktan çıkartılarak "Senato, Anayasa Mahkemesi, MGK, DPT, TRT, Üniversiteler vb." organ­larla paylaşan konuma getirilmiştir. Temsilde adaletin sağlandığı bu dönemde; parti sayısı artmış, yönetimde istikrar bozulmuş, ülke koalisyonlara mahkum olmuş ve sağ-sol çatışmaları ile siyasi-ekonomik-sosyal istikrarsızlığa sürüklenmiştir. Senatoyu kaldıran 1980 Anayasası; yönetimde istikrarı amaçlayan, büyük partileri destekleyen, mecliste çoğulculuğu kısıtlayan "çifte barajlı D'hondt sistemini" getirmiş ve Cumhurbaşkanına verilen yetkiler yarı başkanlık sistemini çağrıştırmıştır. Hiçbir demokratik ülkede %5 üzeri baraj yokken, %10 barajı çok yüksek olmuştur. 1983 Seçim Kanuna göre; kullanılan geçerli oy toplamının, o çevreden çıkacak vekil sayısına bölünmesiyle elde edilecek rakamdan az oy alan siyasi parti ve bağımsız adaylar vekil çıkaramamaktadır. Artı fazla nüfuslu iller 7 vekili aşmayacak birden fazla seçim çevresine bölünmüştür. Ayrıca her ile nüfusuna bakılmaksızın önce birer vekil tahsis edilmiş, sonra geri kalan milletvekillikleri için nüfus esası uygulanmıştır. Bu kanun; büyükşehirlerin aleyhine olmuş ve nüfusla vekil sayısı arasında orantısızlık yaratmıştır. 1991 seçiminde "Hakkari'de 28.969 kayıtlı seçmene bir vekil, İstanbul (2) numaralı seçim çevresinde 106.611 kayıtlı seçmene bir vekil" düşmüştür. 1983'den 1995'e kadar uygulanan bu sistem, seçim çevresi ve ulusal bazda orantısızlığı arttırmış ve küçük partilerin mecliste temsilini zorlaştırmıştır. Nitekim 1983 ve 1987 seçimlerinde üç parti meclise girebilmiştir. Ancak 1991 seçiminde seçim ittifakı ile meclise girmeyi başaran beş parti; sistemi tasarlayanların, iki veya üç partili düzen beklentilerini boşa çıkarmıştır. Tüm bu seçim sonuçları "bir partinin tek başına hükümet olmasında" seçim sistemleri kadar; iç ve dış konjonktür, toplumsal faktörler, seçimlerde birinci olan partinin oy oranını vb. hususların da belirleyici olduğunu göstermektedir.

Çok partili demokratik yaşam 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbe ve muhtıraları ile üç kez kesintiye uğramış, ancak 1876 Anayasasından bu güne kadar parlamenter sisteme devam edilerek büyük tecrübeler kazanılmıştır. Bugün uygulanan "nispi temsil esaslı ülke barajlı D'hont sisteminin" nispi temsil esasıyla temsilde adalet, %10 ülke barajıyla da yönetimde istikrar sağlanmaya çalışılmaktadır. Fakat toplumsal dinamikler nedeniyle %10 ülke barajı mecliste temsil için yüksek olmuş ve HADEP ile devamı olan partilerin bağımsız adaylarla sistemi zorlamalarına yol açmıştır. Yani gerek çoğunluğa, gerekse nispi temsile dayalı barajlı sistemler; beklendiği gibi temsilde adalet ve yönetimde istikrar getirmemiş, sadece seçim sistemiyle oynayarak ülkeyi kalkındırmanın ve demokrasiyi geliştirmenin mümkün olmadığı görülmüştür.

DEMOKRASİ:

Demokrasi; Latince kökenlidir ve halk anlamına gelen "demos" ile egemenlik anlamına gelen "kratos" sözcüklerinden oluşur. Yani halk egemenliğidir. Halkın ülkeyi yönetenleri özgür iradesiyle seçebilmesidir. Abraham Lincoln "halkın halk için halk tarafından yönetilmesi" diye tanımlar.

Demokrasinin olmazsa olmaz şartları;

- Halkın iradesi yönetim yetkisinin temelidir.

- Etkin siyasal makamlar seçimle işbaşına gelmeli ve belirlenen süre kadar kalmalıdır,

- Seçimler düzenli aralıklarla tekrarlanmalıdır,

- Seçimler serbest olmalı ve bireysel-genel-eşit-gizli oy, açık sayım gibi ilkeler uygulanmalıdır,

- Birden çok siyasi parti var olmalıdır,

- Uydu partilerden ziyade, iktidar olma kudretine sahip muhalefet partileri olmalıdır,

- Düşünce, inanç, teşebbüs, örgütlenme, basın-yayın, toplantı-gösteri yürüyüşü yapma ve sendikal hürriyetler ile temel hak ve özgürlükler tanınmış ve güvence altına alınış olmalıdır.

Bu şartları aralıksız yerine getirebilen çok az ülke vardır. Çünkü bireysel oy ilkesi çok insanın seçime katılması için uygulanmamaktadır. ABD, Almanya, Fransa, İngiltere vb. ülkelerde seçim günü "körler, hastalar, lohusalar, yatalaklar, dışişleri görevlileri, yolcular vb. neden ve engellerden ötürü sandık başına gidemeyenlerin" gıyabında oy kullanılması mümkün olmaktadır. Seçimlerin serbest yapıldığı Türkiye, İtalya, Yunanistan, Avusturya, Belçika vb. ülkelerde oy verme kanunlarla zorunlu sayılmıştır. Son yıllarda seçmenlerin oylarını posta ile göndermeleri yöntemi de uygulamada kolaylık sağlaması açısından benimsenmiştir. Bilişim teknolojisindeki gelişmeler bazı ülkelerde elektronik yolla seçim yapılması yöntemini öne çıkarmıştır.

Toplumun çoğunluk tarafından yönetilmesini kabul etmekle birlikte, çoğunluğun azınlığın temel hak ve özgürlüklerine saygı göstermek zorunda olduğunu düşünen anlayışa "çoğulcu demokrasi" denir. Çoğulcu demokrasilerde "gelenekler, kamuoyu ve anayasa ile sınırlandırılan" çoğunluk da hukuka uygun hareket etmek zorundadır. Herkes yasa önünde eşittir. Bireylerin doğuştan sahip oldukları hak ve özgürlükler vardır. Rejim baskıcı ve müdahaleci değildir. Anayasa ile korunan, serbest ve devamlı muhalefet esastır. Zaten sayısal çoğunluğa dayalı demokrasi, her zaman gerçek demokrasi değildir. Demokrasi her şeyden önce siyasi uzlaşma, toplumsal mutabakat, karşılıklı hoşgörü ve saygıyı gerektirir. Elbette tercihleri ve çıkarları birbirinden farklı olan bireylerden oluşan bir toplumun, hiç çatışma olmadan tam bir uyum içinde olması da hayaldir.

Egemenliğin kullanılması bakımından demokrasi tipleri; doğrudan demokrasi, temsili demokrasi ve yarı doğrudan demokrasi diye üçe ayrılır.

Doğrudan demokrasi: Atina demokrasisi diye bilinir. Halkın egemenliğini bizzat ve doğrudan kullandığı demokrasi tipidir. Sadece yürütme seçilir, yasama halkın tümüdür. Bütün kararlar yurttaşlar tarafından; doğrudan, aracısız ve temsilcisiz alınır. Ütopiktir ve yalnızca İsviçre'nin küçük bir dağ kantonunda uygulanmaktadır. Ancak internet altyapısı tamamlandıkça yaygınlaşacağı, birçok ülkede uygulanacağı ve insanlığa refah-huzur ve mutluluk getireceği söylenmektedir.

Temsili demokrasi: Halkın egemenliğini kendi seçtiği temsilcileri aracılığıyla kullanmasıdır. Artan nüfus ve toplumu oluşturan farklı düşünce grupları; halkın egemenliğini doğrudan değil de, seçtiği temsilciler aracılığıyla kullandığı "temsili demokrasi" uygulamalarını geliştirmiştir. Halk oy vererek kendini yönetecek insanları belirli bir dönem için seçer ve görevi bir sonraki seçimlere kadar biter. Ancak egemenliği millet adına kullanan meclis; yürütmeyi ve tüm devlet organlarını millet adına denetler ve hükümet veya bakanlardan biri­nin halkın yararına olmayan işlemiy­le karşılaşınca, güvensizlik oyu ve gensoru gibi araçlar ile müdahalede bulunur. Türkiye, Almanya, İngiltere, ABD, Japonya gibi ülkelerde uygulanır. Halkın egemenliğini temsilcilerine devrettiği bu sistem; emredici vekalet teorisi ve temsili vekalet teorisi olarak ikiye ayrılır. Emredici vekalet teorisinde; seçmenle, temsilcileri arasındaki ilişki emredici niteliktedir. Seçmenler vekillerini istediği zaman görevden alabilir. Vekiller seçmenlere hesap vermekle yükümlüdür. Vekil maaşları genel bütçe değil, seçim çevresindeki seçmenlerce ödenir. Günümüzde uygulayan ülke kalmamıştır. Temsili vekalet teorisinde; millet ile vekilleri arasındaki ilişki emredici değildir ve özel hukuktaki bireysel vekaletten farklı, siyasi ve kolektif bir vekalettir. Yani seçmenler vekillere emir ve talimat veremez ve azledemezler. Vekiller seçildiği seçim çevresini değil, milleti temsil ederler. Buna milletin temsili ilkesi denir. Ancak vekillerin yetkisi anayasa ve kanunlar ile sınırlıdır.

Yarı doğrudan demokrasi: Temsili ve doğrudan demokrasinin bileşimidir. Temsil ve katılım ilkelerini bir araya getirir ve egemenliğin kullanılmasını, halk ile temsilcileri arasında paylaştırır. Aslında egemenliğin kullanılması yine halkın seçtiği vekillere verilmiştir. Ancak halk bazı durumlarda aşağıda sunulan "referandum, halk vetosu, kanun teklifi vb." araçlarla egemenliğin kullanılmasına katıldığından, temsili demokrasiye göre daha gelişmiştir. Türkiye'de anayasa değişikliğinde kullanılan referandum dışındaki katılımcı yönetim araçları kullanılmamaktadır.

Seçim ve oylama mekanizması: Genel, eşit, gizli oy ve açık sayıma dayalı bir seçim sistemi ile halk kendisini yönetecek temsilcileri seçer.

Halkın kanun teklifi: Belirli sayıda seçmen, meclise kanun teklifi verme hakkına sahiptir.

Halk vetosu: Halk, kendi seçtiği temsilcilerden oluşan parlamentonun çıkardığı bir kanunu "belirli sayıda seçmenin imzasıyla" veto etme hakkına sahiptir.

Referandum: Ülke açısından büyük önem arz eden konularda halkoyuna gidilmesidir.

Geri çağırma hakkı (temsilcilerin azli): Halkın seçtiği temsilcileri, başarısız bulması halinde "belirli sayıda seçmenin imzasıyla" görevden alabilmesidir. Bu katılımcı yönetim aracının "özellikle küçük yerleşim birimleri ve yerel yönetimlerde" etkin uygulanabileceği savunulmaktadır.

Halkın meclis toplantılarına katılımı: Halkın, yerel meclis toplantılarına katılmasıdır.

Halk danışma kurulları oluşturulması: Belirli konularda uzman kişilerin "yerel meclislerde ve yürütme organlarında danışman olarak istihdam edilerek" yönetime aktif olarak katılmasıdır.

Bilgi Edinme Özgürlüğü: Vatandaşların, kamu yönetimi hakkında bilgi edinme hakkı ve özgürlüğünün anayasal ve yasal güvence altına alınmasıdır.

Ombudsman: Çevrenin korunması, trafik kurallarının ihlal edilip edilmediğinin gözetlenmesi vb. konular ile küçük adli problemlerin ve yönetimle ilgili şikayetlerin çözüme kavuşturulması amacıyla; saygınlığı genel kabul gören gönüllü kişilerden oluşan "ombudsman bürolarının" oluşturulması ve böylece halkın yönetimde daha aktif bir rol almasısın sağlanmasıdır.

YÖNETİM MODELLERİ:

Devlet; Arapça kökenlidir ve kelime anlamı iktidar, saltanattır. Yerleşik bir topluluğun hukuki ve siyasi teşkilatlanması sonucu oluşan tüzel kişiliğe ve egemenliğe verilen addır. Millet "milli bir kimlik altında ve dil, din, kültür, tarih ve ülkü birliği gibi ortak paydalar etrafında" bir araya gelen topluluktur. Devlet, millet üzerinde kontrolü; rıza, katılım ve meşruluk ile sağlar. Devlet, toplumda güç kullanması meşru görülen tek kurumdur. Ancak sade güç ile kontrol sağlanamayacağından, devletin toplumun geniş kesimlerinin onayına/rızasına dayanması ve meşruiyet kazanması şarttır. Devletin meşruiyeti sağlayan mekanizma, milletin karar alma sürecine katılımıdır. Siyasal katılım iki türlü olur. Biri oy kullanma, diğeri siyasal sistemde görev alan kişiler ile ilişki kurmaktır. Bazı bireyler doğaları gereği aktif olmak, uygulanan siyasete katkı sunmak ve lideri etkilemek isterler. Yani siyasete "savunarak ya da eleştirerek" aktif katılanlar ve pasif katılanlar diye iki grup vardır. Katılımın derecesi, kişinin siyasete ilgisi, bilgisi, çıkar beklentisi ve yurttaşlık duygusunun gelişmişliği ile orantılıdır. Siyasete katılma, bireylerin ve toplumun kendi kaderini tayin hakkının bir parçasıdır. Bu yüzden ifade hürriyeti ve siyasi parti kurma özgürlüğü ile seçme ve seçilme hakkı çok önemlidir. Demokrasi bu katılımı sağlayan siyasi sistemdir. Politika ise; bu rıza ve meşruluğu sağlayan katılımı, siyasi güçlerin kendi lehlerine çevirme uğraşıdır. Devlet milleti yönetme örgütü kabul edilirse, politika da; ülkeyi ele geçirme, elde tutma ve devlet örgütü vasıtasıyla toplumu yönetme ve yönlendirme sanatıdır. Siyasi partiler "amme hizmeti görmek, politika ve hedeflerini gerçekleştirmek, programlarını uygulamak, üyelerini anayasal yoldan iktidara getirmek vb." amaçlarla kurulan, organize olmuş insanlardan oluşan, hükümet olmaya uğraşan ve devleti kontrol etmeye çalışan kuruluşlardır. Varlıları "siyasal yaşamın sağlıklı işlemesine, farklı kişi ve sosyal kesimlerin temsil edilmesine, insanların sistem içinde kalarak birbirleriyle çatışmamasına" katkı sağlar. İtalyancada konuşulan yer anlamına gelen Parlamento; yasama organını oluşturan meclis veya meclislerdir. Türkçe'de meclis / divan denilir ve bir konuda karara varmak üzere gö­rüşme yapan kurul anlamına gelir. Hukuk ve siyaset dilinde "halkı temsil etmek üzere halk tarafından seçilen üyelerden meydana gelen, kanun yapan ve devletin önemli işlerini gören" siyasi kuruldur.

Eflatun, siyasal yönetim biçimlerini; tiranlık (bir kişinin zorbalığına dayanan yönetim), demokrasi (halkın yönetimi), oligarşi (zenginlerin yönetimi), timarşi (şan ve şerefe düşkün olanların yönetimi) ve aristokrasi (soyluların yönetimi) olarak beşe ayırmıştır. J.J. Rousseau ise; monarşi (tek kişi yönetimi), aristokrasi (azınlığın yönetimi) ve demokrasi (çoğunluğun yönetimi) olarak üçe ayırmış ve "gerçek demokrasi sadece bir idealdir" demiştir.

Devletin unsurları; millet, ülke ve egemenliktir. Devletler monarşi ve cumhuriyetle yönetilir. Egemenlik ise teokratik ve demokratik usullerle uygulanır. Devlet başkanı göreve veraset yoluyla geliyorsa monarşi, başka usulle geliyorsa cumhuriyetten söz edilir. Mutlak Monarşide hükümdar tüm yetkileri elinde tutar. Meşruti Monarşide hükümdarın yetkilerini sınırlayan halkın seçtiği meclis vardır. Mutlak Monarşinin kalmadığı günümüzde, Meşruti Monarşiler; İngiltere, Belçika ve Hollanda gibi demokratik veya Arabistan gibi antidemokratik olabilir.

Devletler yapısına göre üniter ve bileşik devletler diye ikiye ayrılır. Bileşik Devletler iki veya daha çok devletin sıkı veya gevşek bağlarla birleşmesinden meydana gelir. Federasyon ve konfederasyon olarak ikiye ayrılır. Federasyon; iki veya daha çok devletin kendi içlerinde belli özerkliği koruyarak, aynı merkezi iktidara tabi olmak suretiyle oluşturdukları devletler topluluğudur. Federasyonda, federe devletler ayrı birer devlettir ve her birinin kendi ülkesi, halkı ve sınırlı da olsa egemenliği vardır. Federe devletlere eyalet, kanton, lönder gibi isimler verilir. Konfederasyon; birden çok bağımsız devletin, uluslararası hukuki ilişkilerini muhafaza etmek şartıyla, ortak savunma gibi amaçları gerçekleştirmek için kurdukları bir devletler topluluğudur. En eski örneği olan İsviçre de şimdi federal olmuştur. NATO, AB gibi topluluklar konfederasyon sayılmaz.

Üniter devletler merkezi üniter ve ademi merkezi üniter olarak ikiye ayrılır. Üniter olmak için devletin unsurları arasında teklik aranır. (tek ülke, tek millet, tek egemenlik) Üniter devlet; ülkesi-milleti ve egemenliği ile tek ve bölünmez bir bütündür. Milleti oluşturan insanlar dil, din, etnik veya mezhepsel temelli ayrılmaz. Devletin yasama, yürütme ve yargı organları da tektir. Yürütme bölünmüştür ama merkeze bağlıdır. Yargıda birlik vardır, yasamanın çıkardığı kanunlar tüm ülkeyi bağlar. Merkezi Üniter Devlette bütün faaliyetler başkentten yürütülür ve taşra teşkilatları merkezden atanır. Ademi Merkezi Üniter Devlette kamu hizmetleri merkezi idare teşkilatı ve bu teşkilatın hiyerarşisi dışında yer alan kamu tüzel kişilikleri tarafından yürütülür. (Belediyeler, üniversiteler ve TRT gibi kurumlar) Türkiye, Yunanistan, Fransa ve Danimarka üniter devletlerdir.

Hükümet sistemleri; kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler birliği diye ikiye ayrılır. Kuvvetler birliği yasama ve yürütme erglerinin, yürütmenin elinde toplanmasıdır. Yürütmede birleşme mutlak monarşi ile diktatörlük olarak ikiye ayrılır. Mutlak Monarşi de yasama, yürütme ve yargı hükümdarın tekelindedir. Hükümdar bu yetkileri kullanmak için kendi emrinde olan görevliler atar. Osmanlı ve Çarlık Rusya'sı geçmiş dönem mutlak monarşileridir. Diktatörlük ise yasama, yürütme ve yargı erglerinin bir kişi veya grubun elinde olduğu rejimdir. Demokratik değildir, ancak halkın baskı altında olduğu düzmece seçimler yapılır. Totaliter ve otoriter diye ikiye ayrılır. Totaliter diktatörlükte katı ve toptancı bir ideoloji ile tek parti vardır. (Nazi Almanya'sı, Stalin Rusya'sı) Otoriter diktatörlük ise ideoloji değil zihniyete dayanır, az da olsa muhalefete izin verir. (Franko İspanya'sı) Teorisi J.J.Rouso'ya ait yasamada birleşme, yasama ve yürütme erglerinin yasamada birleşmesidir. Meclis hükümeti olarak da adlandırılır. Tüm yetkiler tek ve bölünmez olarak, egemenliği temsil eden yasama organında toplanır ve uygulandığı ülkelerde diktatörleşme görülür. Fransa da 1792-1795, Türkiye de ise 1920-1923 yılları arası uygulanmış ve hemen terk edilmiştir.

Kuvvetler ayrılığının kurucusu Montesquieu "yasama, yürütme ve yargı erglerinin birbirinden ayrı ve bağımsız olması gerektiğini, aksi halde hürriyetlerin ortadan kalkacağını" savunur. Sert kuvvetler ayrılığı (başkanlık ve yarı başkanlık sistemi) ve yumuşak kuvvetler ayrılığı (parlamenter sistem) olarak ikiye ayrılır.

Başkanlık sistemi: Yasama ve yürütme organları ayrı ayrı halk oylamasıyla seçilir ve mutlak ayrılır. Üniter devletlerden ziyade, federal devletlerde görülür. Çift meclis (senato) vardır. Tek başlıdır ve yürütme yetkisi halk tarafından seçilen başkandadır. Genellikle başkan yasamayı, yasama da başkanı fes edemez. Aynı kişi hem yasama, hem de yürütmede olamaz. Başkan kabineyi meclisten güvenoyu almadan uzmanlardan seçer. Önemli atamalar başkan tarafından yapılır. Ancak yüksek mahkeme hâkimleri vb. atamalar senatodan 2/3 nitelikli çoğunlukla geçirilir. Kanunları yasama hazırlar, yürütmenin kanun teklif etme yetkisi yoktur. Sabit bir başkanlık süresi vardır, seçimler planlanmış tarihlerde yapılır ve güvensizlik oyu ile hükümet düşürülüp erken seçime gidilemez. Güçlü, istikrarlı ve meşru yönetimler yaratır. Hızlı ve etkin karar almayı sağlar. Ancak başkan ile meclis çoğunluğu farklı siyasi görüşlerden oluşursa, rejim krizine yol açabilir. Çift meclisli yapı sistemi tıkayabilir. Halk denetiminin zayıf olması ülkeyi maceraya sürükleyebilir. Kazananın her şeyi kazanacağı, kaybedenin her şeyi kaybedeceği seçimler; kutuplaşmalara neden olabilir. Hem yasama, hem de yürütmenin halk tarafından seçilmesi; hangisi meşru tartışması yaratabilir. Büyük yetkilerin tek kişiye verilmesi sakınca doğurabilir. Tek kişiden oluşan iktidar otoriter eğilim gösterebilir. Nitekim demokratik uygulayan ABD dışındaki "Arjantin, Brezilya, Meksika, Şili, Kolombiya, Panama, Peru, Honduras, Guatemala, Nijerya, Güney Kore, İran, Afganistan, Sudan, Tanzanya, Uganda, Zambiya gibi" ülkelerde, diktatörlüğe dönüşmüştür.

Yarı başkanlık sistemi: Başkanlık ve parlamenter sistemin karışımıdır. Yürütme yetkisi halkın seçtiği cumhurbaşkanı ile başbakan arasında paylaşılır. Cumhurbaşkanı dış politika ve ülke savunması gibi alanlarda aktif rol üstlenirken, başbakan iç politikada önemli yetkilere sahiptir. Başkanın parlamentoyu feshetme, referanduma gitme ve başbakan ile kabineyi atama gibi yetkileri vardır. Yürütme "ba­kanlar kurulu" ve "kabine kurulu" olmak üzere iki kademelidir. Bakanlar kurulu devlet başkanının, kabine kurulu da başbakanın başkanlığında toplanır. Cumhurbaşkanı ile Başbakanın anlaşamaması veya ayrı partilerden olması durumunda rejim krizine yol açabilir. Otoriter eğilim gösterebilir. Rusya, Fransa, Portekiz ve Finlandiya gibi ülkelerde uygulanmaktadır.

Parlamenter sistem: Yasama ve yürütme yumuşak bir şekilde birbirinden ayrılmış ve yer yer iç içe geçmiştir. Devlet başkanı monarşilerde Kral, cumhuriyetlerde Cumhurbaşkanıdır ve yasamaya karşı sorumsuzdur. Sahip olduğu bu güçlü statü, tarafsızlığı ve partiler üstü olmayı gerektirir. Siyasi partilerden birini tutamaz, ya da hükümete muhalefet edemez. Genellikle yasama tarafından seçilen ve sembolik yetkileri olan (devletin birliği ve milletin bütünlüğünün temsili gibi) Cumhurbaşkanı, yürütmenin başı kabul edilir. Yürütme çift başlıdır, ancak uygulamada bakanlar kurulunun başı olan ve halk tarafından seçilen Başbakan üstündür. Başbakan tarafından seçilen, Cumhurbaşkanı tarafından atanan ve yasamanın güvenoyu ile görev yapan kabine, yürütmenin icracı kurumudur ve yasamaya karşı sorumludur. Genellikle halk yasama organını seçer, yasama da kendi içinden yürütmeyi seçer. Aynı kişi hem yasama, hem de yürütme de olabilir. Bakanlar kurulu yasama faaliyetlerine katılabilir ve çoğu kez yasa tasarısı hazırlayıp görüş bile sunabilir. Meclis bir yandan yasama görevini yerine getirir, diğer yandan da halk adına hükümetin siyasal denetimini yapar. Hükümet kanunları hazırlar, teklif eder ve meclis görüşüp kabul ettikten sonra yayınlar. Yasama yürütmeyi güvensizlik oyu ile düşürebilir. Yürütme adına devlet başkanı yasamayı fes edebilir. (Bazı ülkelerde bakanlar kurulu ister, devlet başkanı fes eder.) Yani fesih ve güvensizlik yolu ile sistemin tıkanıklıkları çözülebilir. Sorumsuz, tarafsız ve partiler üstü cumhurbaşkanları uzlaştırıcı rol oynayabilir. Seçimi kaybeden, her şeyi kaybetmediğinden kutuplaşma azalır. Bu özelliklerinden dolayı parlamenter sisteme, kuvvetlerin işbirliği sistemi de denilir. En olumlu tarafı, seçimi kazanan partinin verdiği kararlarda meclis çoğunluğun güvenoyuna, dolayısıyla denetimine tabi olmasıdır. Halk desteğini yitiren hükümet kolayca değiştirilebildiğinden, sorumsuz davranamaz. Ancak hızlı ve etkili karar alamayan, zayıf ve kısa ömürlü koalisyon hükümetlerine neden olabilir. Siyasi, iktisadi ve sosyal istikrarsızlığa yol açabilir. Koalisyonun küçük ortağı hükümeti düşürme tehdidiyle istediği kararı aldırabilir. En çok oyu alan parti muhalefet bile olabilir. Türkiye, İngiltere, İtalya, İspanya ve Yunanistan da uygulanmaktadır.

SEÇİM SİSTEMLERİ:

Seçim; kamu görevini yürütecek kişi ve kuruluşların, ilgili seçmenlerce, çok sayıda aday arasında yapılacak tercihlerle belirlenmesidir. XIX. yy'da yaygınlaşan milli egemenlik ve demokrasi kavramları; bugünkü seçim sistemlerini belirleyen temel zemini oluşturmuştur. Fransız İhtilali sonrası insanlar, talep ve ihtiyaçlarını gerçekleştirecek yönetimleri, kendi iradeleriyle iktidara getirmek istemişlerdir. Ancak bazı seçim sistemleri yönetimde istikrar, bazıları ise temsilde adalet sağlamaktadır. Yönetimde istikrar istendiğinde temsilde adalet, temsilde adalet istendiğinde yönetimde istikrardan ödün vermek gerekmektedir. Temel sorun, uygulanacak seçim sisteminin, o toplum için uygun olup olmadığı ve nasıl uygulanacağıdır. Çünkü seçim sistemi; başta partilerin sayısı olmak üzere, siyasal yapının birçok unsurunu derinden etkiler. Seçim sistemlerinde; partilerin oy oranlarıyla, meclisteki sandalye oranları arasındaki sapmanın büyüklüğü önemlidir.

Maurice Duverger tarafından formüle edilen bir çalışmaya göre; tek turlu çoğunluk tekniği çift partili sisteme, iki turlu çoğunluk tekniği ittifaklarla yumuşatılmış iki veya üç partili sisteme; nispi temsil tekniği sert ve bağımsız çok partili sisteme yol açar. Lijphart'ın tespitlerine göre; tek başına d.Hondt ve LR-Imperiali yöntemleri çok parti üretir.

Bazı nispi temsil teknikleri; seçim çevresi düzeyindeki artık oyların, ulusal veya bölgesel düzeyde yeniden dağıtımına imkân tanır. Bu sistemin orantılılık derecesini artırır. Nispi temsil uygulayan bazı ülkelerde ulusal veya bölgesel barajlar görülür. Bu da sistemin orantılılık derecesini azaltır. Bir seçim çevresinde bir vekile isabet eden seçmen sayısı, başka bir seçim çevresinde farklı olabilir. Adaletsizlik yaratan bu durum da, sistemin sonuçlarındaki orantısızlığı arttırır.

Seçim sistemleri üçe ayrılır;

- Çoğunluk esasına dayanan seçim sistemleri,

- Nispi temsil esasına dayanan seçim sistemleri,

- Karma seçim sistemleri.

Çoğunluk esasına dayanan seçim sistemi: Bir seçim çevresinde en çok oyu alan parti, o seçim çevresindeki vekili veya tüm vekilleri kazanır. Tek turlu ve iki turlu olarak ikiye ayrılır.

Tek turlu çoğunluk sistemi üçe ayrılır:

Tek turlu dar bölge çoğunluk sistemi: Tek isimli tek turlu çoğunluk sistemi de denir. Bu sistemde ülke, her seçim bölgesinden tek adayın çıkarılacağı küçük seçim çevrelerine bölünür. Her seçim çevresinde çoğunluk esası gereği en çok oyu alan aday vekil seçilir. İngiltere de uygulanır.

Tek turlu listeli çoğunluk sistemi: Geniş bölgeli çoğunluk sistemi de denir. Ülke her biri birden fazla vekil çıkaran seçim çevrelerine bölünür. Partiler liste halinde o seçim çevresinin çıkaracağı sayıda aday gösterir. Parti esaslı oylamada seçmen bir partiye, yani listeye oy verir ve en çok oyu alan parti o seçim çevresindeki bütün vekilleri kazanır. Aday esaslı oylamada seçmen partilere değil adaylara oy verir ve en çok oyu alan adaylar vekil seçilir.

Alternatif oy: Her seçim çevresinden bir adayın seçildiği sistemde seçmenler, seçime katılan adayları sıralayarak oylama yaparlar. Birinci tercih edilen oyların yarısından bir fazlasını alan aday seçilir. Hiçbir aday birinci tercihlerin mutlak çoğunluğunu elde edemezse; en az birinci tercih alan aday elimine edilir, ona verilen oylardaki ikinci tercihler diğer adaylara dağıtılır. Bu işlem, adaylardan biri mutlak çoğunluğu elde edene kadar tekrarlanır.

Çift turlu çoğunluk sitemi ikiye ayrılır:

İki turlu çoğunluk sistemi: Ülke her biri bir vekil çıkaran seçim çevrelerine bölünür. İlk turda %50 üzeri mutlak çoğunluğu sağlayan aday vekil seçilir. Bu oranı geçen olmazsa, ilk iki aday veya ilk turda belirli oy oranını aşan adaylar arasında, ikinci tur seçim yapılır ve basit çoğunluğu sağlayan vekil seçilir. Fransa'da uygulanmaktadır. (Vekilin seçiminde mutlak çoğunlukta ısrar ediliyorsa, istenilen çoğunluk sağlanana kadar çok turlu seçimler yapılabilir, ancak örneği yoktur.)

Listeli iki turlu çoğunluk sistemi: Ülke her biri birden fazla vekil çıkaran seçim çevrelerine bölünür. Partiler liste halinde, o seçim çevresinin çıkaracağı sayıda aday gösterir. Seçmen bir partiye, yani listeye oy verir. İlk turda bir parti mutlak çoğunluğu sağlayamazsa ikinci tura geçilir.

Çoğunluk Esasına Dayanan Seçim Sisteminin Avantajları

- Büyük partileri tek başına iktidara getirerek, yönetimde istikrar sağlar,

- Güçlü ve tutarlı hükümetlerin seçilmesini sağlayarak, siyasi-ekonomik-sosyal istikrarı artırır,

- Ülke yönetiminde çok başlılığı önleyerek; hızlı ve etkin karar almayı sağlar,

- İki partili sistemi teşvik ederek, güçlü bir ana muhalefet partisi oluşmasına neden olur,

- Özellikle dar bölge sisteminde; seçim çevrelerini küçültür, seçmenler ile adayların diyaloğunu ve birebir iletişimini artırır ve doğru vekillerin seçilmesini sağlar,

- Bağımsızların adayların seçilme şansını artırır,

- Uygulanması, oyların sayımı ve kazananın belirlenmesi basit olduğundan, seçmene güven verir ve seçime katılımı artırır,

Çoğunluk Esasına Dayanan Seçim Sisteminin Dezavantajları

-Sadece büyük partiler meclise girebildiğinden, temsilde adalet ilkesi zedelenir,

- Çoğunluğu sağlayamayan parti "oy oranı ne olursa olsun" vekil çıkaramadığından, mecliste temsil edilmeyen ve boşa giden oy oranları yükselir,

- Partilerin aldıkları oy sayısı ile çıkardıkları vekil sayısı arasındaki orantısızlığı artırır,

- Azınlığın eksik temsiline, çoğunluğun aşırı temsiline neden olur,

- Seçilen vekillerin seçim çevrelerini temsil etmesi, parti disiplinini ve siyasi istikrarı azaltır,

- ikinci turda partiler arasında siyasi ahlaka uymayan antlaşmalar olabilir,

- Partisinin mecliste temsil edilmediğini gören halkta, sisteme karşı güvensizlik oluşur,

- Radikal partilerin iktidara gelmesine ve uzun süre ülkeyi yönetmesine neden olur,

- Parlamento çoğunluğuna dayanılarak ülke diktatörlüğe sürüklenebilir,

- İki turlu sistem farklı siyasal akımların ortaya çıkmasını engeller, dar bölge sistemi ise yerel güçlerin nüfuzlarını arttırır ve bazı etkili kişilerin seçilmesini sağlar,

Nispi temsil esasına dayanan seçim sistemleri: Seçime katılan partilerin aldıkları oy oranıyla orantılı olarak mecliste temsil edilmelerini amaçlar. En az iki veya daha fazla vekil çıkaracak seçim çevrelerinde uygulanır. Adaylarını liste usulüne göre belirleyen partiler, her seçim çevresinde aldıkları oy oranına göre vekil çıkarır. (Blok liste usulünde parti aday listesini belirler, baştan itibaren kazananlar vekil seçilir. Tercihli liste usulünde seçmen aday tercih edebilir. Karma liste usulünde ise seçmen oradan çıkacak vekil sayısı kadar isim yazıp kendi listesini oluşturur.) Ülke genelinde ve/veya seçim çevresinde; barajlı, yada barajsız olarak uygulanmaktadır.

Nispi temsil esaslı sistemler ikiye ayrılır;

Ulusal düzeyde nispi temsil: Ülke bir seçim çevresi kabul edilir ve partiler meclisteki toplam vekil sayısı kadar aday gösterir. Ülke genelinde geçerli oylar vekil sayısına bölünerek ''ulusal seçim kotası'' bulunur ve her parti ülke genelinde aldığı oy oranına göre vekil çıkartır. Temsilde adalet bakımından en adil sistemdir ve İsrail, Hollanda gibi küçük ülkelerde uygulanmaktadır.

Seçim çevresi düzeyinde nispi temsil: Türkiye'de halen uygulanan bu sistemde; ülke birden çok vekil çıkaran seçim çevrelerine bölünür. Her parti, o seçim çevresinde çıkan vekil sayısı kadar aday içeren liste ile seçime katılır. Hare usulünde seçim çevresindeki geçerli oylar vekil sayısına bölünerek "seçim kotası" bulunur ve partilerin aldıkları oylar bu sayıya bölünerek kaç vekil çıkardıkları hesaplanır. (Droop usulünde geçerli oylar vekil sayısının bir fazlasına, Imperial usulünde ise iki fazlasına bölünerek kota hesaplanır ve küçük partilerin yararına artık oylar azalır.) Partilerin aldığı oylar seçim kotasının tam katı olmadığından, bir kısım oylar artar ve vekil sayısı eksik kalır. İşte bu artık oylar ve açıkta kalan vekillerin dağıtımı için "En büyük artık, en kuvvetli ortalama, en yüksek oy, D'hondt, Sainte-Lague, milli bakiye, sabit kota vb." pek çok usul kullanılır.

En büyük artık usulü: Açıkta kalan vekillikler, artık oyların büyüklüğüne göre partilere dağıtılır. Partiler aynı artık oya sahipse, kura vb. yöntemler denenir. Küçük partilerin yararınadır.

En kuvvetli ortalama usulü: Partilerin seçim çevresinde aldıkları oylar, onların ilk dağıtımda kazandıkları vekil sayısına 1 eklenerek bulunan rakama bölünür. Elde edilen sayılar büyükten küçüğe sıralanır. Açıkta kalan milletvekillikleri sırayla partilere verilir. Büyük partilerin yararınadır.

En yüksek oy usulü: Açıkta kalan milletvekilliği, en yüksek oyu alan partiye verilir. Artık oyun önemi olmadığından, büyük partilerin yararınadır.

Barajsız D'hondt usulü: Seçime katılmış partilerin adları alt alta, aldıkları geçerli oy sayıları da hizalarına yazılır. Partilerin aldıkları oylar 1, 2, 3, 4, vd. rakamlara "o bölgenin çıkaracağı vekil sayısına ulaşılana kadar" bölünür. Elde edilen rakamlar en büyükten en küçüğe doğru sıralanır. O bölgeden çıkacak vekil sayısına kadar, en yüksek rakamların isabet ettiği partilere, milletvekillikleri dağıtılır. Türkiye'de kırk yıldır D'hondt usulü uygulanmış ve barajlı, barajsız yöntemleri denenmiştir. Belçika, Hollanda, Finlandiya, İzlanda ve Portekiz'de uygulanmaktadır.

Barajlı D'hondt usulü: Bir siyasi partinin vekil çıkarmak için en az "seçim bölgesindeki geçerli oyların, çıkarılacak vekil sayısına bölünmesiyle elde edilecek sayı kadar" oy alması gerekir.

Sainte-Lague usulü: Partilerin aldıkları oylar 1, 3, 5, vd. tek rakamlara bölünür ve vekil tahsisi D'hondt usulü gibi yapılır. D'hondt yöntemine göre daha orantılı sonuçlar verir ve küçük partilerin yararınadır. (İskandinav versiyonunda ilk bölen 1.4 kabul edilir ve partilerin aldıkları oylar 1.4, 3, 5, vd. tek rakamlara bölünür ve vekil tahsisi aynı usulle yapılır. Büyük partileri destekler.)

Milli bakiye usulü: Seçim çevrelerinde vekil dağıtımı yapıldıktan sonra, yurt düzeyinde artık oyların toplamı, açıkta kalan vekil sayısına bölünerek "milli seçim kotası" bulunur. Sonra her partinin artık oylarının toplamı bu kotaya bölünerek, partilere ulusal artıktan kaç vekil verileceği hesaplanır. Türkiye 1965'de uygulamıştır. Orantılı sonuçlar verir ve küçük partileri destekler.

Sabit kota usulü: Seçim öncesi çıkartılan kanun ile tüm seçim çevreleri için sabit kota belirlenir. Böylece, her seçim çevresinde seçilen vekiller eşit sayıda seçmeni temsil etmiş olurlar. Ancak vekil sayısı seçime katılacak seçmen sayısına göre değişeceğinden, önceden belli değildir. İlk aşamada partiler "seçim çevrelerinde aldıkları oyun seçim kotasına bölünmesiyle elde edilecek rakam kadar" vekil çıkarır. İkinci aşamada artık oylar bölgesel veya ulusal bazda toplanır ve elde edilen sonuç seçim kotasına bölünerek, her partiye çıkan rakam kadar milletvekilliği tahsis edilir.

Nispi Temsil Esasına Dayanan Sistemin Avantajları

- Kullanılan oyların çoğunu değerlendirerek, temsilde adalet ilkesini sağlar,

- Toplumdaki farklı siyasi eğilimler ile görüşlerin mecliste temsil edilmesini sağlar,

- Küçük partilerin temsilini mümkün kılarak, sisteme yeni ve dinamik güçler kazandırır.

- Çoğunluk sistemine kıyasla daha orantılı sonuçlar verir ve daha az oy boşa gider,

- Seçim bir takım yerel çıkarlara dayanmadığından, siyasi partilerin düşünceleri iktidar olur,

- Tek turlu olduğundan, ikinci turda görülen pazarlıklara rastlanmaz,

- Seçmenler savundukları görüş azınlıkta olsa bile mecliste temsil edileceğinden, seçime katılmada istekli olurlar ve seçim sonuçlarına fazlaca karşı çıkmazlar.

Nispi Temsil Esasına Dayanan Sistemin Dezavantajları

-Çok partili sistemi teşvik ederek karmaşaya sebep olur ve küçük partilere pazarlık gücü verir,

- Çıkar gruplarının dahi parti kurmasına yol açarak; siyasi, ekonomik ve sosyal istikrarı bozar,

- Mecliste çok fazla partinin temsilini sağlayarak; tek parti iktidarlarını zorlaştırır, koalisyon hükümetlerine yol açar ve yönetimde istikrar ilkesine zarar verir,

- Parti içi demokrasinin gelişmesini engelleyerek, lider sultasına yol açar,

- Seçimden sonra kimin iktidar olacağı; seçmenlere değil, parlamento oyunlarına bağlıdır,

- Vekiller seçimden sonra kendilerini tüm seçmenlere değil, partililere karşı sorumlu hisseder,

- Seçim çevreleri geniş olduğundan, seçmenler ile adaylar arasında birebir iletişimi engeller ve halk ile vekiller arasında zayıf bir bağın oluşmasına sebep olur,

- Seçilecek vekilin kim olacağına seçmen karar vermediğinden, seçime duyulan ilgiyi azaltır.

Karma Seçim Sistemleri:  Çoğunluk ve nispi temsil esaslı seçim sistemlerinin sakıncalarını gidermeyi amaçlar. İki uçta yer alan çoğunluk ve nispi temsil sistemlerin olumlu özellikleri alınarak yeni bir sistem oluşturulur. Toplam vekillerin ne kadarının çoğunluk, ne kadarının nispi temsil esasına göre belirleneceği, her ülkenin şartlarına göre değişir. Seçim çevrelerinin daraltılması veya genişletilmesi ile ülke düzeyinde seçim barajı konulması gibi teknikler kullanılır. Seçim çevrelerinde çoğunluk esasına göre en çok oyu alan partiler vekil çıkarırken, diğer partilere de artık oylar ülke genelinde nispi temsile göre hesaplanarak vekil tahsisi vb." yöntemler uygulanır.

Milletvekili Adaylarının Belirlenmesi:

Siyasi Partiler Kanunu 37. maddeye göre; partiler vekil adaylarının tespitini tüzüklerinde belirleyecekleri usul ve esaslardan biri veya birkaçı ile yapabilir. Yani partiler vekil belirlemede geniş serbestiye sahiptir ve yasada belirtilen usullerden biri veya birkaçını kullanabilir.

Merkez yoklaması usulü: Vekil adayları genel merkezlerce belirlenir. Halk seçeceği vekilleri tanıyamaz, idealist insanlar meclise taşınamaz ve demokrasinin temel ilkeleri zarar görür. Şahsi menfaatleri ön plana çıkaran bu yöntem, partilerde güçlü ve değişmez liderler oluşturur.

Aday yoklaması usulü: Vekil adayları parti tüzüklerinde gösterilen delegeler tarafından seçimle belirlenir. Delegelerin mahalleden itibaren demokratik usullerle seçilmesi şartıyla, merkez yoklamasına göre daha demokratiktir.

Önseçim usulü: Bir seçim çevresindeki tüm parti üyelerinin yapacağı seçimle vekil adayları belirlenir. En demokratik aday tespit yöntemidir, ancak üye kayıtlarının sağlıklı olmasını gerektirir. Doğal liderleri çıkaran, lider sultasını yıkan ve halkın yararına olan bu usul; parti içi demokrasiyi geliştirir, milli iradeyi meclise yansıtır, güçlü iktidarlar oluşturur ve ülkeyi kalkındırır.

Türkiye'de giderek seçmenin karşısına, bireylerden oluşan seçenekle değil, partilerden oluşan seçenekle çıkılmaya başlanmıştır. Seçmen oyu ile kişiyi değil partiyi seçmekte ve partinin belirlediği adaylar vekil olmaktadır. Milletvekilinin kişiliği tercihte önemsizleştirilmektedir. Partiler kişiler yerine seçenek olarak ideolojilerini ve programlarını koymakta, seçmen de vekile değil partiye oy vermektedir. Elbette partiler demokrasisi denilen bu yapı, gelişmiş bir sistem değildir.

Hangi seçim sisteminin uygulanacağı "ülkenin siyesi rejimi, tarihi derinliği, demokrasi geçmişi, toplumsal dokusu, eğitim ve kültür düzeyi vb." faktörlere bağlıdır ve ciddi sosyolojik araştırmalar gerektirir. Bir ülke için en iyi yöntem, ülkenin şartlarına en uygun ve halkın meselelerini gidermede en etkin olandır. Türkiye'nin kendisine özgü seçim sistemini bulması, ancak tarihi deneyimlerinden ders alması ile mümkündür. Elbette iç ve dış mihrakların ülkemiz üzerindeki çirkin hesapları, yaşanan sağ-sol çatışmaları, artan terör hadiseleri ve askeri darbelerin siyasi hayatı sekteye uğratması; partilerin kurumsallaşmasını, siyasal sürecin sağlıklı işlemesini, demokratik gelişmeyi ve seçim sistemleri ile yönetim modellerinin tekâmül etmesini geciktirmiştir. Ancak Türk Milleti'nin tarihi derinliği ve Türkiye'nin demokrasi tecrübeleri, bugün içinde bulunduğumuz siyasi-ekonomik ve sosyal krizi aşmak için yol gösterecek örneklerle doludur. Demirel'in dediği gibi; demokrasilerde çareler tükenmez. Ancak toplumun geleceğini tayin eden seçim kanunları "devletin tüm kurum ve kuruluşları ile halkın tüm kesimlerinin görüşleri alınarak, mecliste siyasi uzlaşma ve toplumda mutabakat sağlanarak" yapılmalı, anayasa kuralları haline getirilmeli ve sık sık değiştirilmemelidir.  

MEVCUT DURUM:

İktidar partisince başkanlık sisteminin "milli iradeyi yönetime azami yansıtacağı, ülkeyi kısır siyasi çekişmelerden kurtaracağı, kurumlar arası kavgayı bitireceği, siyasi-ekonomik-sosyal istikrarı sağlayacağı, refah ve huzuru artıracağı" iddia edilmekte ve arkasında halk desteği olan tek parti-tek adam dönemlerinde çeşitli sıkıntılara rağmen ileri giden Türk Milleti'nin karakterine, çift başlılığın uymadığı söylenmektedir. Ancak geniş kesimlerce başkanlık sisteminin ülkeyi "dünyadaki örneklerinde görüldüğü üzere" keyfi tek adam politikaları ile federal bir yapı ve diktatörlüğe götürebileceği, dolayısıyla cumhuriyetin kuruluş felsefesini değiştirecek böyle bir anayasa değişikliğinin ancak "kurucu meclis" tarafından yapılabileceği savunulmaktadır. Konu kamuoyunda tartışılmaya başlanmış ve "seçim sistemi ile partiler kanunu değiştirilip Cumhurbaşkanı'nın yetkileri kısıtlanarak parlamenter sisteme devam edilmesi veya başkanlık sistemine geçilmesi" şeklinde iki ana görüş ortaya çıkmıştır. Aslında 2007'de mecliste yaşanan gerginlik nedeniyle "referanduma gidilerek yapılan anayasa değişikliği ile" Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kararı alınmış ve 2014 seçiminden sonra Türkiye'nin fiilen yarı başkanlık sistemine geçmesinin önü açılmıştır. Buna göre Cumhurbaşkanı seçimleri 5 yılda bir yapılacak ve bir kişi en fazla 2 kez seçilebilecektir. Ancak 1980 darbesi sonrası Cumhurbaşkanı'nın yetkileri artırılarak adı konmadan yarı başkanlık sistemine geçilmiş ve uygulama başarısız olmuştur. Çünkü Cumhurbaşkanı ile Başbakan aynı partiden olur ve anlaşırlarsa sorun çıkmamakta, olmazlarsa sistem tıkanmaktadır.

Türkiye'de mevcut parlamenter sistem ile nispi temsil esaslı ülke barajlı D'hont seçim usulü; demokratik ülkelerde ki gibi uygulanmamakta, insanlar üye olduğu partisinden hür iradesiyle aday olamamakta, milletvekili ve belediye başkan adayları genel merkezlerce ön seçimsiz sözde merkez yoklaması ile belirlenmekte, il ve ilçe başkanları ile genel başkanları kongre ve kurultaylarda atanmış delegeler seçmekte, seçimlerde en çok oyu alan siyasi partinin genel başkanına hükümet kurma görevi verilmekte, liyakat ve ehliyet yerine çeşitli siyasi ve bölgesel dengeler gözetilerek seçilen vekillerden oluşan kabine meclisten güvenoyu aldıktan sonra "genellikle aynı partiden seçilen Cumhurbaşkanının onayıyla" hükümet kurulmakta, meclis başkanı seçimleri siyasi uzlaşma aranmadığından uzamakta, Cumhurbaşkanı adaylarını ise parlamentoda grubu bulunan siyasi partiler belirlemekte ve genelde gergin geçen seçimleri kazanan Cumhurbaşkanı olmaktadır.

Milleti temsil etmesi gereken meclis zamanını kısır siyasi çekişmelerle harcamakta, toplumun meselelerini çözmek için var olan devlet organları birbirleriyle çatışmakta ve ciddi bir yönetim zafiyeti doğmaktadır. Liderler tarafından seçilen vekiller "bir sonraki dönemi garantiye almak için genel başkanlar istediğinde el kaldıran" insiyatifsiz kişiler haline gelmekte ve devletin bekası ile milletin menfaatlerini korumada yetersiz kalmaktadırlar. Tek parti hükümetleri ülkeyi; daha keyfi-otoriter ve partizanca bir yönetim anlayışına sürüklemekte, çıkar gruplarının menfaatine terk etmekte, tavizkar bir dış politikaya itmekte ve milletin tamamını kucaklamayan uygulamalara sebebiyet vermektedir. Dışarıda kalan sosyal kesimler ile siyasi parti mensuplarının devletten beklentileri karşılanmadığı için ortaya çıkan toplumsal tepki nedeniyle; gerilim ve kutuplaşmalar artmakta, asayiş ve huzur bozulmakta, terör tırmanmakta, güven bunalımı oluşmakta ve ülke idare edilemez hale gelmektedir. Koalisyon Hükümetlerinde ise Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genel Başkanlar ve Bakanlardan oluşan çok başlı yürütme; yönetim boşluğu doğurmakta, ülkeyi siyasi-ekonomik-sosyal istikrarsızlığa sürüklemekte ve karar alma sürecinde tıkanmalara yol açmaktadır.

Genellikle iktidar partisinin; Cumhurbaşkanı-Başbakan ve Bakanlardan oluşan yürütmeyi belirlediği, Meclis Başkanını seçerek yasamayı kontrol ettiği, adalet bakanı-müsteşarı ve müfettişleri marifetiyle yargıyı atadığı ve %10 ülke barajı nedeniyle oyların ¼'ünün mecliste temsil edilmediği mevcut sistemde; kuvvetler ayrılığı lafta kalmakta ve yasama-yürütme-yargı ergleri birbirine girmektedir. YÖK, YSK, HSYK ve Yüksek Yargı (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay) da "sağlık-yaş haddi-emeklilik vb. nedenle ayrılanların yerine" aday adaylarını kendisi belirlemekte ve üyeler Cumhurbaşkanı tarafından seçilmektedir. Kurmay Albaylar üst düzey paşaların ittifakıyla askeri şuraya katılmakta ve Başbakan'ın onayı ile terfi etmektedir. Yapılan düzenlemeyle üniversitelere kontenjan verilmiş, hakim seçimleri yapılmış, fakat bir şey değişmemiştir. Sadece sistemi belirleyen sermeye oligarşisi eskiden TUSİAD iken, şimdi MUSİAD olmuştur. Yani milletin evlatları ağzıyla kuş tutsa dahi, belirli makamlara gelememektedir.

Elbette halk temsilde adaletten ziyade yönetimde istikrarı tercih etmekte, fakat barajın inmesini, demokratik yapı ile bireysel özgürlüklerin gelişmesini, adalet sisteminin iyileşmesini, refah ve huzurun artmasını, ülkenin kalkınmasını ve milletvekilleri ile belediye başkanlarını kendi seçmek istemektedir. Verilen oyların boşa gitmesi, desteklenen partilerin meclise girememesi, sürekli aynı partilerin iktidara gelmesi ve hep aynı kişilere yol verilmesi; toplumun sisteme olan güvenini sarsmakta ve demokrasi oyunu oynandığı inancını yaygınlaştırmaktadır.

Parlamenter sistem ile nispi temsil esaslı ülke barajlı seçim usulüne yönelik eleştiriler:

- Yönetimde istikrarı ve temsilde adaleti sağlayamamakta,

- Siyasi uzlaşma ve toplumsal mutabakata dayanmamakta,

- Demokratik sistem ile bireysel hak ve özgürlüklerin gelişmesinin önünü tıkamakta,

- Seçim sistemi ve partiler kanunu ile siyasi ahlak tasarısının çıkartılmasına set çekmekte,

- Lider sultasına ve vekil adaylarının genel merkezlerce belirlenmesine neden olmakta,

- Atanmış vekiller ile meclisin zayıflamasına ve meşruiyetinin tartışılmasına yol açmakta,

- Yeni fikirlerin oluşumunu ve siyasal sürecin sağlıklı işlemesini engellemekte,

- Liderlerin kurmayları ile kendi memleketinde sokağa çıkmaya yüzü kalmayan hatırlı kişileri başka şehirlerden aday göstermesi; halk ile vekilleri arasında gerekli bağın kurulmasını önlemekte,

- Parti içi demokrasinin gelişmesini, adayların demokratik usullerle seçilmesini, idealist insanların yönetimlere girmesini ve milli iradenin meclise yansımasını engellemekte,

- %10'luk yüksek ülke barajı; yeni partilerin kurulmasını engellemekte (Mevcut partiler pek çok seçim çevresinde yüksek oy alsalar dahi, ülke barajı yüzünden mecliste temsil edilememekte),

- Seçim çevrelerinin çok geniş ve farklı büyüklükte olması (çok küçük 2 vekil, çok büyük 24 vekil ve ortalama 7 vekil) vekilleri tanımamaya ve temsilde adaletsizliğe sebebiyet vermekte,

- Ülke barajını aşan partilerin seçim çevresindeki artık oylarının milli bakiye yerine D'hondt usulüne göre hesaplanması ve milletvekillerinin buna göre belirlenmesi; büyük partilere avantaj sağlamakta ve küçük partilere verilen oyların boşa gitmesine neden olmakta,

- Milletvekillerinin illere tahsisinde temsil adaletsizliği olması, her ilde farklı miktarda seçmenin vekil seçmesi, nüfusu az illerin mecliste yüksek oranda temsil edilmesi; İstanbul, Ankara, İzmir vb. Büyükşehirlerin aleyhine olmakta (550 sandalye dağıtılırken; önce her ile bir vekil tahsis edilmekte, sonra kalan vekiller nüfusa göre dağıtılmakta ve küçük iller yani kırsal seçmen kayrılmakta),

- Seçim sisteminin teknik deyimle "kategorik" olması; partiler arası açık ve yasal ittifakı engellemekte, ikinci turda farklı partiye oy verme imkânını tanımamakta ve seçmeni tek bir oyu ile birinci tercih ettiği partiyi desteklemeye zorlamaktadır.

PARLAMENTER SİSTEM İLE İLGİLİ GÖRÜŞ VE ÖNERİLER;

Parlamenter sisteme devam edilmeli, ancak nispi temsil esaslı seçim tekniğinden vazgeçilerek; insanlara ikinci bir oy hakkı tanıyan, milli iradeyi meclise yansıtan, parti sayısını azaltan, marjinal akımları önleyen, koalisyonları bitiren ve yönetimde istikrar sağlayan "çoğunluk esasına dayalı çift turlu dar bölge seçim sistemine" geçilmelidir. Ancak Türkiye Milletvekilliği uygulanarak, nispi temsili de kapsayan karma bir sistem düşünülmelidir. Genel Başkanlar kurmaylarını "seçim bölgelerinde halka metazori seçtirmek yerine" merkezden aday göstermeli ve siyasi partiler meclise "ülke genelinde alınan oy oranına göre" doğrudan vekil sokmalıdır. Dar bölgelerin seçmen sayıları mümkün mertebe aynı olmalı, vekiller eşit oyla seçilmeli ve "450 dar bölge, 50 merkez" en fazla 500 milletvekili olmalıdır. Ancak parti sayısını azaltmak için şimdilik %7 ülke barajı konulmalı ve bu oranın altında kalan partiler mecliste temsil edilmemelidir.

Siyasi partiler kanunu değiştirilmeli, delege sistemi kaldırılarak lider sultası sonlandırılmalı, milletvekillerinin maddi konularla ilişiğini kesen siyasi ahlak tasarısı çıkartılmalıdır. Dokunulmazlık sadece kürsü ve fikri planda olmalı, adi suçları kapsamamalı, hiç kimsenin yargı denetiminden kaçmasına izin verilmemeli, milletvekilliği suç işleyenlerin sığındığı bir liman olmaktan çıkartılmalı ve TBMM Türk Milletine hizmet etmek isteyen idealist insanların yeri olmalıdır. Hukuki engeli olmayan herkes "ikamet ettiği yörede üye olduğu partisinden" hür iradesiyle milletvekili aday adayı olmalı, partiler seçim kurulu nezaretinde üyelerin tamamının katılımıyla yapılacak ön seçimle her dar bölge için bir aday seçmeli ve ilk turda %50 ve üzeri oy alan aday dar bölge milletvekili olmalı, bu oyu alan çıkmazsa; ilk iki aday ikinci turda yarışmalı ve en çok oyu alan vekil seçilmelidir. Partilerin il ve ilçe başkanları da seçim kurulu nezaretinde üyelerin tamamının katılımıyla yapılacak seçimle belirlenmeli ve kurultaylarda delege olarak genel başkanları seçmelidir. En çok vekil çıkaran partinin genel başkanı "meclis dışından, konusunda uzmanlaşmış kadrolardan" kabine kurup meclisten güvenoyu alarak Başbakan olmalı ve yasama ile yürütme birbirinden ayrılmalıdır. Cumhurbaşkanı ise çift turlu bir seçimle halk tarafında seçilmeli, ancak parlamenter sistemin özüne uygun olarak yetkileri kısıtlanmalı, dış politika ile ülke güvenliği gibi konulara yoğunlaşan partiler üstü sembolik bir makam olmalı ve meclisi lav etme gibi selahiyetleri olmamalıdır. Meclis Başkanı seçiminin esasları belirlenmeli, isteyen her vekil aday olmalı ve ilk turda nitelikli, ikinci turda mutlak çoğunluğu sağlayan olmazsa; üçüncü turda salt çoğunluğu alan meclis başkanı seçilmelidir. Belediye başkanları da çift turla seçilerek her seviyede halk desteği yönetimlere yansıtılmalıdır.

Böylece TBMM; ülkenin her yerinden %50 üzeri halk desteğiyle seçilen doğal liderlerden oluşacak, meşruiyeti tartışılmayacak ve "millet indinde itibarı, kamu kurum ve kuruluşları üzerinde etkinliği ve yabancı ülkeler nezdinde saygınlığı" artacaktır. Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, milletvekilleri, belediye başkanları ve partilerin il-ilçe başkanları iç ve dış güç odakları ile çıkar çevreleri tarafından belirlenmediği ve halk tarafından demokratik usullerle seçildiği için de; seçim sonuçlarına itiraz olmayacak, kısır siyasi çekişmeler bitecek, devletle-milletin arasındaki güven bunalımı aşılacak ve yönetim boşluğu kalmayacaktır. İş başına gelen güçlü iktidarlar ve meşruiyeti tartışılmayan meclisler; devletin bekası ile milletin menfaatlerini koruyacak, refah ve huzur ile adalet ve güvenliği artıracak, terör-işsizlik-yoksulluk ve yolsuzluk dahil birikmiş meseleleri çözecek, siyasi-ekonomik-sosyal istikrarı sağlayacak ve en önemlisi topluma umut aşılayacaktır.

Elbette bölücü-yıkıcı-menfaatçi kişi ve gruplar için tedbir alınmalı ve Anayasal yaptırımlarla "etnik, mezhepsel, bölgesel kimlik anlayışına dayalı partiler ile feodal yapıları temsil eden ve güç, para, itibar vb. şahsi nedenlerle vekil olmak isteyen bağımsızların" meclise girmesi ve grup kurması engellenmelidir. Bu maksatla "ikinci tura ilk iki veya üç adayın yada belirli bir oy yüzdesine ulaşan adayların girmesi ve %7'yi geçen partilerle %50'yi aşan bağımsızların katılması gibi" ülkenin şartlarına göre değişik alternatifler geliştirilmelidir. Her dönem sıkıntı yaratan bağımsız adaylığın tamamen kaldırılması ve siyaset yapan herkesin safını belli etmesi de düşünülmelidir. Ayrıca "gelişmiş ülkelerde en çok 2-3 parti varken" ülkemizde mantar gibi çoğalan siyasi partilere karşı tedbir alınmalı, parti kurmak zorlaştırılmalı, tüm il ve ilçelerin en az %75'nde teşkilat kurma vb. şartlar getirilmelidir. Sistemin "HADEP'in meclise girişi ve kurulan vekil pazarları gibi hadiseleri göz önünde bulundurarak" seçim ittifakları ile milletvekili transferlerine izin vermemesi dahil her şey değerlendirilmelidir. Parti ve adayların genel kabullere uymayan ahlak dışı yöntemlerle değil, demokratik usul ve yöntemlerle yapılan şaibesiz bir seçimle ve alnı açık olarak meclise girmeleri, dolayısıyla hem iktidar hem de muktedir olmaları hedeflenmelidir.

Elbette seçimleri kazanamayan partiler halkın oyuna saygı duymalı ve iktidara gelmek için demokrasi dışı yollara tevessül etmemelidir. Siyaset baskı ve dayatmalarla değil karşılıklı saygı ve sevgi anlayışıyla yapılmalı, millete hizmeti amaçlamalı, kaybedenler hatayı kendilerinde arayarak halka inmeli, herkesi sevgiyle kucaklamalı ve bir sonraki seçimlere daha iyi hazırlanmalıdır.

Çift turlu dar bölge sisteminin temsilde adaleti sağlayamama ve bazı görüşleri parlamentoya yansıtamama gibi eksileri ile ikinci tura kalan partilerin diğer partiler tarafından desteklenmesi esnasında siyasi ahlaka uymayan antlaşmalar olabileceği ve bazı etkili kişilerin maddi nüfuzlarını kullanarak dar bölgelerden seçilebileceği gibi handikapları da bulunmaktadır. Artı bu sistemde parti doktrini yerine, bölgesel faktörler ile adayın kişisel nitelikleri ve etnik-dini ve mezhepsel özellikleri ön plana çıkmaktadır. Milletvekilleri kendi kişisel nitelikleri ve güçlerinden dolayı seçildiğinden, parti disiplini zayıflamakta ve sorumlu parti hükümeti kurulması güçleşmektedir. Tüm bu sebeplerden dolayı ülke barajlı nispi temsilde ısrar edilirse; daha önce denenen "tercihli oy sistemi ile Türkiye Milletvekilliği" yine uygulanmalıdır. Bileşik oy pusulaları yanına "seçim çevresi vekil sayısının iki misli adayın yazıldığı" tercihli oy listeleri konulmalı ve insanlar partilere oy verirken adayları da sıralamalıdır. Dileyen herkes ikamet ettiği yörede üye olduğu partisinden aday adayı olmalı, seçim çevresi vekil sayısının iki katından fazla aday çıkarsa listeler "seçim kurulu nezaretinde üyelerin tamamının katılımıyla yapılacak ön seçimle" belirlenmelidir. Türkiye Milletvekilliği de "artık oylar milli bakiye sistemiyle hesaplanıp, partilerin aldığı oy oranına göre genel merkezlerce hazırlanan listelerde yazılı isimler sırasıyla vekil seçilerek" uygulanmalıdır. Ayrıca %10'luk ülke barajı  %7'ye indirilmeli, küçük iller bir seçim çevresi sayılmalı ve büyükşehirler ise en çok 10 vekil çıkaracak seçim çevrelerine bölünmelidir. Küçük illere önden bir vekil verilerek, farklı miktarda seçmenin vekil seçmesi adaletsizliği de giderilmelidir. Elbette bu değişiklikler ile milletvekilleri halk tarafından seçilecek ve temsilde adalet sağlanacaktır. Ancak parti sayısı artacak, koalisyon hükümetleri kaçınılmaz olacak, küçük partiler oyunun üzerinde güce kavuşacak ve yönetimde istikrar zayıflayacağından mevcut sıkıntılar devam edecektir. En azından belediye başkanları çift turla seçilerek yerel idareler rahatlatılmalıdır.

BAŞKANLIK SİSTEMİ İLE İLGİLİ GÖRÜŞ VE ÖNERİLER:

Tarihsel sürece, parlamenter sistem geleneğine, toplumsal tepkilere ve bütün olumsuzluklara rağmen hükümet illa başkanlık sistemi derse, mutlaka "siyasi uzlaşma ile toplumsal mutabakat" aramalı ve kararı referanduma götürerek halkoyuna sunmalıdır. Elbette başkanlık sistemi gelişmiş ülkelerde ki gibi uygulanmalı ve hükümetin önerdiği "meclisi fes etme, kanun hükmünde kararname çıkarma vb." yetkilerle donatılarak ülkeyi diktatörlüğe götürülmemelidir. Çünkü koalisyonları tamamen önleyen bu sistemde; yürütmenin eli bir hayli güçlenecek ve başa geçen hem iktidar, hem de muktedir olacaktır. Dolayısıyla başkan adayının nasıl seçileceği, yetkilerinin ne olacağı, kabinenin nasıl oluşacağı ve seçimin nasıl yapılacağı; Türkiye şartlarına göre belirlenmelidir.

Başkan adaylarını "mecliste grubu bulunan, çift turlu dar bölge yöntemiyle seçilen ve arkasında halk desteği bulunan milletvekilleri" kendi içlerinden demokratik yöntemlerle seçmelidir. Vekillerin tamamı kendi partisinden hür iradesiyle aday adayı olabilmeli, partiler Meclis Başkanlığı nezaretinde ön seçim yapmalı ve sandıktan çıkan kişi o partinin Başkan Adayı olmalıdır. Adaylar önce "meclis dışından, ehliyetli, liyakatli ve konusunda uzmanlaşmış kadrolardan oluşan" bakanlar kurulu listesi hazırlamalı, sonra makul bir süre milletin önüne çıkarak kendilerini ifade etmeli, daha sonra çift turlu seçimlere geçilmelidir. İlk turda %50 ve üzeri oy alan aday Başkan olmalı, bu oyu alan çıkmazsa; ilk iki aday ikinci turda yarışmalı ve en çok oyu alan Başkan seçilmelidir. Yani arakasında %50 üzeri halk desteği olan ve üzerinde birleşilen bir isim Başkan olmalıdır. Halk başkanla beraber bakanlar kurulu listesine de oy vermeli, seçimden sonra bazı çıkar çevrelerinin baskısıyla sürpriz isimler bakan yapılmamalı, yani kabine de seçimle iktidara gelmelidir. Ancak ölüm, hastalık, istifa vb. boşalmalar da Başkan yerlerine bakan atayabilmelidir. Bakan sayısı 15 ile sınırlandırılmalı ve hepsi de icracı bakanlıklar olmalıdır. Halk tarafından seçilen hükümetin meclisten güvenoyu almasına gerek kalmamalı, Başkanın da meclisi feshetme yetkisi olmamalıdır.

Milletvekillerinin yasamayı, başkan ve bakanlardan oluşan hükümetin yürütmeyi, adalet mekanizmasının da yargıyı oluşturduğu bu sistemde; kuvvetler ayrılığı tam uygulanmalı, üç ergde bağımsız olmalı ve sistem içinde anayasal fren mekanizmaları bulundurmalıdır. Kanun hükmünde kararnameye son verilmeli, yasama yürütmenin çıkarmak istediği yasaları meclis komisyonlarında incelemeli ve süzgeçten geçirerek onaylamalı, bağımsız yargı da hükümeti denetleyerek hukuk dışına çıkmasını engellemelidir. Sistem bünyemize uydurulmalı, milli devlet ve üniter yapı korunmalı, eyalet sistemi ile bölge valiliğine geçilmemeli, il ve ilçelere yine hükümet tarafından vali ve kaymakam atanmalı, ancak mahalli idareler güçlendirilerek belediye başkanlarının yetkileri artırılmalıdır. Başkanla beraber, milletvekili ve belediye başkanları da çift turla seçilerek her seviyede halk desteği yönetime yansıtılmalıdır.

Başkan; artık bir siyasi partiyi değil T. C. Devleti'ni temsil ettiği bilinciyle hareket etmeli, genel başkanlığı otomatik olarak kalkmalı, tarafsız olmalı, devlet organları arasında koordinasyonu tesis etmeli, milleti hiçbir ayrıma gitmeden sevgiyle kucaklamalı, hizmeti her yere adil götürmeli, adalet ve güvenlik ile refah ve huzuru artırmalı, birlik ve bütünlüğü sağlamalı ve halka umut aşılamalıdır.

YEREL YÖNETİMLER (BELEDİYE BAŞKANLARI VE MUHTARLAR):

Yerel idarelerde yönetimde istikrar, temsilde adaletten daha önemlidir. Arkasında bazen %25 halk desteği bile olmayan atanmış belediye başkanları; rant peşinde koşmakta, çıkar çevrelerine hizmet etmekte, tarafsızlığı yitirmekte, tüm sosyal kesimlere inmemekte, hizmeti her yere adil götürmemekte ve birikmiş ciddi problemleri çözememektedir. Bu yüzden çift turlu seçim sistemi özellikle mahalli idareler de mutlaka uygulanmalı, ikamet ettiği yörede partiye kayıtlı olan ve hukuki engeli bulunmayan herkes büyükşehir-il ve ilçe belediye başkanlıklarına aday olabilmeli, seçim kurulu nezaretinde partiye üye olan herkesin katılımıyla ön seçim yapılmalı, partilerin seçilen birer adayı iki turlu seçime katılmalı, birinci turda %50 üzeri oy alan aday belediye başkanı olmalı, bu oranı geçen olmazsa ilk iki aday ikinci tura girmeli ve şehirleri ikinci turda %50'yi aşan doğal liderler yönetmelidir. Zaten demokratik usullerle yapılan muhtarlık seçimlerine aynen devam edilmelidir. Ayrıca il genel meclisi ve il-ilçe belediye meclisleri ile paralel çalışacak, şehrin meselelerine çözüm üretecek, muhtarlar ile odalar-sendikalar ve STK'larının temsilcilerinden oluşacak "Şehir Kurultayları" kurulmalı ve halkın yerel yönetimlere aktif katılımı sağlanmalıdır.

Şehirlerimiz "herkesin sevgiyle kucaklandığı, hizmetin her yere adil götürüldüğü, tarihi ve kültürel değerlerin korunduğu, kadroların ehliyetli ve liyakatli kişilere verildiği" insanı merkeze alan, temiz-ilkeli-şeffaf-katılımcı bir yönetim anlayışı ve ortak akılla yönetilmeli, halkın tamamı "karnı tok-sırtı pek olan, ailesinin geçimini sağlayacak bir işi ve başını sokacak bir evi bulunan" mutlu bireyler haline getirilmeli, çarpık kentleşme-altyapı-imar-ulaşım-trafik-oto park-çevre ve hava kirliliği gibi ciddi meseleler en kısa sürede çözülmeli ve insanların içinde sağlık-huzur ve güven içinde yaşayacağı modern ve çağdaş kentler haline getirilmelidir.

Belediye Başkan adaylarının Ankara'dan belirlenmesi anlayışı da derhal terk edilmelidir. Oturduğu şehrin belediye başkanını seçmesine dahi izin verilmeyen Türk Milleti de demokratik tepkisini göstererek, bu yanlış uygulamaya dur demelidir. Elbette sadece büyükşehirler değil, tüm belediye seçimlerinde; o il veya ilçeye bağlı köyler de oy kullanmalıdır. Çünkü mücavir alan olmayan köylerde ikamet eden insanlar da birçok ihtiyaçlarını karşılamak için şehre gitmektedirler. Dolayısıyla asırlardır yaşadıkları ve aslında yerlisi oldukları şehrin belediye başkanını seçmek, onların da hakkıdır. Köyden-kente göçü azaltacak bu uygulama, hem köyleri kalkındıracak ve güzelleştirecek, hem de tarım ve hayvancılığı destekleyecektir.

YARGI:

Kamuoyunda tartışılan ve siyasallaştığı iddialarıyla yıpratılan Yargı Sistemi "Adalet Mülkün Temelidir" sözleri ışığında elden geçirilmeli, daha bağımsız-tarafsız ve milli bir hale getirilmelidir. Kanunlar "T.C. Devleti'nin bekası ile Türk Milleti'nin menfaatleri gözetilerek, milli-dini-ahlaki-insani değerler düşünülerek ve geçmişten ders alınarak" hazırlanmalı ve toplumun şimdiki ve gelecekteki ihtiyaçlarına cevap vermelidir. Batılı toplumlar taklit edilmemeli, töre-din-ahlak gibi örfi hukuk ile evrensel hukuk kurallarının dayandığı temel değerler örtüşmeli, madde değil insan önemli olmalı, cana ve namusa kastedenlere verilen cezalar ağırlaştırılmalı ve herkesin canından, malından ve namusundan emin olduğu düzgün bir sistem kurulmalıdır. Hukuk devletine işlerlik kazandırılmalı, kuvvetler ayrılığı prensibine uyulmalı, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü teminat altına alınmalı ve hukukun gücünün azaldığı yerde güçlünün hukukunun geçerli olacağı unutulmamalıdır.

Adalet sistemi teknolojiden istifade edilip e-devlet projesi tam uygulanarak ve ağır ceza davalarında jüri sistemi düşünülerek; daha adil, hızlı, şeffaf, güçlü ve caydırıcı hale getirilmelidir. Alacak-verecek-emlak-kira vb. basit davalar, sanıklar ve tanıkların çağrıldığı tek duruşmada bitirilmeli, üçkâğıtçı insanların tebligatta bulunmayıp duruşmaya gelmeyerek mahkemeleri oyalaması ve adaleti geciktirmesi önlenmelidir. Bazıları siyasi ve ikiyüzlü olsa dahi "iç hukuk yolları bittiği için AİHM'ne giden ve ülkemizi ağır tazminatlara mahkûm ettirip zor durumda bırakan" süreç durdurulmalı ve Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruları en kısa sürede sonuçlandırmalıdır.

Karakoldan-mahkemeye, oradan cezaevine giden süreç eziyet olmaktan çıkartılmalı, delilleri karartma şüphesi yoksa tutuksuz yargılamaya özen gösterilmeli, geçici bir tedbir olan tutukluluğun uzatılarak cezalandırmaya dönüşmesi önlenmeli, masumiyet karinesi korunmalı, hiç kimse ispat edilinceye kadar suçlanmamalı ve iddianameler basına sızdırılarak insanlar afişe edilmemelidir.

Mahkemeler birleştirilerek yüksek yargının oturmuş düzeni bozulmamalı, ancak "HSYK, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay" üyelerinin seçimi" yargı bağımsızlığını zedelemeyecek demokratik usullere göre" yapılmalıdır. HSYK'nun Yüksek Yargıyı, Yüksek Yargının HSYK'nu seçmesi ve Cumhurbaşkanı'nın önüne gelen isimlerden birisini onaylaması da, Adalet Bakanlığına bağlı HSYK'nun Yüksek Yargıyı belirlemesi de uygun değildir. Karma bir sisteme gidilmeli ve Yüksek Yargı ile HSYK Üyeleri "adil yüzde oranları ve objektif kriterlere göre" Meclis, Cumhurbaşkanı, Hükümet, Yüksek Yargı ve Barolar Birliği tarafından seçilmelidir. Adalet Bakanı ile Müsteşarı HSYK'nda olmamalı, kurul özerk olarak "kendisine ait bir bütçe ve sekretarya ile ayrı bir binada" çalışmalı, hakim-savcı atamalarını "hiçbir siyasi ve adli baskı altında kalmadan" adil bir şekilde yapmalı ve terfi sistemi "bilgi, liyakat, yeterlilik, ehliyet vb." objektif kriterlere dayandırılmalıdır. Yargıtay'ın hakim sayısı artırılmalı, hizmet kapasitesi geliştirilmeli ve bölge mahkemeleri kurulmalıdır. İhtisas mahkemeleri "yargının genel bütünlüğü bozulmadan" artırılmalıdır. Sayıştay'ın yetkileri kısıtlanmamalı ve tüm kurumlar denetlenerek geri besleme sağlanmalıdır. Yüksek yargının içtihat oluşturma işlevi önündeki engeller kaldırılmalıdır. Yetersiz kalan hâkim ve savcılar ile yardımcı personel ihtiyacı giderilmeli, adli personelin mali-sosyal ve özlük hakları iyileştirilmelidir. Adli Polis sistemine geçilmeli ve tüm soruşturmalar güvence altına alınmalıdır. Adli Tıp Kurumunun özerk yapısı güçlendirilmeli ve etkin denetimi sağlanmalıdır. Büyük sıkıntı yaratan özel yetkili mahkemeler bir daha kurulmamalıdır. Terörle mücadelede edilen bir zeminde Askeri Mahkemelerin kaldırılması veya yetkilerinin kısıtlanması düşünülmemeli, ancak "Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ile Askeri Yargıtay" kaldırılarak, yüksek yargıda bölünme sonlandırılmalıdır. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay hak arayan herkese açık olmalıdır.

Emniyet Teşkilatı daha sağlıklı bir yapıya kavuşturulmalı, siyasilerin müdahalesinden kurtarılmalı ve Emniyet Müdürlerinin yerlerinin gerekçesiz değiştirilmesi sonlandırılmalıdır. Kırsalda büyük fedakarlıkla görev yapan Jandarma "Türkiye'nin şartları değerlendirilerek"  lağvedilmemeli, ancak üzerindeki yük "sınır güvenliği K.K.K. lığına devredilerek" hafifletilmeli ve asayişe yoğunlaşması sağlanmalıdır. Terörle Mücadele Kanunu düzenlenmeli, güvenlik güçlerinin elini kolunu bağlayan ve önleyici kolluk tedbiri almayı dahi engelleyen maddeler değiştirilmelidir. Teröristlere verilen cezalar etkili olmalı, devamlı çıkarılan aflar ve sürekli zikredilen pişmanlık yasalarından vazgeçilerek "ölüm cezalarının verilmesi dâhil" hukuki caydırıcılık sağlanmalıdır. Toplumu rahatsız eden "genel, özel veya siyasi af" gündemden çıkartılmalıdır.

Türk siyasi ve bürokratik hayatına; ilkeli, seviyeli, dürüst ve temiz bir yönetim anlayışı yerleştirilmelidir. Temiz toplum ve siyaset için "siyasi ahlak yasası" çıkarılmalı ve kamu yönetimi, sivil toplum, medya ve özel teşebbüsü kapsayan "temel etik düzenlemeler" oluşturulmalıdır. Kamu kurum ve kuruluşlarında etkin bir "hukuka uygunluk ve performans denetimi" yapılmalıdır. Bilirkişilik müessesesi kurumsallaştırılmalı ve denetlenebilir hale getirilerek suiistimallere açık olmaktan çıkartılmalıdır. Hortumlamayı önlemek için "yolsuzlukla mücadele kurulu" kurulmalıdır. Üst düzey siyasiler ve bürokratlar görev öncesi ve sonrası mal bildiriminde bulunmalıdır. Kamu ihale sistemi ile teşvik mevzuatı "ülkenin kalkınmasına hizmet edecek ve her türlü şaibeyi kaldıracak" biçimde düzenlenmelidir. Kısıtlama ve sansür kaldırılıp, basın ve yayın ahlakı geliştirilerek; mesleki ilke ve etiğe uygun hareket eden hür ve bağımsız bir medya oluşturulmalıdır.

Milletvekilliği dokunulmazlığı ile Memurin Muhakematı hakkında kanun eş zamanlı kaldırılmalı, Cumhurbaşkanları vatana ihanet dışında yargılanmamalı, devletin üst düzey siyasi ve bürokratik kadroları için davalar "emekli olsalar bile" Yargıtay Başsavcılığı tarafından açılmalı ve yargılama Yüce Divan'da gizlilik içinde yapılmalıdır. Seviye net belirlenmeli ve Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, Milletvekilleri, Müsteşarlar ile Gn. Müdürler (Özellikle MİT Müsteşarı ve Emniyet Gn. Md.) Siyasi Parti Genel Başkanları, Gn. Kur. Bşk. ları, Orgeneraller, Kuvvet-Ordu-Kolordu ve Tugay Komutanları, Yüksek Yargı mensupları ile birinci sınıf Savcı ve Hakimler, MGK ve Terörle Mücadele Üst Kurulu Üyeleri, Üniversite Rektörleri, YÖK-Merkez Bankası-TMSF Başkanları, Vali ve Kaymakamlar, Büyükşehir Belediye Başkanları vb. makamları kapsamalıdır.

Türkiye'nin Yargıçlar Devleti olmaması için siyasi partileri kapatma zorlaştırılmalıdır. Kapatma davası açmak için bölücü-yıkıcı teröre bulaşma ve anayasayı ihlal etme şartları aranmalı, sadece Yargıtay Başsavcısı değil, Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun oy çokluğu ile dava açılmalı ve yargılama Anayasa Mahkemesi'nin 3/2 nitelikli oy çoğunluğu ile sonuçlanmalı, vekillerin %50'nden fazlası suçlu bulunmazsa ceza parti yerine kişilere verilmelidir. Elbette suçlu bulunan vekiller ömür boyu siyasi yasaklı olmalı ve bir daha meclise girememelidir.

T.C. Devleti adına iddianame hazırlayan Cumhuriyet Savcıları da, Türk Milleti adına karar veren Hakimler de "adil ve tarafsız olmaya, meşruiyet sınırları içinde kalmaya, çok zor şartlarda vatan için savaşan güvenlik güçleri ile bölücü teröristleri aynı kefeye koyarak yargılamamaya, asker ve polislerin moral ve motivasyonlarını bozmamaya, TSK'nin manevi şahsiyetini yıpratmamaya, kamu kurum ve kuruluşlarını çatıştırmamaya, kamu vicdanını sızlatmamaya, milleti kutuplaştırmamaya ve devleti zayıflatmamaya" dikkat etmeli ve devlet memurlarını AB mahkemeleri önüne atmamalıdır. T.C. Devleti'nin önemli makamlarını işgal edip iç ve dış mihrakların hedefi haline gelerek büyük risk alan ve Türk Milleti'ne canı pahasına hizmet eden Kamu Görevlileri; hayatları boyunca devletin koruyucu kalkanını arkalarında hissetmeli, yetkilerini yasal sınırlar içinde kullanmakta sıkıntıya düşmemeli, kendileri ve aileleri için endişe etmemelidir. Özellikle "canımızı, malımızı, namusumuzu, şehrimizi ve vatanımızı emanet ettiğimiz" asker-polis-savcı-hakim ve istihbaratçılar ile milletvekili ve belediye başkanları "basına açık bir şekilde çete mensubu gibi yargılanıp hırpalanarak itibarsızlaştırılır ve kamuoyunda tartışılan ağır cezalara mahkum edilirse" önümüzdeki süreçte ciddi görevlere seçilecek veya atanacak kişiler çekinecek, devletin karar alma sürecinde tıkanmalar olacak, terör ve suç örgütleriyle mücadele zayıflayacak, iç ve dış mihraklara karşı milli ve dik bir duruş göstermek zorlaşacak ve ülkenin bekası tehlikeye girecektir. Türk Milleti "ALLAH korusun" Arap Ülkeleri gibi iç ve dış harp ile bölünme dahil tehlikeli mecralara sürüklenebilecek ve tarih sahnesinden silinebilecektir.

ANAYASA:

Yapılan birçok değişiklik nedeniyle bütünlüğünü yitiren ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamayan Anayasa; devletin tüm kurum ve kuruluşları ile halkın tüm kesimlerinin görüşleri alınarak, mecliste siyasi uzlaşma ve toplumda mutabakat sağlanarak, T.C. Devleti'nin bekası ile Türk Milleti'nin menfaatleri düşünülerek değiştirilmeli ve içinde yaşadığımız bilgi çağının dinamiklerine göre zaman-zaman revize edilmelidir. Ancak bu değişiklikler; Batı Dünyası ve PKK Terör Örgütüne taviz sürecine dönüşmemeli, topraklarımızın yabancılara satılmasına yol açmamalı, yer altı ve üstü kaynaklarımız ile milli ve yerli sermayenin emperyal güçlerin eline geçmesine neden olmamalı, işsizlik-yoksulluk ve yolsuzluğu artırmamalı, suç oranlarını tırmandırmamalı, terörü azdırmamalı, etnik ve mezhepsel ayrılıkları tetiklememeli, azınlıkları kışkırtmamalı, toplumu ayrıştırmamalı ve Türk Milleti'ni parçalanmaya götürecek bir süreci başlatarak, bin yıllık kardeşliğimizi bozmamalıdır.

Anayasanın başlangıç kısmı ile ilk dört maddesinde ifade bulan esaslar değiştirilmemeli, Türkiye'nin "milli ve üniter yapısı, misak-i milli sınırları, başkenti, resmi dili ve ay yıldızlı bayrağı" ile Türk Milleti'nin egemenliği korunmalı, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü anlayışı muhafaza edilmeli, kolektif haklara yer verilmemeli, tevhidi tedrisat kaldırılmamalı, Diyanet İşleri Başkanlığı ile yüksek mahkemelere dokunulmamalı ve demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti ilkeleri ile kuvvetler ayrılığından ödün verilmemelidir. Anayasa değişikliği; düşünce-inanç-teşebbüs-örgütlenme-gösteri yürüyüşü-basın ve yayın hürriyetleri ile sendikal hakları güvence altına almalı, insan haklarına aykırı hususları kaldırmalı, bireysel özgürlükleri genişletmeli, herkesi sosyal güvenlik şemsiyesi ile işsizlik ve sağlık sigortası kapsamına almalı, demokrasiyi "temiz toplum ve siyaset anlayışını hâkim kılarak, seçim sistemi ile partiler kanununu değiştirerek, dokunulmazlıkları kürsü ve fikri planla sınırlayarak" geliştirmeli, cumhuriyetin ilkeleri ile toplumun değerlerini buluşturmalı ve devlet ile milleti barıştırmalıdır.

Hükümet illa Yeni Anayasa hazırlayacağım diyorsa, bunu halkın rıza göstereceği demokratik usullerle yapmalıdır. Demokratik ülkelerde "devletin kuruluşunda yapılan Anayasa'nın ruhunu değiştirecek" Yeni Anayasalar, ancak kurucu meclisler tarafından yapılır. Kurucu Meclis; Anayasa yapmak üzere halk tarafından seçilmiş özel bir meclis demektir. Zira demokrasilerde egemenlik, bir kişi veya partiye değil, milletin tümüne aittir. Dolayısıyla önce mecliste temsil edilen partilerin eşit kabul gördüğü anayasa komisyonunda siyasi uzlaşma ve toplumsal mutabakat sağlanarak yeni Anayasa'nın esasları ve nasıl meşruiyet kazanacağını belirlenmeli, sonra seçim sistemi ile partiler kanununun demokratik olmayan uygulamaları ayıklamalı ve hemfikir olunan esaslar geçirilerek Anayasa değişikline gidilmelidir. Daha sonra Yeni Anayasa kararı alan partiler genel seçimlere en az bir yıl kala bunu halka ilan etmeli, barajsız yapılacak seçimlerin propaganda sürecinde her parti Anayasa Taslaklarını topluma şeffaf olarak anlatmalı, oluşturulan metinler medyada açık olarak yayınlanmalı ve halkın bu doğrultuda vereceği oylar ile seçilen vekillerden oluşacak "Kurucu Meclis" Yeni Anayasa yapmalıdır. Yapılan Yeni Anayasa meclisten 2/3 nitelikli çoğunlukla geçirilmeli, Cumhurbaşkanınca onaylanmalı, mutlaka referanduma götürülerek %50 üzeri halkoyu ile yürürlüğe sokulmalıdır. Bu şartlardan biri eksik olursa; hiçbir parti devletin temelleri ve milletin egemenliği ile oynamaya kalkmamalı ve kişisel çıkarları için ülkeyi maceraya sürüklememelidir.

DÖRDÜNCÜ ERG (MEDYA):

Yürütmenin halk adına denetimi açısından yasama ve yargı kadar önemli ve etkili olan medya üzerindeki kısıtlama ve sansür kaldırılıp, basın ve yayın ahlakı geliştirilerek; mesleki ilke ve etiğe uygun hareket eden hür ve bağımsız bir medya oluşturulmalıdır. Ancak medya organlarının; iç ve dış güç odakları ile çıkar çevrelerinin, yada belirli kişi, aile ve holdingler ile yabancı sermayenin kontrolüne geçmesine izin vermeyen bir yapıya geçilmelidir. Yazarlarla birlikte yayın kuruluşlarının sahipleri ve genel yayın yönetmenleri de hukuken sorumlu olmalı ve kamuoyu önünde hesap vermelidir. Medya holdingleşmemeli, sadece gazete-dergi ve kitap çıkartmalı, TV yayını yapmalı, internette olmalı, fikri planda çalışmalı ve haksız rekabete yol açmamak için başka ticari sahalara girmemelidir. Medya şirketleri çok ortaklı A.Ş. olarak kurulmalı, ortaklardan birinin aile üyeleriyle birlikte hissesi %20'yi geçmemelidir. Elbette tüm yayınlar milli olmalı, resmi dilde yapılmalı, etnik-dinsel-mezhepsel ayrılıkları kaşımamalı, terör ve suç örgütlerini desteklememeli, suçu ve suçluyu övmemeli ve yabancı yayın oranı %10'u geçmemelidir.

Türk Milleti; iş adamlarının güç ve itibar kazanmak maksadıyla, biraz da modaya uyarak medya organı sahibi olmasının bedelini ağır ödemiştir. Milli, dini, ahlaki ve insani yozlaşma ile terör, yoksulluk, yolsuzluk ve işsizlik dahil tüm sıkıntıların arkasında kötü yönetimler kadar medya da vardır. Toplumu maniple eden ve gerçek gündemden uzaklaştıran medya; öz eleştiri yaparak kendisine çeki düzen vermeli, üzerinde uygulanan baskılara göğüs germeli, tarafsızlığını yitirmemeli, yürürlükteki kanunlara-genel ahlak kurallarına ve meslek etiğine uygun yayın yapmalı, devlete ve millete zarar vermemelidir. Terörle ilgili haberleri; toplum üzerinde korku, bezginlik, tehdit ve baskı yaratacak şekilde vererek, teröristlerin amaçlarına hizmet etmemelidir.

Hükümetler; kanunları titizlikle uygulamalı ve basının kasıtlı olarak orduyu dinsiz, polisi hırsız ve adli mercileri de yanlı göstererek devleti yıpratmasına izin vermemelidir. Terörle mücadele eden kişilerin medyada ismen zikredilerek açık hedef haline getirilmesini engellemelidir. Suçu ispat edilip mahkeme kararı verilinceye kadar kişilerin medyada afişe edilmesini, iddianamelerin yayınlanarak insanların mağdur edilmesini önlemelidir. Şehitlik, Gazilik ve Askerlik gibi müesseselerin medya vasıtasıyla yıpratılmasına göz yummamalıdır. 3713 sayılı TMK'nun 6. Md. ile 3984 sayılı RTÜK kanunun 4. Md. gereği; terörü öven, onu yücelten görsel ve yazılı basına müsaade etmemelidir.

SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI;

Bilgi çağına girdiğimiz 21. asırda "özellikle yarı doğrudan demokrasi uygulayan çağdaş ülkelerde" STK'larının önemi ve etkinliği her geçen gün artmaktadır. Ancak Türkiye'nin temsili demokrasiyi bile eksik uygulaması nedeniyle, Türk Milleti "bilgi edinme, halk vetosu, temsilcilerin azli, halkın kanun teklifi, referandum (anayasa değişikliği hariç) vb." yönetim araçları ile egemenliğin kullanılmasına aktif olarak katılamadığından, ülkemizde STK'larının etkinliği fazla değildir. Buna rağmen hemşeri dernekleri ile çoğalan STK'ları gittikçe güçlenmekte, üyelerinin görüş ve sıkıntılarını yerel basından da istifade ederek kamuoyunda dile getirmekte, kendi aralarında koordinasyon ve güç birliğini geliştirerek ülke meseleleriyle ilgili ortak eylemler düzenlemekte ve az da olsa yerel ve genel yönetimler üzerinde baskı oluşturmaktadırlar. Çünkü genel merkezlerde değil, tüm üyelerin katılımıyla yapılan oylamada yerelde belirlenen STK Başkanları, aslında halkın doğal liderliğini de üstlenmektedirler. Ancak hükümetler iktidar gücünü kullanarak "STK'larını kontrol etmeye, üzerlerinde baskı oluşturmaya ve yönetimlerine kendi adamlarını sokmaya" çalışmaktadırlar. Dolayısıyla STK'larının "her daim milli ve dik bir duruş sergileyerek" üyelerinin menfaatini gözetmesi ve halkı iktidarın zulmüne karşı koruması mümkün olmamaktadır. Elbette küresel güçler de boş durmamakta ve besleme STK'ları ile Türk Milleti'ni maniple etmeye çalışmaktadırlar. Her şeye rağmen, demokratik sistemin gelişmesi ve ülkenin kalkınmasında STK'ları çok önemlidir ve halk en azından buralarda yoğunlaşarak sesini duyurmalı, hakkını aramalı ve hukukunu korumalıdır.

SONUÇ:

Türk Milleti cumhuriyet rejimini sevmiş, demokratik sistemi ise vazgeçilmez bir nimet olarak görmüştür. Türkiye'de herkes; devletin tüm makamlarına gelmiş, ülkenin her türlü imkânından faydalanmış, istediği şehre yerleşmiş, dilediği işi yapmış, beğendiği malı-mülkü almış, gönlünce evlenmiş, bereketli toprakları alın teriyle ekmiş-biçmiş, çeşitli partiler-sendikalar-dernekler-vakıflar kurarak serbestçe örgütlenmiş, inancı ile kültürünü tüm unsurlarıyla doya doya yaşamış ve ana dilini özgürce konuşmuştur. Yani devlet tüm bireyleri eşit statüde görmüş, insanları hiç bir soy-sop-din-mezhep-etnik temel ayrımı yapmadan birinci sınıf vatandaş olarak kabul etmiş, hiç kimseyi ötekileştirmemiş, bazılarının iddia ettiği gibi asimilasyona gitmemiş, tam tersi yeni kurulan ülkeye tüm unsurların entegrasyonunu hedeflemiştir. Dolayısıyla Selçuklu ve Osmanlı'dan, Türkiye'ye kadar geçen 1000 yılda; devlet olma şuuruna varılmış ve millet olma süreci tamamlanmıştır.

Bu noktadan sonra risk alınmamalı, T.C.Devletinin kuruluş felsefesinden sapılmamalı, çift dilli-bayraklı ve milletli federatif bir yapı düşünülmemeli, milli devlet ve üniter yapı korunmalı, uzun yıllardır uygulanan ve büyük tecrübe edinilen parlamenter sisteme devam edilmeli, toplumu geren ve diktatörlük çağrıştıran başkanlık ve yarı başkanlıktan vazgeçilmeli, eskiden uygulanan çift meclisli yapıya dönülmemeli, ülkeyi böleceği öngörülen bölge valiliği ile eyalet sistemine geçilmemeli ve Jandarma Bölge Komutanlıkları da kaldırılarak sıkıntı yaratan coğrafi bölge ayrımı sonlandırılmalıdır. Gelişmiş ülkelerde uygulanan yarı doğrudan demokrasiye geçilerek halkın yönetime aktif olarak katılması sağlanmalı, bir an önce seçim sistemi ile partiler kanunu değiştirilerek arkasında halk desteği olan güçlü meclis ve yönetimler oluşturulmalı ve ülkeyi atanmışlar değil, seçilmiş doğal liderler yönetmelidir.

Terörle mücadele eden, egemenliği tartışılan ve bölünme sancıları yaşayan Türk Milleti; yeni bir bin yılın başladığı, küresel güçlerin haritaları değiştirmek istediği, BOP ve Arap Baharı ile bölgenin karıştığı ve ülkenin iç ve dış meselelerinin her geçen gün arttığı bu süreçte, Atatürk'ün "Necip Türk Milleti'ne ve nesl-i atiye tavsiyem şudur ki, sinesinde yetiştirerek başına geçireceği kişilerin kanındaki ve vicdanındaki cevher-i asliyeyi tahlil etmekten bir an feragat etmesin" sözleri ışığında; birikmiş ciddi meselelerini çözecek, milli-manevi değerlerini koruyacak, bekasını sağlayacak ve gelecek nesillerini aydınlık yarınlara taşıyacak yönetimleri iş başına getirmenin ve temsilcilerini daha iyi seçmenin yolunu bir şekilde bulmalıdır.

Türkiye "gücünü halktan alan, ALLAH rızası için çalışan, yaratılanı Yaratandan ötürü seven, halka hizmeti Hakka hizmet olarak gören, insanı yaşat ki devlet yaşasın anlayışıyla hareket eden, tüyü bitmemiş yetimin hakkını gözeten, tüm kesimlere inen, herkesi sevgiyle kucaklayan, aydınla halkı buluşturan, devletle milleti kaynaştıran, insan hakları ve bireysel özgürlükler ile demokrasiyi genişleten, etnik-dini ve mezhepsel tartışmaları sonlandıran, hizmeti adil götürüp bölgeler arası kalkınmışlık farkını gideren, iç göçü durdurup insanları kendi yöresinde doyuran, gelir dağılımını düzeltip kişi başına milli geliri artıran, ülkenin kaynaklarını hakkaniyetle paylaştırıp işsizlik-yoksulluk ve yolsuzluğu bitiren, toplumu sosyal güvenlik şemsiyesi ile işsizlik ve sağlık sigortası kapsamına alan, adalet ve güvenlik ile refah ve huzuru artırıp terörü bitirerek herkesin canından-malından ve namusundan emin olduğu güven ortamı yaratan, milli devlet ve üniter yapıyı koruyan, çift dilli-bayraklı-milletli ve hukuklu federatif bir yapıya izin vermeyen, yabancılara toprak satmayan, yerli ve milli sermayeyi destekleyen, siyonizme-misyonerliğe-azınlık vakıflarına-papaz okuluna ve ekümenik patrikhaneye geçit vermeyen, uluslararası sermaye kuruluşları ve onların yerli sermaye baronlarına gebeliği bulunmayan, hiçbir yabancı organizasyonun içinde yer almayan, bayrak inmesin-ezan dinmesin-vatan bölünmesin anlayışıyla çalışan" hükümetler tarafından yönetilmeli, her zaman "milli refleksleri olan bilinçli bir kamuoyu ile 21. asrın ihtiyaçlarını karşılayan bir eğitim sitemine ve güçlü bir ekonomi ile kuvvetli bir orduya" sahip olmalı ve bir an önce gerilim-kutuplaşma ve çatışma ortamından çıkartılarak normalleştirilmelidir.

Elbette Türk Milleti için hayati önemi olan seçim sistemleri ile yönetim modellerini ele aldığımız bu incelemeden yanlış sonuçlar çıkartılarak karamsarlığa düşülmemelidir. Mete Han'ın "Ey Türk, üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir ki? Öykün ve kendine dön" Alparslan'ın "Size öyle bir Vatan bıraktım ki; ebediyen sizin olacaktır" Atatürk'ün "Bu memleket tarihte Türk'tü, bugün de Türk'tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır" sözleri birlikte değerlendirilirse; Türk Milleti'nin tarih sahnesinde sonsuza dek kalacak ve daha nice medeniyetler kuracak derin köklere sahip olduğu anlaşılacaktır. Hepimiz ümitvar olmalı ve Türkiye'nin aydınlık geleceğine gönülden inanmalıyız.

KAYNAKÇA:

1. Nutuk, M. Kemal Atatürk.

2. Bülent DAVER, Siyaset Bilimine Giriş, Siyasal Kitabevi, Beşinci Baskı, Ankara, 1993.

3. Mümtaz SOYSAL, Anayasaya Giriş, Ankara Ünv. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay. Ankara, 1968.

4. Fahir ARMAOĞLU, Seçim Sistemleri, Güney Matbaası, Ankara, 1953.

5. Fahir ARMAOĞLU, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İş Bankası Kültür Yayınları, 1984.

6. Burhan KUZU, Her Yönüyle Başkanlık Sistemi, Babıali Kültür Yayıncılığı, Adana, 2011.

7. A. Şeref GÖZÜBÜYÜK, Anayasa Hukuku, Turhan Kitabevi, Ankara, 1993.

8. Yaşar SARIBAY, Türkiye'de Demokrasi ve Politik Partiler, Alfa Yayınları, İstanbul, 2001.

9. Erdoğan TEZİÇ, Seçim Sistemleri, İstanbul, 1967.

10. Suavi TUNCAY, Parti İçi Demokrasi ve Türkiye, Gündoğan Yayınları, Ankara, 1996.

11. Cengiz ANIK, Siyasal İkna, Vadi Yayınları, Ankara, 2000.

12. Yavuz SABUNCU, Anayasaya Giriş, İmaj Yayıncılık, Ankara, 1994.

13. Bülent ÖZGÜL, Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Isparta, 2002.

14. Ergün ÖZBUDUN, Seçim Sistemleri ve Türkiye, AÜHF Dergi Arşivi (aühf.ankara.edu.tr)

15. Ergun ÖZBUDUN, Türkiye'de Sosyal Değişim ve Siyasal Katılma, A.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara, 1975.

16. Müge YÜCE, Seçim Sistemleri Türkiye'de Uygulamaları ve Ortaya Çıkan İktidar Yapıları (www.siyasaliletisim.org)

17. Şükrü KARATEPE, Parlamenter Sistem (www.enfal.de)

18. Maurice DUVERGER, Siyasal Rejimler (Çev:Teoman Tunçdoğan, İstanbul, 1986)

19. T.C. Devleti'ni Kuran Türk Milleti'nin Tarihi, Gn. Kur. Bşk.lığı Yayını.

20. Devletler Hukuku, Harp Akademisi Komutanlığı Yayını, 1987.

21. Anayasa, Harp Akademisi Komutanlığı Yayını.

22. H.G. Wells, Kısa Dünya Tarihi,

23. TBMM, Seçim Sistemleri ve Türkiye'de uygulamalar, TBMM Basımevi, Ankara, 1982.

24. DİE Yayınları.

15 Mart 2013

Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi aselcuk@evsatemlak.com adresine gönderebilirsiniz.

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.

Akça Koca Kültür Platformu