GÜNÜN SÖZÜ

Rahat bir ömür sürmenin en kestirme yolu cahilliktir.//Galip Erdem

13 Aralık 2018 08:30 Hepsini Gör

YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Anasayfa » Aydın Gözüyle » Röportaj » Oğuz ÇETİNOĞLU » İslamiyet, Türk Milliyetçiliğini yasaklamamıştır

İslamiyet, Türk Milliyetçiliğini yasaklamamıştır
Tarih: 08 Nisan 2012 Yazar: Oğuz ÇETİNOĞLU-Ekonomist, Araştırmacı-Yazar Kategori: Röportaj

İslamiyet, Türk Milliyetçiliğini yasaklamamıştır

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. ABDÜLKADİR DONUK İle Türkçülük ve İslamiyet, Türk-İslam Sentezi üzerine ufuk turu...

Oğuz Çetinoğlu: Bazı çevrelerde 'Batı tipi milliyetçilikten söz ediliyor. Bu kavramın sizde çağrıştırdıkları nelerdir? Türk milliyetçiliği ile Batı tipi milliyetçilik arasında bir bağ veya benzerlik bulunabilir mi?
Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Diğer konularda olduğu gibi bu hususta da bir benzerlikten söz etmek mümkün değildir. Batıda milliyetçilik duyguları 18. asırda ortaya çıkmıştır. Bu fikirlerin yayılmasında Alman, İtalyan ve Fransa'da vuku bulan hareketlerin rol oynadığı kabul edilir ve bize de oradan geldiği söylenir. Milliyetçilikte Avrupa görüşünün batı dünyası bakımından doğruluğu belki mümkündür. Fakat Türk Tarihi yönünden isabetli olmadığı açıktır. Çünkü Türklerde milliyetçiliğin bundan 2100 yıl öncesine ait izleri bizzat Avrupalı bilginler tarafından tespit edilmiştir. Tanınmış Alman Sinolog Fr. Hirth eski Çin yıllıklarında araştırmalar yaparken Asya Hun hükümdarlarından Çi-çi'nin (ölm. M.Ö. 36) halka yaptığı konuşmaları tespit etmiş ve hayretle görmüştür ki, bu ünlü Türk başbuğunun devlet anlayışı doğrudan doğruya millî duygulara dayanmaktadır. Çi-çi'nin atalarından kalan yadigârlar arasında, geniş ülkelerle birlikte, hürriyet ve istiklalin de bulunduğunu ve bu en kıymetli emanetlere ehemmiyet verilmemesinin millî ihanet sayılacağını açıklayan sözlerini, 'dünya edebiyatında milliyet fikirlerinin ilk dile gelişi' diye yorumlayan Fr. Hirth şu neticeye varmıştır;
'Tarihte milliyetçiliği devlet siyasetinde temel yapan ilk devlet adamı Çi-çi'dir.' (bk. İ. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 234, 281 n. 378)
Demek ki, her milletin kendine göre bir milliyetçilik anlayışı tabiî karşılanmalıdır.
Çetinoğlu: Türk milliyetçilerinin din ile kavgalı olduğu iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Donuk: Her millette olduğu gibi, Türk milleti içerisinde de dinî duyguları zayıf insanlar olabilir. Bu inanış ve düşünce tamamen onları bağlar. O, kul ile Allah arasında olan bağlantıdır, hesabını kendisi verecektir. 
Her Türk milliyetçisi inançlı olmak ve mensup olduğu İslâmiyet'i daima muhterem tutmak mevkiindedir. İslâm mübârek ve mukaddes dinimizdir. Din-i mübindir, yani Allah'ın iyiyi kötüyü, hayrı ve şerri ayırt eden apaçık ilahî hükümler manzumesidir. Vicdanlarımızdaki ilahî ışıktır. Türklük şuuru, İslâm ahlak ve faziletini şiar edinerek Allah'ın emirleri doğrultusunda yaşamaya gayret eden insanlarız.
Çetinoğlu: Din olgusuna mesafeli olduğu söylenen Kemalizm düşüncesinin Mustafa Kemal Atatürk ile bağlantısı hakkında düşüncelerinizi açıklar mısınız?
Donuk: Atatürk'ün din anlayışı hakkında o kadar çok şeyler dinledik ve okuduk. Tam bir iman sahibi olduğunu ifade eden de var, aksini söyleyen de var. Dedik ya, 'Ameller niyete göredir.'
Buna göre vicdanında az da olsa Allah korkusu olan, Atatürk'e böyle iftiralarda bulunmaz. Atatürk'ün bu hususta en büyük gayesi dini 'hurafelerden, câhil bilgisiz insanların' elinden kurtarmaktı.
Çeşitli konuşmalarında bu konuyu defalarca belirtmiştir. Buna rağmen, hem konuşmalarını hem din konusunda yaptıklarını inkâr etmek bir Müslüman'a yakışır mı? Herkes, Atatürk'ü dilediği gibi yorumlamaya çalıştı. Herkes kendi kafasında canlandırdığı Atatürk'ü bu topluma kabul ettirmek için uğraştı. Sonunda, gerçeğin çok dışında bir Atatürk portresi ortaya çıktı. 
Bakınız gazeteci Emin Pazarcı'nın bulup neşrettiği bir belge dahi Atatürk'ün nasıl imanlı bir Türk evladı olduğunu ispat eder: 
Cumhuriyet'in ilk yıllarından Atatürk'ün ölümüne kadar Harp Okulu'ndan mezun olan öğrenciler Kur'an üzerine el basarak yemin ediyorlardı. 
Belgede aynen şunlar yazıyor:
'Ben sulhta ve harpta, karada ve denizde ve havada ve her nerede olursa olsun milletime ve memleketime daima doğruluk ve sadakatle hizmet ve hükümeti Cumhuriyetimizin bütün kanun ve nizamlarına ve âmirlerimizin her türlü emirlerine bütün kalbimle itaat etmekten ayrılmayacağıma ve milletimin namını, mukaddes ve şerefli sancağımın şanını ve askerliğin namus ve şerefini canımdan aziz bilip bu uğurda seve seve canımı feda etmekten hiçbir zaman çekinmeyeceğime ve her zaman vazifesini, namusunu sever, özü ve sözü doğru ve gayretli bir asker olarak çalışmaktan başka bir şey düşünmeyeceğime Cenab-ı Allah'ın kelâmı olan Kur'ân-ı Azimmüşşan'a el basarak yemin ediyorum. Vallah ve Billah' (Emin Pazarcı, İşte Gerçek Atatürk, Tercüman, 22.11.2004)
Ayrıca Harp Okulu'nda mecburî olarak din dersleri de okutuluyordu. 
Atatürk öldükten sonra, iktidara gelenler tarafından her şeyin değiştirildiğini, Atatürk'ün tanınmaz hale getirildiğini hâlâ bilmeyen var mı dersiniz? Bir defa daha hatırlatalım: 'Ameller niyetlere göredir.' (Herkese; gerçek İlâhiyat Fakültesi hocası Prof. Dr. İsmail Yakıt'ın 'Atatürk ve Din' adlı kitabını okumasını tavsiye ederim).
Çetinoğlu: Hocanız Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu'nun Türk İslam Sentezi ile ilgili görüşlerini yorumlar mısınız?
Donuk: Müsaade ederseniz bu konuda önce şahsımın düşüncelerini açıklamak istiyorum. 
Bir defa Türk-İslâm sentezi kavramı bana göre uygun değildir. İslâm'ın senteze ihtiyacı yoktur. Her kişi ve her kavim Allah'ın gönderdiği en son hak dini İslâm'a uymak mecburiyetindedir. 
Bu konuyu Aydınlar Ocağı kurucularından ve daha sonra başkanlığını yapmış olan Prof. Dr. Süleyman Yalçın hoca çok iyi açıklamış idi. Hoca diyor ki:
'1970'li yıllara doğru ülke gündemini tespit edecek ve devletimizin bekası için fikirler ileri sürecek bir derneğe veya vakfa veya bir Ocak'a ihtiyacımız olduğunu düşünerek, ülkemizin gerçek aydınları olarak bir araya gelme ihtiyacını hissettik. Bunun içindir ki, arkadaşlarımız arasında Türkçülük ve İslâmcılık yönleri ağır basanlar bir araya gelmek suretiyle Aydınlar Ocağı çatısı altında toplandık. Özetle sentez şahısların bir araya gelmesi ile meydana geldi. Hadise bundan ibarettir.' 
Görülüyor ki, olay sadece şahısların bir çatı altında toplanmasıyla teşekkül etmiştir. Gaye, Türk ile İslâm'ı birbirine karıştırarak sentez adı altında İslâm'ı bir ucube haline getirmek değildir. 
Ancak ülkemizde hem Türk'ten hem İslâm'dan rahatsız olan soysuz ve imansız insanlar bulunmaktadır. Bunlar devamlı olarak Türk'e ve İslâm'a ağır sözler söylerler. Bunlara karşı hem mensup olduğumuz ve iftihar ettiğimiz Türk ve Türklüğün haklarını savunmak hem yüce İslâm dinine yapılan hücumları bertaraf etmek ihtiyacı ortaya çıkmıştır. 
Allah'ın bizlere bahşettiği kavmimize ve inancımıza sahip çıkmak, söz söyletmemek vazifemiz değil mi? Bunları yerine getiremiyor isek, mevcudiyetimizin ne anlamı var?
Bugün kendilerini Türk kabul etmeyen insanlar çeşitli toplulukların mezaliminden kaçarak, canlarını kurtaran ve kendilerine kucak açan, bağırlarına basan, aş, iş, toprak ve hürriyetlerine kavuşturan Türk insanının ve Türk devletinin haklarını akıllarından hiçbir zaman çıkarmasınlar. Eğer bu insanlar Allah'a inanıyorlar ise, gece-gündüz Türk devletinin bu âl-i cenaplığına şükretmeleri gerekir. Boşnaklar, Arnavutlar, Çerkesler, Abazalar, Gürcüler, Kürtler vb. kimi Bulgar'ın, kimi Yunan'ın, kimi Rus'un, kimi Saddam'ın zulmünden kaçıp Türkiye'ye sığınarak canlarını kurtarmadılar mı?
İslâm'ı karanlıklar âlemi ve gericilikle itham edenler, Kur'ân'ı açıp okumuş olsa idiler, ne kadar gaflet içerisinde olduklarını anlamış olurlardı. Bu tip insanlar sadece El- Enfâl sûresi 60. âyeti öğrenmiş olsalardı, emin olunuz, hemen imana gelirlerdi:
'Düşmanın silahından daha üstün bir silahla mücadele ediniz.' 
İşte, Türk ve İslâm konusunda bir araya gelen insanların yaptıkları mücadelenin özeti.
Bu arada kendini Türk kabul edenlerin yüce İslâm dinine toz kondurmadıkları halde, İslâmî kesimde aynı titizliği müşahede edemiyoruz. Şöyle ki;
a- Diyorlar ki, 'İslâmiyet milliyetçiliği reddeder.' Bilindiği gibi, İslâm milliyetçiliği ve ırk kavramını değil, 'ırkçılığı' reddeder. Daha önce ifade etmeye çalıştık, milliyetçilik ise, Allah'ın bahşettiği bütün değerlere sahip çıkmaktır, korumaktır. İyi olan hususları İslâm yasaklamaz ki.
Milliyetçiliğe karşı çıkanlar diğer İslâm ülkelerinde de aynı görüşü savunabilirler mi? 
Herhangi bir Arap ülkesinde veya İran'da veya Pakistan'da ve Afganistan'da veya Endonezya'da milliyetçilik aleyhine bir söz söyleme cesaretini kendilerinde bulabilirler mi?
İçimizdeki herhangi bir etnik gruba mensup olanların mesela Gürcülere, Çerkezlere, Kürtlere vb. milliyetçilik konusunda hiçbir laf söylenmez iken, şahsım gibi Türk milliyetçisiyim diyenden neden rahatsızlık duyulmaktadır. Rahatsız olanlar kendilerini Türk kabul etmiyorsa bizim suçumuz ne? Türk olmak suç mu?
b- Diyorlar ki, 'Milliyetçilik ilerlemeyi engellermiş.' Ne kadar sakat bir düşünce. Batılı milletler, millî duygularından dolayı mı geri kaldılar?
c- Diyorlar ki, 'Mensup olduğunuz soy ve sopunuz ile övünemezsiniz.' Yanlış okumadınız. Bunu kimler söylüyor dersiniz? Anlı şanlı İlahiyat profesörleri. Merak edenler Türk Diyanet Vakfı'nın Ankara, 2005 yılında yayınladığı "Kur'ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli"nin 516. sahifesine bakabilirler (Hucurâf Sûresi 13. âyete ek ikinci açıklama). Ne hakla soyumla övünmemi yasaklıyorsunuz? Türk'e olan düşmanlığınızın sebebi nedir? Mesela bir Türk ile bir Rus güreş yapıyorlar, Türk'ün Rus'u tuş ile yenmesi neticesinde övünmek, gurur duymak hakkımız değil mi?
d- Hocanın biri de ortaya çıkıyor ve diyor ki; 'Çocuklarınıza Türk adını veremezsiniz, çünkü onlar kâfirdi.'  Yani şu Türk isimlerini veremezsiniz demek istiyor: Bilge, Oğuz, Kültegin, Mete, Çağrı, İlteriş, Alp, Alp Bilge, Ayhan, Orhan, Yıldız, İlhan, Aydın, Alptekin, Aybike, Aycan, Alpay, Oktay,      Alparslan, Turan, Doğan, Turgut, Korkud, Sencer, Selçuk, Terken vb...
İslâmiyet öncesi Türklerin kâfir olmayıp, aksine Tanrı'ya inandıklarını gösteren yüzlerce belgeye sahip bulunmaktayız. 
e- Bir başka hoca da yazdığı İlmihal de tanınmış bir Türk hükümdarı olan Atilla'ya 'gaddar, barbar, Allah'ın belası' diyor. Protestan mezhebinin kurucusu M. Luther de aynısını söylüyor. Bizim hocanın M. Luther'den ne farkı kaldı dersiniz? (Tam İlmihal, Seadet-i Ebediye, İstanbul, 1982, s. 381)
Türk'e ve Türk milliyetçiliğine karşı olanlar yalnız bunlar mı? Bakınız daha kimler var
Bugün 'Türk milliyetçiliği' tâbirini yasaklamış bulunmaktayız. Yerine 1982 Anayasası'nda yer aldığı gibi 'Atatürk Milliyetçiliği' tâbirini kullanmak mecburiyetindeyiz. Anayasayı hazırlayanlar Türk adından rahatsız oldular ki kaldırdılar. Söyleyin bakalım hiç şahıs milliyetçiliği olur mu? Mesela ben Fâtih'i çok seviyorsam, Fâtih milliyetçisi mi olmam lâzım. Halbuki Atatürk her yerde Türk milliyetçisi olduğunu haykırmış idi.
'Türk milliyetçiliği' tâbirinden rahatsız olan bir diğer kurumumuz Danıştay'dır. 1992 yılında Aydınlar Ocağı, kamu yararına dernek statüsüne girmek için üst makamlara başvurmuştu. Konuyu ele alan Danıştay 1. Dairesi, Aydınlar Ocağı'nın tüzüğünde 'Türk milliyetçiliği' tâbiri var diye teklifi reddetmişti. Gerekçe olarak da 'Türk milliyetçiliği tâbiri, devletin tarafsızlık ilkesini bozar.' Denilmiştir.
Güler misiniz? Ağlar mısınız? Danıştay Türkiye Cumhuriyeti  kurumu değil galiba!
1974 genel affında 'Kahrolsun Türkiye' diyenleri Yargıtay'ın af ettiğini unutmamışsınızdır herhalde.
Gelelim rahmetli hocam Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu'nun Türk-İslâm Sentezi ile ilgili görüşlerine. Hoca özetle şu fikirdedir:
'Türkler, bilindiği üzere, tarihleri boyunca, zaman ve bulundukları mahallerin icapları dolayısıyla, eski aslî inanç sistemlerini korumakla birlikte çeşitli dinlere de girmişlerdir. Asya Hunlarının çocukları olan Tabgaçlar Budizm'e (m. 5. asrın 2. yarısı), Uygur Hakanlığı'nın çökmesi üzerine (840'dan sonra) yeni göçtükleri İç Asya'daki küçük Uygur devletlerinde, o bölgede yaygın Maniheizm'e (762) ve Budizm'e (8. yy. sonları), Batı'da Hazar hakanları ve devletin idareci zümresi Musevîliğin bir kolu olan 'Karay' mezhebine, Balkanlarda Bulgar Devleti Ortodoks Hıristiyanlığa (864), Orta Avrupa'da, Türk kültür çevresine bağlı Macarlar, Katolik mezhebine (1000) resmen dâhil olmuşlar, diğer taraftan İç Asya'da Nesturîlik ve Yakubîlik gibi bazı Hıristiyanlık kolları Türkler arasında da görülmüştür. Hattâ aynı Türk imparatorluğu içerisinde yer alan çeşitli kütlelerin türlü itîkadlara sahip oldukları (Zerdüştlük, Brahmanizm, Şamanlık vb...) da tespit edilmiştir. Bu hususlarda elde seyahat notları, hâtıralar, elçi raporları ve nihayet diplomatik belgeler mevcuttur. Fakat adları geçen bu dinlerin hiçbirinde tutunamadıkları bellidir. Zira bir kısmında millî seciyelerini kaybederek ya Çinlileşmişler (Tabgaçlar gibi) ya Hıristiyanlaşmışlar (Tuna Bulgarları, Macarlar gibi), yahut uzunca bir müddet yabancı itîkad içinde yaşamışlarsa da sonunda din değiştirmek ihtiyacı duymuşlardır (İç Asya Uygurları gibi). Ancak İslâmiyet'tir ki, Türkleri candan tatmin edici bir iman sistemi olarak görünür. Zira Türklerin İslâmiyet'teki kadar başka hiçbir dinde kendilerini mutlu hissetmediklerini, bu dine hayatları boyunca sıkı sıkıya sarılması ve hattâ bu dinin mübeşşirlerinin hizmetlerinin çok üstünde bir enerji ile koruyuculuğunu ve yayıcılığını yapmaları göstermektedir. Acaba hangi sebeple Türk din tarihi böyle tecelli etmiştir? Bunun açıklaması son derece basittir: İslâmî itikadlarla, eski Türk dinî inanç sisteminin esasları arasında şaşılacak ölçüde bir mutabakat mevcut bulunmaktadır: Musevîliğin Yahudilere has bir inanç vasfında olması, Hıristiyanlığın 'üçlü kişilik / Teslîs = Trinity' düşüncesine dayanması, Maniheizm'deki ikilik (Tensiye=Dualizm), Budistlikte Tanrı kavramının bulunmayışı Türkleri tatmin etmemiş gibidir. Hâlbuki İslâmiyet'in ilan ettiği tek ve yaratıcı Allah, eski Türk inanç anlayışını tamamıyla kavramış durumda idi. Yâni Türkler âdeta, yeni bir din değil, kendi kadîm inançlarının çok daha sağlam, kitabî, inandırıcı bir sisteme girdikleri kanaatinde idiler.
Şimdi eski Türk Tanrı inancı ile İslâmî itikadlar arasındaki ortak noktaları, ana hatlarıyla sıralayalım:
01- Tanrı tek'tir (zira Gök yüzü tektir)
02- Tanrı kâinatın yaratıcısıdır (İdi)
03- Tanrı kâinatın efendisidir (Çalap)
04- Tanrı kadir-i mutlaktır (Ugan)
05- Tanrı kadîmdir, ezelîdir (Bayat)
06- Tanrı ebedîdir (Türk kozmogonisi)
07- Tanrı her yerde hâzır ve nâzırdır (Gök yüzü öyledir)
08- Tanrı her şeyi iradesi altında tutar (Kitâbeler)
09- Tanrı âdildir, haktır (doğruluk, törenin özelliği)
10-    Tanrı bilicidir (Bulgar kitâbeleri, Irk-bitig)
11-    Tanrı huzurunda herkes eşittir (Türk kozmogonisi)
12-    Türklerde put ve putçuluk yoktur (Gök yüzü belirli bir cisim hâline getirilemez)
13-    Türklerde ruh ölmez, ebedîdir.
14-    Türklerde ruhban zümresi yoktur
15-    Türkler töre'yi yeryüzünün hâkim kanunu yapmak isterler (İslâm'da "cihâd")
16-    Türklerde hükümdar Tanrı bağışı (Kut) sayesinde idare etme yetki ve gücünü kazanır (İslâm'da ilâhî inayet) vb...
İki inanç arasındaki büyük yakınlıklar daha da çoktur. İşte özdeşme vasfındaki bu belirtilerdir ki, İslâmiyet'i iyice tanıyan Türklerin artık kütleler hâlinde Müslüman olmaları neticesinde sosyal ve mânevî hayatın bütün cephelerinde Türk-İslâm kültür terkibi (sentezi) gerçekleşmiştir (hükümranlık anlayışında bile halifelerin sağduyuları ve siyasî kavrayışları sayesinde, ufak çaptaki ihtilaflar halledilmiş, terkip gücünden bir şey kaybetmemiştir.)
Müslüman olan Türk siyasî kuruluşları artık, sosyal durum, iktisadî hayat, askerî ve idarî yönlerde olduğu gibi, dil, edebiyat, san'at itibariyle de yeni kültür şartlarının gereklerine uymuşlar, farklı bir kültürün kadîm Türk kültürüne aşılanması ile farklı bir hüviyete bürünmeye başlamışlardır. Dolayısıyle eski Bozkır Türk devletleri ile İslâmî-Türk kuruluşları birbirinden oldukça ayrıdır. Değişikliğin başlıca sebeplerinden biri, İslâmiyet'in aynı zamanda dünya ile ilgili faaliyetleri de kadrolayan kitabî bir din olması diğeri de yerli halkın İslâm akîdeleri ve müessesesi ile birlikte, eski İran (Sâsâni) geleneklerinden bir kısmını yaşatmakta devam etmesidir. Türkler, defalarca işaret ettiğimiz gibi, idarecilikte doktriner (peşin hükümcü) değil, fakat millî seciyelerinden fedakârlık etmeksizin zaman, mekân ve ahalinin özel durumlarına göre tavır takınmakta mâhir olduklarından, hâkimiyetlerindeki bölgelerde alışılmış, kütleleri tedirgin etmeyen gelenek ve kuruşlara müdahale etmeyerek, sadece halkı huzursuz kılan belirtileri ortadan kaldırmakla yetinmişlerdir. Bu itibarla eski sosyal tabakalaşmanın devamı, halk dili farsça ile Kur'an dili Arapçanın konuşma ve yazışmada, edebiyatta, dinî ve ilmî eserlerde kullanılması, Türk idareciler tarafından İslâmî adlar, lâkaplar, ünvanlar alınması (Hâkan yerine Sultan, Yabgu yerine Melik, Tegin yerine şehzâde, Aygucu, Üge (Öge veya Yuğruş) yerine vezir, Tayangu yerine Hâcib, Şad yerine İlig/Yilig vb...) devlet idaresindeki çeşitli kolların (Divan = Bakanlık) aynen korunması (Hükümdar'ın Çetr / bir nevi şemsiye / kullanması, günde 5 defa / nevbet / çaldırması / mehterin aslı ki, eski Türk devletinde de âdet idi ve hâkimiyet alâmetlerinden sayıldığı için 'tuğ' denirdi /, câmilerde hutbede, halifeden sonra adının zikredilmesi, paralarda halifenin adının da yazılı olması; saray teşkilâtında Bayrakdar, Çubdar / koruyucu /, çaşnigir, silahdar, câmedar, vekil-i has / bir saltanat kahyâsı /, taştdâr / ibrikçi başı / vb. gibi güvenilir şahısların yer almaları; hükümette / dîvan-ı saltanat /, Başvezir / vezir-i buzurg veya Hâce /, ve buna bağlı İnşa / veya risalet veya Tuğracı=dış işleri, Dîvan-ı istîfa / maliye /, Dîvan-ı Arz / millî savunma /, Dîvan-ı işraf / umumî teftiş / bakanlıkların bulunması, Kadi'l-kudat / baş kadı ve kadılar / şer'î mahkeme reisleri ile sivil davalar için mahkemelerin mevcudiyeti/) hep bunun neticesidir. 
Türklerin İslâmî çevrede karşılaştıkları fakat esasa taallûk etmeyen bu yeni kültür unsurlarının Türk kültürüne nüfuzunda bilhassa Horasan kıtasının başlıca rolü oynadığı sezilmektedir. Zira asıl ünlü sentezin başlama merkezi burasıdır.
Ancak, görünüşte, gittikçe gelişmek üzere, Horasan'da bir İslâm devleti kurulmakta gibi ise de gerçekte öyle değildi. Terkibin bir kanadını teşkil eden Türk kültürü bütün zindeliği ile devam ediyordu: Hükümranlık anlayışı, devletin askerî karakteri, din hayatında tolerans, düşünce sistemindeki ayrılık, toprak rejiminin değişik oluşu, bazı sosyal haklar, farklılıkların başlıcalarıdır.
(Tafsilât için bkz. İ. Kafesoğlu, Türk-İslâm Sentezi, İstanbul, 1985, s. 159-213).
Prof. Dr. ABDÜLKADİR DONUK
1948 yılında Adana'nın Ceyhan ilçesine bağlı Kırmıt nahiyesinde doğdu. 
İlkokulu doğduğu köyde, orta okulu 1963-1964, liseyi 1966-1967 ders yılında Ceyhan' da bitirdi. 1968 de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'ne kayıt olarak 1972 yılı Haziran ayında  bu bölümün Umumî Türk Tarihi Kürsüsü'nden mezun oldu. Yardımcı sertifikaları Yeniçağ Tarihi ile Fars Dili ve Edebiyatı idi. Aynı yılın sonunda yapılan yabancı dil imtihanını kazanarak doktora çalışmalarına Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu'nun yanında başladı. 1969 yılından asistanlığa tâyin edildi. 1975 yılına kadar Umumi Türk Tarihi Kürsü Kütüphanesi'nde kütüphane memuru olarak çalıştı. 1975 yazında 4 aylık kısa devreden istifade ederek İzmir'in Bornova İlçesi'nde askerliğini yaptı. 
1978 de doktora tezini tamamlayarak aynı yılın Haziran ayında 'Doktor' unvanını aldı. 1980 yılının Ekim ayında kendi imkânlarıyla Amerika'ya giderek Columbia Üniversitesi'nde 1981 yılının Nisan ayına kadar, 6 ay süre ile branşı ile ilgili konularda çalıştı. 
1983 yılında doçentlik imtihanının bütün safhalarını tamamlayarak 'Üniversite Doçenti' unvanını aldı. 1988 yılında da 'Profesör' oldu. Hâlen Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yapmaktadır.
Öğrencileri O'nun, yazılı veya ödev kâğıtlarına;  'Cevap' yerine 'yanıt' yazılmasını kabul etmeyecek kadar 'Türkçü' olduğunu söylüyorlar.  
Üyesi olduğu kuruluşlar: 
Türk Tarih Kurumu, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı, Turan Kültür Vakfı
Yayınlanmış Eserleri:
Eski Türk Devletlerinde Îdari-Askerî Unvan ve Terimler: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul,1988. Türk Hükümdarları: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul: 1990.
Prof. Dr. Donuk; evlidir,  iki evlat, iki torun sâhibidir.

 

 

08 Nisan 2012

Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi ocetinoglu1@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

Bütün Yazıları

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.

Akça Koca Kültür Platformu