GÜNÜN SÖZÜ

Rahat bir ömür sürmenin en kestirme yolu cahilliktir.//Galip Erdem

13 Aralık 2018 08:30 Hepsini Gör

YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Anasayfa » Aydın Gözüyle » Röportaj » Oğuz ÇETİNOĞLU » Yeni Anayasa - 4

Yeni Anayasa - 4
Tarih: 27 Nisan 2012 Yazar: Oğuz ÇETİNOĞLU-Ekonomist, Araştırmacı-Yazar Kategori: Röportaj

Yeni Anayasa - 4

Tecrübe hazinesi Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ ile sohbetimizin bu bölümünde  hazırlanmakta Yeni Anayasa'nın eğitim ile ilgili maddelerini konuşuyoruz.

(DÖRDÜNCÜ BÖLÜM)


Oğuz Çetinoğlu: İlim, araştırma ve öğretim hürriyeti konularındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?
Prof. Dr. Yalçıntaş: Bir ülkenin her sahada ilerlemesi, dünyadaki medeniyet yarışında ön saflarda olabilmesinin vazgeçilmez şartlarından birisi de, şüphesiz ki orada ilmî çalışmalar, araştırma ve öğretim faaliyetlerinin hür, serbest olmasına bağlıdır. Bu hürriyetler sağlanmadan ilim adamlarının araştırmacılar ve öğretim üyelerinin verimli olması, çağdaş bilgileri yeni nesillere aktarabilmesi ve değişik sosyo-ekonomik alanlarda gelişmeleri sağlamaları mümkün değildir. Öyleyse Yeni Anayasamızda aşağıdaki gibi bir hükmün yer alması, geçmiş tecrübeleri de göz önünde tutarak zaruri olmaktadır:
Madde- Yüksek öğretimin her kademesinde çalışan öğretim üyeleri, görevlileri ve araştırmacılar ilmî çalışmaları, fikir ve kanaatlerini açıklamak ve öğretim faaliyetlerinde serbesttirler, bunlardan dolayı kınanamaz ve kısıtlanamazlar.
Bir ülkenin ilim adamları, araştırmacı öğretim üye ve görevlileri, ilmî ve fikrî üretimde, yayınlarında hür olmazlarsa, baskı ve cezalandırma tehdidi altında bulunurlarsa, orada yenileşmenin, hataları düzeltmenin dolayısıyla gelişmenin önü kesilmiş olacaktır. Bu ise toplumun hayat damarlarının kesilmesi demektir.
Türkiye'mizin yakın geçmişinde, ilim ve fikir adamlarının susturulması, hatta kanaatlerinden dolayı cezalandırılması olayları, üniversitelerimizde cereyan etmiş, pek çok profesör, doçent ve yardımcıları gibi ilim adamları, listeler halinde, çalıştıkları yüksek öğretim kurumlarından tasfiye edilmiş, işlerine son verilmiştir.
Bu tasfiyeler askerî darbelerden sonra vukuu bulmuştur. Hangi meslekten olursa olsun kişiler, T.C. Ceza Kanunu'nda yazılı belirgin suçlardan dolayı, meşru mahkemelerde yargılandıktan sonra cezalandırılır.
Darbeler döneminde bu hukukî esasa saygı gösterilmemiştir. Şahsî fişlemeler sonucu genellikle köklü üniversitelerimizde görevli pek çok akademisyenin işine son verilmiştir.
Bu hal hukukun ve akademik hürriyetlerin, serbestiyetin açık ihlâlidir. Elbette 'ilim adamı, öğretim üye ve görevlileri suç işlemez' denilemez. Fakat suçların bilinmesi ve hangi ceza kanunu maddelerinin ihlâl edildiğinin açıkça bildirilmesi ve âdil yargılama esastır.
Böylece, yüksek vasıflı işgücü yetiştirecek üniversite ve yüksekokullarımız ilim adamlarının bir kısmından mahrum olmuş ve keyfi tasarruflarla akademik hürriyet çiğnenmiştir.
Bu tür baskı ve mesleğinden tasfiye endişesi bir kısım ilim adamlarını suskunluğa ve "Şartlara uyma" yoluna sevk etmekte, konfarmist bir hayat anlayışı ile hakikatin değil gücün, güçlünün savunucusu olmaktadırlar.
Ülkemizde bazı akademisyen ve yazarların millet iradesi hürriyet ve haklar, demokrasi konularında bu insan onurunu esas alan hayatî kavramları savunacakları yerde darbelere, dikta rejimlerine, baskı ve haksızlıklara adeta arka çıkmaları, ilmî, akademik hürriyet gibi temel vasıflardan uzaklaştıkları, hür fikir ve ifade sahibi olamadıklarını göstermektedir.
Bu hal ise bir toplum için büyük bir kayıptır, gerçektende hayat damarlarından birisi tıkanmıştır. Genç yaşlarımda büyük hocalarımdan şöyle bir beyit işitmiştim:
"Sanma ki zulüm ile âlem olur harap.
Eyler onu müdana-i âliman harap"
"Müdana" kelimesi burada menfaat peşinde olmayı ifade ediyor.
Çetinoğlu: 1982 Anayasası'nın 131. maddesinde yer alan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tartışmalara konu olmuştu. YÖK Mevzuatı yeniden düzenlenmeli mi?
Yalçıntaş: Ortaöğretimden sonra gelen yüksek öğretim kademesi ülke ve millet için vazgeçilmez, hayatî öneme sahiptir. Üniversite, yüksek okullar ve araştırma enstitüleri tarafından sağlanan bu öğretim ve eğitim, yukarıda belirtilmiş olan, ilmî düşünce, çağdaş seviye ve akademik hürriyetler gibi esaslara göre yürütülür.
Türkiye'de sayıları artmış ve artmakta olan, bütün ülke sathına yayılmış bulunan, yüksek öğretim kuruluşlarının verimliliklerini artırma ve seviyelerinin yükseltilmesi için aralarında millî ölçüde bir koordinasyonunun sağlanması gereklidir. Bu ihtiyaç Yeni Anayasa'da şöyle bir madde ile belirtilip, yer alabilir:
Madde- Bütün üniversitelerin yatırım, kadro yeni akademisyenlerin yetiştirilmesi, ilmî sahada işbirliği ve iş bölümü yapmak ve benzer alanlarda birlikte karar vermek için yüksek öğretim kuruluşları arasında bir "Yüksek Öğretim Koordinasyon Kurulu" kurulur.
Çetinoğlu: Yüksek Öğretim Kurulu'nun adına, 'Koordinasyon' kelimesini ekliyorsunuz... 
Yalçıntaş: Evet! Bu kurulun teşekkül şekli, yetki alanları ve çalışma usulleri kendi özel kanununda belirtilir.
Madde- Üniversiteler ve bağlı fakülteler, kendi yönetim organlarını, kendi öğretim üyeleri arasından seçerler. Rektörler, fakülteler arasında dönemsel esasa dayalı olarak seçilirler.
Üniversitelerin ve yönetimlerinin bağlı olduğu esas usuller özel kanunlarında yer alır.
Gerek Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ve gerekse üniversitelerimizin kuruluş ve çalışma usulleri, yetkilerinin kullanılması, çeşitli müdahaleler geçmişte derin uyuşmazlıklar ve huzursuzluklara yol açmıştı. Böyle bir ortam ülkenin eğitim ve öğretim hayatında, giderilmesi zor kayıplara da yol açıyordu.
Bu durumun ana sebeplerinden biri, hiç şüphesiz, YÖK'ün kuruluşunun askerî döneme rastlaması ve bunun neticesi olarak da düzenlemenin askerî anlayışa göre şekillenmiş olmasıdır. Çıkarılan kanunun yanlışlıklarını düzeltmek gayretiyle hemen başlangıçta İstanbul Üniversitesi Beyazıt Yerleşkesi'nden (Hukuk, İktisat) bu satırların yazarı, Edebiyat Fakültesi'nden merhum hocamız Prof. Dr. Muharrem Ergin, Tıp Fakültelerinden Prof. Dr. Süleyman Yalçın'ın da bulunduğu bir İstanbul Üniversitesi heyeti olarak Ankara'ya gittik. TBMM'nin binasında o günkü askerî yönetim çalışıyordu. Yönetimin genel sekreteri Necdet Üruğ Paşa bizleri nezaket ve saygıyla karşıladı. Rahat görüşebilmemiz için, tatil Cumartesi gününü ayırdı. YÖK konusunu, kanunu ana esasları ve önemli ayrıntılarıyla müzakere ettik.
Değerli ve yetkin bir general olan, sayın genel sekreter sonuçta bize "YÖK kanununun bu şeklinin düzeltilmesi ancak uygulamada bir sürenin geçmesi neticesinde yapılabileceği anlaşılıyor, hocalarım" demek durumunda kaldı. Bizler, daha önce tanıdığımız ve demokrat görüşlü olduğunu bildiğimiz Üruğ Paşa'ya teşekkür ettik ve İstanbul'a dönerek meslektaşlarımıza durumu aktardık.
Sonra ülkemizde normal durum sivil idare avdet etti. Fakat YÖK'te ve kanunun uygulamasında gerekli esas değişiklikler yapılmadı. Bir iki istisnası ile örnek olarak Prof. Dr. Mehmet Sağlam'ı zikredebiliriz, YÖK başkanları, askerî anlayışı, bazen çok daha katı şekilde uygulamaya soktular. Birer akademik kuruluş olan üniversitelerin meselelerini, zamanlarının Ordu Komutan'ları ile çözme yoluna giden YÖK başkanları görüldü. Rahmetli Prof. Dr. Turan Feyzioğlu'nun sıkça söylediği "Kötü kanunlar dahi iyi uygulayıcılar elinde müspet sonuçlar verir" kuralı YÖK'te işlemedi. Bazı başkanların kendi meslektaşları üzerinde tahakküm kurma halleri acı sonuçlar verdi.
YÖK çalışmalarının uzun süre bekleneni verememesi, hatta aksi olumsuz durumların ortaya çıkmasının bir diğer sebebi de bu Kurul'un varlığı ve çalışmalarına ait ayrıntıların 1982 Anayasası'nda yer alması olmuştur.
Anayasa'daki değişiklikler, gerekli olduğu zaman, kısa sürede ve sık olarak yapılamamaktadır. Kanun değişiklikleri yapmadaki esneklik şüphesiz ki Anayasalarda yoktur. Bu bakımdan hem YÖK hem de üniversiteleri ilgilendiren pek çok hususun kendi özel kanunlarında düzenleme zorunluluğu vardır.
Masum ve fakat yanlış olana bir örnek vermek gerekirse, ülkemizin en köklü üniversitelerinden ilki İstanbul Üniversitesi'nin Rektörlüğü, seçimdeki kural sebebiyle tıp mesleğinde olan meslektaşlarımıza tescil edilmiş gibidir.
Bu gibi hallerde rektör seçimi, daha önceleri olduğu gibi, fakülteler arasında dönemsel (rotasyon) hale getirilebilir. Bu değişiklik kanunda yapılabilir.
Buraya kadar yaptığımız açıklamalar gösteriyor ki, 1982 Anayasası'nda yer alan "Yüksek Öğretim Kurumları ve Üst Kuruluşları" düzenleyen ve ayrıntılı hükümleri içeren maddeler (130, 131 ve 132) tamamen kaldırılmalı, onların yerine, teklif ettiğimiz, "Yüksek Öğretim Koordinasyon Kurulu"nu ihdas eden madde getirilmelidir. YÖK ve üniversitelere ait ayrıntılı hükümler kendi özel kanunlarında bulunmalıdır.
Akademik kuruluşlar olan üniversiteler ve yükseköğretimin tümü keyfi ve ideolojik olmayan yönetim şekil ve anlayışına kavuşturulmalıdır. Yeni Anayasa bu esası göstermelidir.
Çetinoğlu: Sizce Türkiye'de; ticarî sınaî ve sosyal alanlarda faaliyet gösteren yabancılarla ilgili mevzuatın ıslaha ihtiyacı var mı? 
Yalçıntaş: Türkiye, tarihi boyunca ve özelliklede Osmanlı Devleti'nin yükselme döneminden beri dışa açık bir ülke olmuştur. Pek çok ülke, toplum ve devletlerle sürekli ilişkilerimiz kurulmuş, karşılıklı çıkarlar sağlanmış ve etkileşim olmuştur.
Fakat Osmanlı Devlet'imizin gerileme sürecinde yabancı ülke ve kuruluşlarla ilişkilerimizde ülkemiz aleyhine bir denge kayması ve maddî ve manevî kaynaklarımızın ecnebiler tarafından istismar edilip, sömürülmemiz durumu ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla cumhuriyetle birlikte ve özelliklede birinci İzmir İktisat Kongresi sonrası Devletimiz, pek çok alanda "korumacı" ve hatta "içine kapanma" denilebilecek bir politika takip etmiştir. Fakat 2. Dünya Harbi'nden sonraki on yıllarda Türkiye, özellikle de rahmetli Turgut Özal'lı dönemde "Dış Dünyaya Açılma" atılımlarında hızlı adımlar atmıştır. Mevzuat değişiklikleri ve uygulamalar olmuştur.
Bu olumlu gelişmeler elbette ki ülkemizin maddî ve manevî varlıklarının yabancıların istekleri, hedefleri istikametinde ülkeye zarar verecek tarzda kullandırılması manasına gelmemelidir. 
Dolayısıyla bazı alanlarda kısıtlamaya varan tedbirler alınması zaruridir.
İşte bu maksatla eğitim, öğretim, kültür ve savunma sanayi gibi alanlarda Türkiye'mizi yabancı nüfuzuna, korumasız terk etmek ülkemizin bütünlüğüne, kültür birliğimiz ve vatan topraklarının savunulmasını zaafa uğratıcı sonuçlar doğurur. Öyleyse Yeni Anayasa'mızda böyle bir olumsuzluğu giderecek bir hükme ihtiyaç vardır:
Çetinoğlu: Madde teklifiniz var mı?
Yalçıntaş: Var. Şöyle bir madde düşünülebilir: 
Madde- Yabancılar Türkiye'de üniversite ve yüksekokul açamazlar. Devlet, yüksek vasıflı insan gücü açığının bulunduğu alanlarda, öğrencilerin, yurt dışındaki üniversite ve araştırma merkezlerinde öğrenim yapmasını kolaylaştırır ve burslar verir. Yurt dışından, Türk Yüksek Öğretim Kurumları'na öğrenim için gelmek isteyen öğrencilere imkânlar hazırlar. Komşu ve Türk Dili konuşan ülkelere öncelik tanınır.
Madde- Yabancılar, medya kuruluş ve tesisleri, radyo, televizyon, günlük gazeteler, süreli yayınlar ve benzerleri ile doğrudan savunma sanayi üretimi yapan kuruluş ve tesislerin yönetimine hâkim sahipleri, işleticileri ve hissedarları olamazlar.
Günümüzde "Hâkimiyet kurma", "Egemenlik tesis etme" gibi durumlar, çok değişik vasıtalar kullanma ve muğlak terminolojiyi yaygınlaştırma şekilleri ile sessiz usullerle tesis edilebilmektedir. Bu alanda ön planda olan devletler, diğerleri üzerinde etkilerini tesis ve sağlamlaştırma için, görünüşte masum, gerçekte yönlendirme, kontrol etme hedeflerine geniş kitlelerin dikkat ve karşıtlığını çekmeden ulaşmayı değişik ve ince politika teknik ve taktiklerle gerçekleştirmişlerdir.
Geçmiş asırlarda "batı ülkeleri" sömürgeleştireceği ülkelere önce İncil ve din adamları gönderip, müteakiben de ellerinde süngü ve silahı olan istilacı birliklerini sevk ederek oraları hâkimiyetleri altına alıyorlardı.
2. Dünya Harbi sonunda Sovyetler, Nazilerden kurtardığı ülkeleri askerî güçle işgal etmiş ve sonra da hem o milletler dâhilinde ve hedef ülkelerde yayılmacı ideolojisini, komünizmi, yerleştirmeye çalışmıştır.
Böylece hem "tepeden" ve hem de "içten" pek çok zayıf devlet üzerinde hakimiyetin tesis ve devam ettirmek istemiştir. 1990'larda Gorbaçov dönemiyle birlikte dikta, zulüm ve sömürü sistemi çökmüş, yeni müstakil ülkeler kendi devletlerini kurmuşlardır.
Bugünün şartlarında, diğer ülkeler üzerinde hâkimiyet kurmak ve devam ettirmek hedefini seçmiş olan güçlü aktif devletler yeni, sessiz ve masum görünen teknikler geliştirmişlerdir. Bunlardan en derinden etkili olanları ise "eğitim", "kültür", "iletişim", "yayın" alanlarında yapılan çalışmalar ve şüphesiz ki savunma sisteminde görülen bağımlı kılma politikalarıdır.
Eğitim, kültür, iletişim yayınlar vasıtasıyla hedef ülkedeki bir kesim aydın ve onlar vasıtasıyla da kitleler üzerinde zihnî, düşünce, dünya görüşü alanlarında derin bir etki ve yönlendirme gücü elde eden aktif devlet, bu yaptırım üstünlüğünü tabii olarak kendi çıkar ve gayeleri lehine kullanmaktadır.
Zihnî bağımlılık durumuna getirilen topluluklar, milletler en uysal bir tarzda aktif ülkelerin politikalarını kabullenmekte ve netice olarak çeşitli alanlarda sömürülmektedirler. Burada, en yakın geçmişten, herkesin hatırlayacağı bir örnek verebiliriz. Birinci Körfez Savaşı sırasında A.B.D, İngiltere, Fransa ve diğer ittifak devletleri, müştereken etkili bir psikolojik harp taktiği uyguladılar: 
"Irak'ın devlet başkanı Saddam'ın elinde, cehennem topları, füzeler gibi öyle 'Kitle imha silahları' bulunmaktadır ki, çok uzak menzilleri, Türkiye'de Ankara'yı hatta daha uzakları vurup tahrip edebilir." Öyleyse Irak'a yakın her ülke Irak'a savaş ilan etmelidir.
Türkiye üzerinde de bu etki güçlü bir şekilde yapıldı. Ülkemiz Irak'a karşı savaşa, koalisyon kuvvetleriyle beraber katılmadı ve fakat Ankara gibi büyük şehirlerde "Irak'ın imha edici füze ve bombalarına karşı" günlerce "gece karartmaları" yapıldı. Bu şüphesiz gülünç ve aynı zamanda acınacak bir durumdur. Sonuçta, uluslar arası bir "kontrol heyeti" Irak'ın hiçbir kitle imha silahına sahip olmadığını net bir şekilde açıkladı. Bu örnek İttifak Devletleri'nin yalana dayalı bir propagandanın nasıl etkili ve yönlendirici olabileceğini göstermiştir. 
Türkiye dün ve bugün NATO gibi güçlü bir kolektif savunma sistemi içindedir ve "soğuk savaş" sürecinde bu statü bize çok faydalı olmuştur. Varşova Paktı dağılmasına rağmen bizim NATO içinde bulunmamız ülkemizin savunması yönünden hayati öneme haizdir. 
Bu gerçeği tespit etmekle beraber bir başka değişmez gerçeği de daima zihinlerimizde canlı tutmak ve gereğini yapmak zorundayız. "Bir ülkenin gerçek savunma ve caydırıcı gücü kendi millî ordusunun gücü ve imkânlarıyla ölçülür." Ülkenin savunması gibi hayatî vazgeçilemez ve mukaddes bir görev, esasta, başka ülkelerin kararlarına bağımlı olarak yürütülemez. Bu durum kendi içinde pek çok rizikoyu içerir. 
Bu tespit hiçbir zaman ülke savunması, savaşta galip gelmek için müttefiklerle işbirliği yapmamak manasına elbette gelmeyeceği gibi, her türlü dış kaynakları kullanmamak olarak yorumlanamaz. Çok güçlü bir orduya sahip Fatih Sultan Mehmet dahi surları yıkan topların imalinde Macar ve diğer vasıflı işgücüne başvurmuştur. Tarihte pek çok olumlu örnekler vardır.
Fakat, bugünkü dünya şartları ve konjonktür savunma gücümüzün hususiyle savunma sanayi ve teknolojisi alanlarında, hızla ve ileri derecede takviye edilmesi zaruretini ortaya çıkarmıştır. Sür'atle zaman zaman estirilen karamsar atmosferi bertaraf edip ordumuzun ve ekonomi sanayimizin "caydırıcı" gücünü en üst seviyeye yükseltici atılımları gerçekleştirmemiz erteleyemeyeceğimiz, hayatî bir hedeftir. Teknolojik hamlelerle tam caydırıcı güce sahip olmak, muhakkak ki en verimli savunma şeklidir. Böyle bir hedefi hakikî anlamda gerçekleştirmek kendi savaş sanayimize kendimizin sahip olmamız ve geliştirmemizle mümkündür. İleri teknolojide dış katkı ve işbirliği çoğu zaman kaçınılmazdır, fakat tesislerin sahibi ve yönetimi "millî" olma zarureti vardır. 
Yukarıdaki açıklamalarımızda üniversite, medya savunma sanayi gibi öğretim, iletişim, ülke bütünlüğünü doğrudan ilgilendiren kritik ve hayatî alanların yabancılara devredilemeyeceği bu sahalarda yabancılar lehine özelleştirmeler yapılmaması gerektiğini belirttim. 
Çetinoğlu: Özelleştirme ile ilgili düşüncelerinizi lütfeder misiniz?
Yalçıntaş: 1982 Anayasası'nın 47. ve kenar başlığı "Devletleştirme ve Özelleştirme" olan maddesinde devlet özelleştirmelerine ait hükümler yer almıştır. Uygulamada, özelleştirme alanında lüzumlu olanlarının yanında ülke ve halkımızın aleyhine hatalı bir kısım özelleştirmeler yapılması girişimleri olmuş, bunların bir kısmı kamuoyumuz ve TBMM'nin yerinde hassasiyeti karşısında önlenmiş ve fakat bazıları maalesef yürürlüğe konmuştur. 
Bu hatalı özelleştirmelerden bir tanesi de Tekel'in yani kamu yönetiminin elinde, kontrolünde bulunan alkollü içkilerin üretim ve satışının özelleştirilmesi olmuştur. Bu karar şüphesiz ki halk sağlığına açıkça ve ağır şekilde zarar verici niteliktedir. Özel sektör, dünyanın her yerinde "kâr maksimizasyonu" peşindedir, bu örnekte alkollü içki tüketimini ne kadar teşvik edip artırırsa kârı o kadar yüksek olacaktır. Nitekim öyle de olmakta, özel firmaların, reklam ve diğer teşvik gayretleriyle Türkiye'de alkol tüketim ve alışkanlığı devamlı ve endişe verici bir seyir takip ederek artmaktadır. 
TBMM'de İstanbul Milletvekili olarak bulunduğum sorumluluk döneminde alkollü içki üretim ve satışını özelleştiren mevzuatı önlemek için, milletvekili yetkileri içinde, gayret sarf ettim. Maalesef netice alamadım. Samimi kanaatim bu mevzuatı hazırlayıp TBMM'den geçiren ve lehte oy kullanan meslektaşlarım ağır ve veballi bir hata işlemişlerdir. Ülkemizde alkol tüketiminin artması, hastanelerimize başvuran alkolik vatandaşlarımızın çoğalması, Türkiye'yi kısa sürelerle ziyaret eden turist sayısının fazlalaşması ile izah edilemez. Alkollü içki imal ve satışını serbest bırakan mevzuatı hazırlayan ve halkımıza, gençliğimize karşı işlenen bu vebale el kaldıran pek çok politikacı halen yeni dönem TBMM'nin üyeleridir. Halkımızın, nesillerimiz ve ırkımızın, genel sağlığına aykırı bu durumu, umarız ve dua ederiz ki, önleyici tedbirleri kararlaştırıp uygulamaya koyarlar. 
Değerli Cumhurbaşkanımız Sayın Doç. Dr. Abdullah Gül'ün bu hayatî sağlık konusunda inisiyatifi başlatıcı bir rolü olabilir. Bu alanda sigara içmeyi kısıtlama başarılı uygulamasından daha da olumlu sonuçlar alınabilir. Böylece ağır bir hata ve vebal düzeltilebilir.
Çetinoğlu: Çalışma hayatımızın önemli unsurları olan sendikalar ve toplu sözleşme mevzuatında yeni düzenlemeleri gerekli görüyor musunuz? 
Yalçıntaş: Devletin, yoksullar, yaşlılar, bakıma muhtaç olanlar, engelliler ile alt gelir gruplarını, sosyal adalet, sosyal ve ekonomik denge, vatandaşların insanlık haysiyetine uygun yaşama imkânlarına sahip olmaları ilkelerini gözeterek, koruma görevini daha önce belirtmiştik. Bugün bütün gelişmiş modern devletlerde bu sorumluluk kabul edilerek, çeşitli sosyo-ekonomik tedbirler alınmakta, uygulamalar yürürlüğe konmakta ve toplumda sosyal barış, huzur sağlanarak sürekli gelişme gerçekleştirilmektedir.
Gelirinin, geçiminin kaynağını esasta sadece emeğinin teşkil ettiği işçiler de devletin koruma ve gözetmesi altında olmalıdır. Bu emekçilerin, iş güvenliği ve ailelerinin yaşama şartlarını, sosyal endişelerden mahrum bir "Serbest Ekonomi Piyasası"nın konjonktürel şartlarına terk edilmesi kabul edilemez. 
Bu temel anlayış sebebiyle, özellikle, sanayi inkılâbından günümüze kadar, modern devletler, işçileri, çalışan kadın ve çocukları koruyucu tedbirler almışlar, politikalar geliştirmişlerdir.
Bu koruma uygulamalarından en önemlilerinden birisi de işçilerin sendika kurma hakkına sahip olmaları ve çalışma şartlarını işverenlerle karşılıklı toplu sözleşmelerle kararlaştırmalarıdır.
İşçi sendikalarının Batı Avrupa'da ortaya çıkıp iş piyasasında yerlerini almalarından yakın tarihlere kadar geçen uzun sürede sınıf mücadeleleri yapan, çatışmacı siyasî sendikalarla varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu tür sendikalar, sosyal barış ve huzuru sarsmakta ve pek çok kayıplara sebebiyet vermektedirler.
Özellikle, 20. Yüzyılın ortasından itibaren Batı Dünyası'nda ortaya çıkan gelişmeler, bu tür sınıf mücadelesi yapan, siyasî ve militan yapıdaki sendikaları geri plana itmiş amacı işçilerin, çalışanların refahı yaşama şartlarını düzeltmek olan "meslekî sendikacılığı" güçlendirmiştir. Böylece toplumdaki sosyal huzur bozulmadan çeşitli sektörlerde kayıp ve karşıtlıklar ortaya çıkarmadan, işçiler ve diğer çalışanların dengeli talepleri gerçekleşmektedir.
Ülkemizde de çalışma hayatında, işçi-işveren ilişkilerinde, son dönemlerde, gelişmiş batı ülkelerinde olduğu gibi karışıklıklara, sosyal çatışma ve kayıplara yol açmadan meslekî sendikacılık anlayışı ile uygulaması güç kazanmaktadır. Bu durum, ülke ekonomisinin sürekli büyümesi ve işçilerimizin hayat seviyesinin yükselmesinde çok önemli olmuştur.
Marksist anlayışlı, çatışmacı, siyasî sendikacılıktan, işçilerin hayat seviyesini yükselten, çalışma şartlarını düzelten meslekî, profesyonel sendikacılığa geçiş, devam eden olumlu bir gelişmedir.
Fakat çalışma ilişkilerindeki bu değişim esasta ücretlerinden başka gelirleri olmayan işçilerin, sistem içinde kendilerine ait bir devlet koruması şemsiyesinden mahrum bırakılmaları anlamına gelmez. 1982 Anayasası'nda işçi ve işverenlere ait düzenlemeler uzun maddeler, çok fazla sayıda eklerle, maddeler 51-55 karmaşık hale gelmiştir. 
Çetinoğlu: Madde teklifinizi lütfeder misiniz?
Yalçıntaş: Şöyle olabilir:
Madde - İşçi ve işverenler ücret ve diğer çalışma şartlarını ferden karşılıklı olarak veya üyesi oldukları sendikalar aracılığı ile kararlaştırırlar.
Toplu sözleşme vasıtasıyla yapılan uzlaşmalarda, hakkaniyet, sosyal barış, sosyal adalet, ekonomik ve sosyal denge ilkeleri gözetilir.
Madde- Toplu sözleşme ve müzakerelerinde uzlaşma sağlanamadığı hallerde arabulucu ve bağdaştırıcı safhalardan geçilmeden, işçi ve işveren taraflar grev ve lokavt eylemlerine başvuramazlar. 
Madde- Sendikalar, toplu sözleşmeler, grev ve lokavt eylemlerine ait düzenlemeler kendi özel kanunlarında yer alır.
Grev ve lokavtlar iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, sosyal barışı bozan, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.
Çetinoğlu: Bir açık hava müzesi görünümündeki ülkemizde hakkında da düşüncelerinizin olacağını tahmin ediyorum...
Yalçıntaş: 1982 Anayasası'nın 63. Maddesinde Tarih, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması başlığı altında Devletin, zikredilen varlıkların korunmasında yüklendiği görev ve sorumluluk hükmü yer almaktadır. Fakat bu maddenin metninden açıkça anlaşılacağı gibi bunlar Türkiye hudutları içindeki varlıklardır.
Türkiye Coğrafyası dışında da çok önemli tarih ve kültür mirasımız bulunmaktadır. Bunların azımsanmayacak bir kısmının, zaman içinde, karşıt yönetimler tarafından tahrip ve yok edildiği bilinmektedir. Buna rağmen önemli ölçüde olanlar halen ayaktadır ve bunların ihya edilmesi Türkiye Cumhuriyeti'nin manevî sorumluluğundadır. Yıkılmış bir "Mostar" köprüsünün tekrar yapılıp, açılması ülkemizin tarih ve kültür alanlarındaki evrensel itibarının yükselmesine önemli ölçüde hizmet etmiş ve milletimizin derin bir sevinç duygusu yaşamasına yol açmıştır.
Tarihî ve kültür mirasımızın, bağlarımızın öncelikle bulunduğu bölge, Avrasya Kıtası'nın güney kuşağıdır, daha net bir ifade ile doğuda Orhun Abideleri ile batıda Drina Köprüsü, Gül Baba Dergâhı'na kadar uzanan kuşaktadır. Bu bölgede yapılan koruma görevlerini Yeni Anayasa'da hükme bağlamak üzere, 1982 Anayasası'nın 63. Maddesi aynen muhafaza edilerek, ona aşağıdaki şu fıkra eklenmesi yerindedir.
Ek fıkra:  Devlet Türkiye dışında ve öncelikle Türk dili konuşan ülkeler ve topluluklarda bulunan tarih ve kültür mirasını korur. Gereken işbirliği anlaşmalarını yapar.
Bilindiği gibi, esasen bu bölgedeki pek çok tarih ve kültür varlıklarımızın Hoca Ahmet Yesevi Külliyesi'nden Sultan Muradın Kosova'daki türbesine kadar, ihya edilip, dünya turizmine açılmıştır. 1982 Anayasası'nın 63. Maddesine yukarıdaki fıkranın ilavesiyle hükümlerinin Yeni Anayasa'da yer alması, konunun önceliği ve uygulamada önemi bakımından yerinde olacaktır.
Çetinoğlu: Siyasetin içinde bulunmuş bir kişi olarak; seçimler ve siyasî faaliyette bulunma hakları konusunda da söyleyecekleriniz olmalı...
Yalçıntaş: Bu konuda 1982 Anayasasının 67. Maddesinin ilk dört fıkrası aynen Yeni Anayasa'da yer alabilir, diğer fıkralar ilgili özel kanunlara aktarılmalıdır.
Siyasî Partiler: Gerçek bir demokratik Cumhuriyet Yönetimi'nin çoğulcu ve hür siyasî partiler mevcut olmadan ve bunlar faaliyetlerini serbestçe yürütüp, dürüst düzenlenen seçimlere eşit hukukî zeminde katılmadan, söz konusu olamayacağı açıktır.
Ülkemizde, demokratik bir yönetimin başlangıcı sayabileceğimiz, 1908 Meşrutiyeti ile aynı zamanda siyasî partilerimiz kurulmaya ve açık bir şekilde faaliyete geçtiler. Bu dönem beraberinde, önlenemez şiddet olayları, devletin en üst kademelerine kadar uzanan siyasî cinayetler, baskınlar ve darbeler getirdi. Sonuçta, İttihat ve Terakki Fırkası'nın katı dikta yönetimi ve isabetsiz icraatı, uzun asırlar varlığını sürdürmüş olan Osmanlı Devleti'nin, yok olup tarihe mal olmasına yol açtı.
Cumhuriyet Dönemi'nin başlangıcında rahmetli Atatürk yakın arkadaşı Fethi Okyar'a Serbest Fırka'yı kurdurarak demokrasiye geçme ideali istikametinde bir adım attırdıysa da bu teşebbüs başarılı olamadı; Türkiye tek parti yönetimiyle 1946 yılına kadar geldi.
1946 yılında, iç ve dünya şartlarının etkisi, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün isabetli öngörüşü ile Celal Bayar, Adnan Menderes ve arkadaşları, mer'i kanunlar değiştirilerek Türkiye'de demokratik rejime geçişe sağladılar. 1946 yılı seçimleriyle 1960 darbesine kadar geçen sürede ve ağırlıklı olarak iki siyasî partinin, C.H.P ve D.P sert ve hırçın siyasî mücadeleleri Türk siyasî hayatına hâkim oldu. 1960 yılı 27 Mayısı'nda yapılan askerî darbe, onar yıl aralıklı olarak ortaya çıkan yeni darbe ve müdahalelerle Türkiye, fiili olarak bir "Demokrasi ve vesayet" rejimi yaşadı. Bu "Demokrasi ve vesayet" rejiminin en önde gelen belirti araz ve göstergelerden birisi de hiç şüphesiz sık sık siyasî partilerin kapatılması idi. Öyle ki kendi kamuoyumuz ve batı demokrasi ülkelerinde Türkiye'nin bir "Partiler mezarlığı" haline getirildiği görüşü yerleşmeye başladı. Bu anormal ve gerçekte ülkemiz, devletimiz ve cumhuriyetimizi zayıflatıp, yıpratan bu darbe ve diğer müdahaleler, zaman zaman dış desteklerin devreye girmesiyle Türkiye'ye hesap edilemez kayıplar verdirdiler.
İşte, bu dönemde, Yeni Anayasa hazırlıkları ile ülkemizin; halk iradesine dayanan, sağlıklı ve sağlam bir demokrasiye kavuşması çalışması yapılıyor. Gerçek bir demokratik Cumhuriyet yönetimini, çoğulcu siyasi partiler olmadan bu partilerin güvenlik içinde istikrarlı faaliyetlerde bulunmalarını sağlamadan tesis etmemiz mümkün değildir.
Unutmayalım ki, ülkemiz, ekonomimiz tüm hızıyla yeni kalkınma hamleleri yaparken, halkın önemli bir çoğunluğunun oyları ve TBMM'nin kararı ile bir siyasî partimiz T.C hükümetini kurup yürütme sorumluluğunu omuzlarına almış iken; oldukça zayıf ve geçersiz argümanlarla iktidar partisinin kapatılması girişimi yapılmıştır. Bu yanlış talebi yapan ve destekleyenler, bekledikleri gerçekleşse idi, ülkemiz ve demokrasimizin ne kadar büyük kaos ve kayıplara sürüklenebileceğini acaba tam hesap edebilmişler miydi? Anayasa Mahkeme'miz, yerinde aldığı bir kararla muhtemel ağır kaos ve kayıpları önledi.
Bu geçmiş müşahhas örnek de gösteriyor ki demokrasinin vazgeçilmez temel kuruluşları olan siyasî partilerimizin güven içinde, istikrarlı çalışmalar yapıp fonksiyonlarını icra edebilmeleri, varlıklarının anayasa teminatına sahip olmalarını gerekli kılmaktadır.
1982 Anayasamızın bu güvenliği verdiği söylenemez. Ayrıca 68 ve 69. Maddeler, ancak kendi kanun ve yönetmeliklerde yer alması gereken pek fazla ayrıntılarla uzatılmıştır. Bu durum anayasa yapma tekniğine aykırıdır.

(DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU)

 

 

 

27 Nisan 2012

Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi ocetinoglu1@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

Bütün Yazıları

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.

Akça Koca Kültür Platformu