YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Anasayfa » Aydın Gözüyle » Röportaj » Oğuz ÇETİNOĞLU » ‘Dil konusunda hassas insanlarımızın sayısını artırmak gerekir’ Prof. Dr. MUSTAFA ARGUNŞAH ile Türkçe üzerine sohbet

‘Dil konusunda hassas insanlarımızın sayısını artırmak gerekir’ Prof. Dr. MUSTAFA ARGUNŞAH ile Türkçe üzerine sohbet
Tarih: 02 Ekim 2011 Yazar: Oğuz ÇETİNOĞLU-Ekonomist, Araştırmacı-Yazar Kategori: Röportaj

‘Dil konusunda hassas insanlarımızın sayısını artırmak gerekir’ Prof. Dr. MUSTAFA ARGUNŞAH ile Türkçe üzerine sohbet

GİRİŞ:
İnsan kalabalıklarını bir araya toplayan, onları millet hâline getiren kültürdür. Kültür, bir milleti diğer milletlerden ayıran özelliklerdir. Kültürün belli başlı unsurlarından biri  dildir.  Dil, milleti oluşturan insanlar arasında iletişimi sağlar. Sevinçlerin ve acıların paylaşılmasında kullanılan en önemli araçtır. O araç bozulursa,  insanlar arasında anlaşma zorlaşır. Kültürel çöküntü başlar ve sonunda millet denilen topluluk dağılır.
Türk milletinin dili Türkçedir. Türkçe, dünyanın en zengin, en mükemmel dillerinden biridir. Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkçe, güzelliğini ve zenginliğini kaybetme eğilimindedir. Dil konusunda hassas olanlar, Türkçemiz için çalan alarm zillerinden rahatsızdırlar. Bu kötüye gidişin durdurulması için gayret göstermektedirler.
Dil, canlı ve dinamik bir yapıya sâhiptir. Bu yapıyı geliştirecek olanlar; yazarlar, televizyon ekranlarında ve sinemanın beyaz perdesinde ve  de tiyatro sahnelerinde görev üstlenen sanatkârlardır. Dilin güzellikleri, onlar aracılığı ile  geniş kütlelere  ulaştırılabilir. Bu gelişme, dilin kendi kuralları içerisinde kolaya, bayağılığa ve bozulmalara yol açmadan sağlanmalıdır. Günlük konuşmalarımızda uydurma kelimeler ve hatta sesler kullanılması, önce güzel Türkçemizi, sonra kültürümüzü en sonunda da millet olma özelliğimizi tehlikeye sokar.
Hız, özellikle gençlerimiz için vazgeçilmez bir tutku. Hız tutkusu, otomobil kullanımında olduğu gibi berâberinde tehlikeler getirmiyorsa,  insanları; dikkatsiz, pratik ve rahat olmaya yönlendiriyor.  Güzelim 'evet' yerine 'hı hı', 'hayır' yerine 'ııh',  hayret ifâde eden 'Allah - Allah', ve 'Demeyin, veya  'Ne diyorsunuz ?' gibi kelimeler yerine 'vaavv' gibi sesler çıkarmak,  'dondum kaldım', veya 'hayret ettim' demek yerine 'çüş oldum kafadan', 'resmen oha oldum'  kelimelerini kullanmak... dilimizin son zamanlarda karşı karşıya bulunduğu felâketlerdir.
Bu çirkinliklerin bir kısmı kasıtlı olarak sergileniyor olsa bile büyük kısmı tamamen bir özentiden ibârettir. Özentiler, işin nereye varacağını, nelere sebebiyet vereceğini düşünmeyenlerin tercih ettiği zararlı bir rahatlığa yöneliştir. Bir kısım gençlerimiz de bu davranışlarla, 'entel' olunduğunu düşünmektedir.  Entel kelimesi Fransızcadaki entelektüel kelimesinin rahatlık, kolaylık olsun diye kısaltılmış şeklidir. Entelektüel; iyi tahsil yapmış, fikrî meselelere ilgi duyan, bilgili, kültürlü, olaylardan ve gelişmelerden haberdar insan anlamında bir kelimedir. Kullandığı kelime sayısını çoğaltmak yerine azaltan, hatta kelime kullanmak yerine;  kedi gibi, kuş  gibi bir takım sesler çıkaranlar entelektüel de, entel de olamazlar.
Oğuz Çetinoğlu: Maymuncuk gibi her kelimenin sonuna konuluveren '-sal/sel' takılarını kullanmak istemeyenler, 'toplumsal' ve 'küresel' kelimelerinin yerine hangi kelimeleri tercih etmeliler? 'Küresel' yerine, 'global' kelimesini de yabancı kökenli olduğu için kullanmak istemeyenleri düşünerek uygun bir kelime bulunabilir mi? Yoksa, 'Bu da böyle olsun!' mu denilecektir?
Prof. Dr. Mustafa Argunşah: Dil canlı bir varlıktır. Bu yüzden sürekli bir gelişme ve değişme içerisindedir. Her devrin bir dili var, devirleri belirleyen çoklukla siyasi gelişmelerdir, dil de bu gelişmelere ayak uydurmaktadır. Dikkat ederseniz, siyasi devirler dilleriyle birlikte anılırlar. Bu kural Türkçe için de geçerli. Köktürk Türkçesi, Uygur Türkçesi, Karahanlı Türkçesi, Çağatay Türkçesi, Osmanlı Türkçesi gibi. Bazen diller coğrafyaya göre de adlandırılabiliyor. Dil durmadan değişiyor. Dünkü nesillerin kullandığı dili bugün aynen kullanmıyoruz. Gelecek nesiller de bizim kullandığımız dili aynen kullanmayacaklar. Bu çok tabii bir gelişmedir.
Şimdi sorunuza gelelim. Yaygın bir bilgidir ki Türkçede -sal/-sel eki Eski dönemlerden beri vardır. Bu ek tarihî metinlerde iki örnekte karşımıza çıkıyor. Birisi kum isminden türetilmiş kumsal, diğeri de uymak fiilinden türetilmiş olan uysal'dır. Demek ki, ekimiz hem isimden hem de fiilden isim türetebilmektedir. Yüzyıllarca yalnız bu iki kelimede kullanıldı. Fakat 1932 yılında Türk Dil Kurumunun kurulması, arkasından Yüce Atatürk'ün öncülüğünde dil devrimi ve sadeleşme hareketlerinin başlatılmasıyla nispet -î'sinin yerini -sal/-sel eki almaya başladı. Bunda Fransızcanın sıfat türeten -al ekinin etkisinin olduğu yaygın bir kanaattir. Herkesin bildiği gibi, 1930'lu yılların ilk yarısında çok yoğun bir sadeleşme, daha doğrusu arılaşma hareketi vardı. Atatürk sonra bundan vazgeçti, yaşayan dile döndü. Onun ölümünden sonra siyasallaşan Türk Dil Kurumu, Osmanlı düşmanlığını Arapça ve Farsça kelimeleri ve yapıları Türkçeden atarak sürdürmeye devam etti. Amaç, Türkçede Doğu kökenli kelime bırakmamaktı, fakat aynı hassasiyet maalesef Batı kökenli kelimelere gösterilmedi.
Lafı çok uzattım galiba. Toparlayayım. "Toplumsal" kelimesinin Arapçası vardı bizde. Tanzimat döneminden itibaren yaygınlık kazandı, yaygınlaşmasında Ziya Gökalp'ın önemli katkısı vardır. O kelime "içtimai" idi. Ahmet Haşim'in "Kelimelerin Hayatı" isimli nefis bir yazısı vardır. Orada, "Hiçbir şey lisan kadar ağaca müşabih [benzer] değildir. Lisanlar, tıpkı ağaçlar gibi, mevsim mevsim rengini kaybeden ölü yapraklarını dökerler ve tazelerini açarlar. Lisanın yaprakları kelimelerdir." der. Dilin değiştiğini, kimi kelimelerin hayatımızdan çekilip gittiğini ve yerinin bazen dolup bazen dolmadığını düşündüğümde bu yazıyı hatırlarım. "İçtimai" kelimesi eskidiği için yerini "toplumsal"a bıraktı. Yeni nesiller bugün "içtimai" kelimesini anlayamazlar. İkincisine gelince, sanırım "küresel" veya "global" kelimelerinin ihtiva ettiği anlamı veren bir kavram Osmanlı döneminde yoktu. Zaten herkesin malumudur ki, bu kavram son yıllarda hayatımıza girdi. Daha önce bu anlamda dilimizde bir kelime yoktu, kavramı kullananlar Batı dillerinden aynen "global"i alıntıladılar. Türkçeciler yahut öztürkçeciler de buna karşılık olarak "küresel" kelimesini türettiler. Bunun yerine yeni bir kelime türetilirse tutar mı? Bence artık çok geç, şimdiden sonra yeni bir kelimeyi tutturmak mümkün değil. Çünkü türettiğiniz yeni kelimelerin yaygınlaşmasını sağlayacak sağ duyulu basınınız yok. Öyleyse global yerine küresel'i tercih etmeli ve kullanmalıyız. Yabancı bir kelime kullanmaktansa yanlış olduğunu düşündüğümüz Türkçe kelimeyi tercih etmeliyiz. Hatta yabancı kelime karşısında bunun yaygınlaşması için çaba sarf etmeliyiz.
Çetinoğlu: 'Siyasal' yerine 'siyasî', 'hukuksal' yerine 'hukukî', 'yasal' yerine 'kanunî', 'fiziksel' yerine 'fizikî' kelimelerini kullanmak çok mu çağ dışılık oluyor?
Argunşah: Konuya farklı bir açıdan bakabiliriz. Neden her ikisini de kullanmıyoruz. Zamanla bunların birisi dilden düşecek ve yerini tamamen diğeri dolduracaktır. Dikkat ederseniz, toplumumuz her ikisini de kullanıyor aslında. Yaşlı nesiller siyasi, hukuki, kanuni, fiziki kelimelerini tercih ederken gençler -sal/-sel'lileri tercih ediyor. Dilde önemli olan anlaşmaktır. Ben her ikisini de anlıyorum. Böyle düşündüğüm için beni duyarsız olmakla suçlayabilirsiniz. Bu bir zenginliktir. Bütün dünya dillerinde buna benzer durumlar mevcut. Meseleye çağdaşlık veya çağdışılık olarak bakmamak gerekir. Bu bir durum tespiti. Bir iki nesil sonrakiler yeni yapılanları tercih edecekler. Bir önceki soruda da kısmen bahsettim, dildeki değişmenin önüne geçmek mümkün değildir.
Çetinoğlu: 'Kimi' kelimesi ancak kişi ile bağlantılı olsa gerek. Eşya, zaman, mekân ve mefhumlarla bağlantılı kullanılması uygun mu? 'bâzı', 'bir kısım', 'birtakım' gibi kelime veya kelime gruplarının dışlanması doğru mu?
Argunşah: Söylediğiniz kavramların dışlandığını sanmıyorum. Her üçü de en az "kimi" kelimesi kadar kullanılıyor. Tekrar ediyorum, bir kavramın birden çok kelimeyle karşılanması dilde zenginliktir. Hiç kimseyi şurada şunu tercih etmelisin, diye zorlayamayız. İnsanlar istediklerini kullanabilirler, hepsi de doğrudur. Aralarında "bazı" kelimesi Arapça kökenli, ben bazen "bazı"yı bazen de "kimi"yi kullanıyorum. "Bazen" yerine de "kimi zaman" dediğim oluyor. Böylece tekrara düşmüyorum, daha zengin bir kelime dağarcığını işleterek ifademi güçlendiriyorum.
Çetinoğlu: 'Santim' yerine 'cm' yazılmasını nasıl karşılamak gerekir?
Argunşah: Bu tür kısaltmalar yanlış yapıldı ve maalesef yerleşti. Buna benzer çok sayıda kısaltma var. Hâlbuki biz Batıdan aldığımız kelimelerin kısaltmalarını yaparken Türkçe telaffuzlarını dikkate almalıydık. Mesela 19. yüzyıl metinlerinde kullandığımız alıntı "nomero" kelimesinin kısaltması olan "no" öyle yerleşti ki... Bugün hiç kimse "nomero" demiyor ama "no"yu herkes kullanıyor. Türkçede "numara" kelimesini kullanıyoruz, kısaltması da "nu" olmalıydı. Yaygınlaşan yanlışları düzeltmek mümkün olmuyor sonra. Millî Eğitim Bakanlığı da okullar vasıtasıyla bu yanlışları yaygınlaştırdı. Toplumda yukarıdan aşağıya bir dil bilinci olmayınca Türkçenin başına bu tür gariplikler geldi maalesef.
Çetinoğlu: Türk alfabesinde yalnız harfler değil, rakamlar da vardır. 'IV. Murat', 'XVI. Lui' gibi, Romen rakamlı yazılışları makul karşılamalı mıyız?
Argunşah: Bunlar birer imla meselesi. Ben şahsen yüzyılları yazarken de Arap rakamlarının kullanılmasından yanayım. Fakat Romen rakamlarını kullanmak Türkçede öyle yaygınlaşmış ki şimdi kalkıp "4. Murat" yazsam nasıl karşılanır acaba? Yaygın yanlışları düzeltmek gerçekten zor, bunlarla yaşayıp gideceğiz galiba. Yahut sizler gibi dil konusunda hassas insanlarımızın sayısını artırmak gerekir. Bu hassasiyeti toplumun her kesimine yaymalıyız. İpin ucu Millî Eğitimin elinde. Onlar isterse bu meseleyi birkaç yıl içinde çözebilirler. Yeter ki istesinler!..
Bu yaygın kullanımı Türk Dil Kurumu da Yazım Kılavuzu'na yansıtmış. Kılavuz, Romen rakamlarının yüzyıllarda, hükümdar adlarında, tarihlerde ayların yazılışında, kitap ve dergi ciltlerinde kullanıldığını belirtiyor. Yaygınlık kazandığı için bundan geri dönüş mümkün değil. Hepimiz Kılavuz'a uyarak dilde farklı yazımları, yani kargaşayı önlemiş oluruz.
Çetinoğlu: Saygı duyulan kişilerin isimlerini; 'Efendi', 'Bey', 'Beyefendi', 'Hanım', 'Hanımefendi' gibi sıfatlarla bir arada söylemeyi alışkanlık hâline getirmiş bir kültürün mensupları olarak; cihanın saygısını kazanmış padişahlarımızı; 'Üçüncü Selim', 'Dördüncü Murad' ve 'Abdülhamid' diyerek anmamız hoş karşılanabilir mi?
Argunşah: Karşılanmaması gerekir. Fakat artık hepimiz alışmışız bu tür kullanımlara. Moda tabirle söylersek "kanıksamışız", aslında "kanıksatılmışız". Bunları duyunca kulaklarım tırmalanmıyor. Duyduğumuz sözler kulağımızı tırmalamıyorsa artık yaygınlaşmış ve toplumun büyük kesimi tarafından kabul görmüş, demektir. Biz büyük bir medeniyet yaratmış bir milletin çocuklarıyız. Medeniyetimizin dili olan Osmanlı Türkçesi çok zarif bir dildi. Çok işlenmiş bir şehir diliydi, aydın diliydi. Kime nerede, nasıl hitap edilmesi gerektiğini bütün inceliğiyle ortaya koymuştur. Atalarımız da bu konularda çok hassastılar. Günlük konuşma dilinde "Abdülhamit" desek de yazı dilinde mutlaka unvanlarını kullanmalıyız. "Sultan Abdülhamit" veya "Abdülhamit Han" gibi sıfat veya unvan kullanmayı alışkanlık hâline getirmeliyiz. Okullarımızda bu tür kullanımlara hiç dikkat çekilmiyor. İtiraf etmeliyim ki, Türkçe öğretmenleri olarak biz de dilimizin bu inceliklerine yeterince dikkat etmiyoruz.
Çetinoğlu: Ahmet, Mehmet, Abdülhamit gibi isimleri taşıyan kişiler, Cumhuriyet öncesinde yaşayıp vefat etmişlerse, isim sonundaki 't' harflerinin 'd' olarak yazılması aşırı ve kimilerine göre 'gereksiz' hassasiyet olarak mı yorumlanmalı?
Argunşah:Dikkat ettiyseniz bir önceki sorunuzu cevaplarken de üzerine basarak "Abdülhamit" ismini /t/ ile kullandım. Türkçenin mevcut kurallarına uymaktan yanayım. Bilindiği gibi, biz son yıllara kadar Batı kökenli kelimeleri de Türkçenin söyleyişine, kurallarına uydurarak aldık. Maalesef, son yıllarda İngilizce kelimeleri özgün biçimleriyle alarak Türkçenin kurallarını bozmaya başladık. Türkçemiz kelime sonunda b, c, d gibi sedalı ünsüzleri sedasızlaştırır, yani sertleştirir, /g/ sesini yumuşatır. Arap alfabesinde sonları /d/ ile yazılsa da Türkiye Türkçesinde /t/ ile yazılması ve söylenmesi daha doğrudur. Bu isimler sonlarına sesli harfli ekler alınca sedalılaşırlar fakat bu yazıya yansıtılmaz. Mesela "Ahmedi" diye telaffuz ettiğimiz kelimeyi "Ahmet'i" diye yazmalıyız. Çünkü kurallar böyle söylüyor. Bu kuralları koyan Türk Dil Kurumu, hepimiz Kurum'un Yazım Kılavuzu'na uymalıyız. Toplumumuzun tamamı aynı kılavuzu kullanırsa büyük bir kargaşadan kurtulmuş ve dilde birliği sağlamış oluruz. Türk Dil Kurumu, eskisi gibi siyaset yapmıyor. Bilim insanlarından oluşan bu Kurum Türkçe için en doğru olanı yapmaya çalışıyor.
NİHAT SAMİ BANARLI DİYOR Kİ:
Su fânî dünyâ saadetleri içinde hiçbir şey, azîz Türk çocuklarınalarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.
Vatan çocuklarına bir milletin oluşturduğu ve yaşattığı dili; bütün güzellikleri, incelikleri, yücelikleri ve güzellikleriyle öğretmek...
Onları, böyle bir dilin sihirli ifâdelerine yükselterek; her an, daha çok duyan, düşünen, anlayan ve üreten insanlar olarak yetiştirmek...
Dilin böylesine tılsımlı vâsıta olduğunu bilmek ve bütün bunları; bilerek, severek yapmak...
Burada cesaretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan, böyle büyük bir sanatın, böyle şerefli bir hizmetin vazifelisi olduğunu düşünmemiştir. Çünkü bilindiği ve zannedildiği gibi, bu güzel hizmet, yalnız dil ve edebiyat hocalarının vazifesi değildir. Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar, Türk çocuklarına herşeyden çok Türkçeyi öğretecek, onlara, anadillerinin ses ve söz güzelliklerinden, ifâde ve mânâ zenginliklerinden güfteler ve besteler vereceklerdir. Öğretmen değil de anne ve baba iseniz, abla ve ağabey iseniz, bu sizin daha sevgili vazîfenizdir. Yavrularınıza, sözlerini halk dehâsının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninniler söylemekten başlayarak, öğreteceğiniz en güzel şey, Türkçedir.
Aradaki fark, bunu bilmekte ve bunu Türkçenin bütün incelik ve güzelliklerini benimseyerek, zevkle ve ülkü ile yapmaktadır.
Çünkü diller, milletlerin en aziz, en tılsımlı, en kıymetli servetleridir. Çünkü dillerin bir ses güzelliği ile dalgalanıp bir duyurma, anlatma ve inandırma gücüne ulaşmaları, kısa zamanda olmamıştır.
Çünkü yeryüzünde diller kadar millet ferdlerini birbirlerine bağlayan, onlara birbirlerini sevip anlamakta, hele sevgilerini dile getirmekte aziz yardımcı olan başka kuvvet mevcud değildir.
Bir târih boyunca ordu ordu insanları, savaş meydanlarından geçirerek, zafere, gaazî veya şehîd olmaya koşturan cihangirler, büyük başarılarını, birçok da, savaşçılara duyurabildikleri hitabet dilinin büyüleyici güzelliğiyle kazandılar.
Bizim târihimizde: 'Bu denizler, bu ırmaklar bize yetmez! Daha deniz, daha ırmak istiyoruz! Yurdumuzu öylesine büyütelim ki gök kubbesi ona çadır, güneş de bayrak olsun!' diyen Oğuz Han; yine böyle bir hitabeyle, kendisine isyan etmiş bir orduya Çaldıran gibi zafer kazandıran Yavuz Sultan Selîm ve daha nice cihangirler, bu târihî zaferlerini, birçok da, kütlelere söz söyleyişlerindeki inandırıcı lisâna borçludurlar.  
Çetinoğlu: Rakamlarla ilgili kaideler tamamen unutuldu. Bir karmaşa yaşanıyor.  14.268,25 TL yerine 14,268.25 TL, % 25,47 yerine yüzde 25.47 yazılıyor. 12,5 milyon şeklindeki yazılışla; 12.500.000 mi denilmek isteniyor, yoksa 12.500.000.000 mu? Kimileri 14 bin 925 şeklinde yazıyor. Bu konuda bir standardımız yok mu? Yok ise olmalı değil mi?
Argunşah: Rakamların yazılışındaki farklılıkları ve kuralsızlıkları ortadan kaldırmak için TDK Yazım Kılavuzu, bu konuda bir kural belirlemiş. O kuralda, beş ve beşten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur, diyor. Kılavuz'da sayıların yazılışıyla ilgili bölüm çok açık. Bu konuyla ilgili de Yazım Kılavuzu esas alınarak kargaşa çıkması önlenebilir.
Okullarımızda dilimizin kurallarını iyi öğrettiğimizi iddia edemeyiz. Türkçenin yazım kuralları tespit edilmiş ve kılavuzlara konulmuş. Fakat milletçe kılavuz ve sözlük kullanma alışkanlığımız yok. 17 milyon öğrencisi olan Türkiye'de kaç kişinin evinde yazım kılavuzu ve sözlük var? Kaç öğrencimiz yazımında veya anlamında tereddüt ettiği kelimenin doğrusunu öğrenmek için kılavuz veya sözlüğe bakar? Çok az. Bunu satış rakamlarından biliyorum. Öğrencilerimize sözlük kullanma ve kılavuza bakma alışkanlığı kazandırmalıyız. Bu çok önemli bir konu. Öğretmenlerimiz bu konuda gerekli hassasiyeti göstermelidir. Sözlüğe bakılmayınca öğrencilerin kelime hazinesi genişlemiyor, yeni kelime öğrenme çabasına girmiyorlar. Kitap okumadıkları için de ders kitaplarındaki ve testlerdeki kelimeler onların kelime dağarcığını oluşturuyor.
Çetinoğlu: 'Bütün dünya dillerinin, yabancı dillerden kelime aldığı' gerçeği gerekçe gösterilerek, Türkçemizin İngilizce ve Fransızca kelimelerin istilasına mâruz kalmasına göz yumulabilir mi?
Argunşah: Tabii ki yumulmamalıdır. Bütün dünya dilleri yabancı dillerden kelime alır. Bu bir gerçektir. Fakat bunun arkasına sığınarak dilimizin kirlenmesine karşı duyarsız kalmak doğru bir tavır değildir. Cumhuriyet döneminde Arapça ve Farsça kelimelerin atılmasında gösterdiğimiz duyarlılığı Batı kökenli kelimelerin girmesi hususunda gösteremedik. Türkçenin yukarıdaki sorularda örneklendirdiğiniz sorunları bulunmaktadır. Fakat asıl sorun Batı kökenli, özellikle de İngilizce kelimelerin dilimizi istila etmesine karşı göz yumuyor olmamızdır. 21. yüzyılda artık Fransızca kelime girmiyor Türkçeye. 19. yüzyılla 20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda Fransızca kelime girdi zaten. Yeni basılan Türkçe Sözlük'te 5.537 Fransızca kökenli kelime var. 6.512 Arapça kökenli kelimeden sonra ikinci sırada. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da İngilizce kelimeler bütün dünya dillerini işgale giriştiler. Türkçe de bundan yeterince nasibini aldı. Fakat İngilizce kelimeler henüz günlük dilde Fransızcalar kadar yaygınlaşmadı, edebiyat eserlerine girmedi. Bahsettiğim sözlükte 513 İngilizce kökenli kelime var. Fransızcanın %10'undan az. Şimdi toplumumuzun bütün kesimlerince İngilizce kelimelerin dilimizi işgaline karşı bir savunma hattı oluşturma zamanıdır. Biraz daha oyalanırsak zaman geçmiş olabilir. Tavır koyma, önlem alma zamanı şimdidir. Bu zamanı geçirmemeliyiz. İngilizceden girecek her kelimeye karşı hızla Türkçe kelime türetmeli ve bunu okullar, edebî eserler ve basın yoluyla yaygınlaştırmalıyız.
Yeri gelmişken bir konuya değinmek isterim. Milletimiz yeni türetilen kelimelere karşı biraz duyarsız, hatta alaycı yaklaşıyor. Kulakları radyo ve televizyon yoluyla yabancı kelimeye karşı o kadar doluyor ki siz Türkçesini türettiğinizde bir türlü kabullenemiyor, alay ediyor. Oysa yeni türetilen Türkçe bir kelime basında kullanılırsa, okul kitaplarına girerse, edebiyat eserlerinde yer bulursa, günlük konuşmalara yansırsa kalıcı olur. Yeni türetilen Türkçe kelimeye karşı alaycı ama İngilizce kelimelere karşı vurdumduymaz yaklaşırsak dilimiz istilaya karşı açık hâle gelir. Hâlbuki her duyduğumuz yabancı kelime bizi rahatsız etmeli, tüylerimizi ürpertmeli, hemen onun Türkçesini arama telaşına düşürmelidir. Türk Dil Kurumuna baskı yapmalı, bu kelimelerin bir an önce Türkçe karşılıklarının türetilmesini istemeliyiz. İçinde bulunduğumuz bilişim çağında her gün onlarca yeni kelime türetiliyor dünyada. Bu kelimelerin bir kısmı Türkçenin kapılarını da zorluyor. Eğer biz kapıyı açık bırakırsak hemen girip dilimize yerleşecektir.
Çetinoğlu: Farsça ve Arapçadan alınmış ve dilimize yerleşmiş kelimeleri tasfiye etmekte gayretli olanlar, Fransızca ve İngilizce kelimeleri baş tâcı ediyorlar. Bu konuda yorum yapmak ister misiniz?
Argunşah: Biraz önce de bu konudan biraz bahsettim. Bu bir siyasi duruş meselesidir. Bizdeki bazı insanlar Arapça ve Farsçaya karşı gösterdikleri karşı duruşu Batı kökenli kelimelere göstermiyorlar. Mesela İngilizce kelimelere karşı daha hoşgörülü, daha sıcak yaklaşıyorlar. Oysa Arapça ve Farsça kelimeler dilimizde bin yıl yaşadılar. Medeniyetimizin dili oldular. Onlarla kütüphaneler dolusu kitaplar oluşturduk. Şarkılarımızla, türkülerimizle evlerimizde misafir ettik. Atasözlerimize, deyimlerimize kadar girdiler. Şimdi onlara karşı acımasızca düşmanlık ederken Batı kökenlilere şirin görünmeye çalışıyoruz. Bu biraz ikiyüzlülük değil mi?
Çetinoğlu: Herhangi bir yazıda, bir önceki cümlede adı geçen Hasan'dan bahsedilirken kullanılan 'O' kelimesi büyük harf mi olmalı küçük harf mi?
Argunşah: Türk Dil Kurumunun Yazım Kılavuzu'na göre küçük harfli olmalıdır. İsim geçerken büyük harflidir, fakat ismi zamirle karşıladığımız zaman büyük harfe gerek yoktur. Bu kullanım büyük şahsiyetler için de geçerlidir. Tekrar ediyorum: Zamirler cümle başında değillerse küçük yazılırlar.
Çetinoğlu: Kimileri, uydurulmuş kelimeleri bolca kullanıyorlar: Esswap, mayhosh, smit (simit yerine), pascha, borekchi, sherbetchi, chımarıc, textil, chat kapy, Efendy, Turkche.... Bu tür kullanımların önlenmesi mümkün olabilir mi, nasıl?
Argunşah: Büyük Atatürk'ün deyimiyle "devletin bütün kurumlarıyla hassasiyeti" çözümü sağlayabilir. Şimdi sorumlu olan yalnız devlet değil. Atatürk zamanında radyo devletin elindeydi, yazılı basın da bu kadar yaygın ve duyarsız değildi. Nesillere millî hedefler gösteremezseniz onlar kendilerine gösterilen yanlış hedeflere doğru koşarlar. Türkiye'nin siyasi konularda olduğu gibi sosyal konularda da dil konusunda da yeni nesillere doğru hedefler gösterdiği kanaatinde değilim. Millî terbiye almamış nesiller kendilerini daha Batılı görme ve gösterme gayretindeler. Türkçe kelimelerin Batı kökenli gibi gösterilmesi bir köksüzlüğün dışa vurumudur. Bir özentinin yansımasıdır.
Bu isimleri daha çok iş yeri adlarında görüyoruz. İş yeri adlarına kim izin veriyor? Belediyeler. Türkçenin en kirli göründüğü yerler tabela ve vitrinlerdir, marka adlarıdır. Sokaklarımızı, caddelerimizi ya yabancı kökenli kelimeler ya da bozuk Türkçe kelimeler doldurdu. Buna dur deme yetkisi Belediyelerde. Maalesef, belediyeler bu konularda yeterince hassas değiller. Bu tür kullanımlara izin vermeyen belediyeler var tabii. Ama onlar azınlıkta. Türkçeyi korumak ve doğru kullanımını mecbur etmek için kanun gerekiyor. Kanunun çıkacağı yer ise TBMM. Millî Meclisimizde dil konusu tartışıldı, kanun tasarıları hazırlandı, ama bir türlü kanunlaşmadı. Meclistekiler de bu konunun önemini idrak edemediler. Belki kanun da bunu tam çözemeyebilir. Çözüm, millî hassasiyetle yetişmiş nesillerdir. Millî Eğitim Bakanlığımız, aileler, basın ve aydınlarımız hepsi birden Türkçeye sahip çıkarak bu ucube yazımın önüne geçebilirler.
Çetinoğlu: İnternet, 'yeni nesil Türkçesi' olarak adlandırılan acayip bir yazı dilinin oluşmasına sebebiyet verdi:  'burası asq yuvası diil beni duyuyomusun'  ve benzeri cümleler yazılıyor. 'Bu çarpıklıklar günün birinde sona erer...' diye beklemeli miyiz, 'Çâresi yok...' deyip katlanmalı mıyız?  Ne tavsiye edersiniz?
Argunşah: Haklısınız. İnternet bir taraftan dilin daha yaygın yazılmasını ve kullanılmasını sağlıyor, diğer taraftan da kötü kullanılmasıyla bozulmasını... Mesele yine eğitimde düğümleniyor, çözümü de orası. Fakat bu tür kullanımlara bence çok takılmamak lazım. Belli yaştaki nesiller böyle kullansalar da bir zaman sonra yaptıklarının yanlışlığını anlayıp doğrusuna dönüyorlar. Onlara dil bilinci vermek gerekir, yoksa klavyenin başındaki gençlerin dili nasıl kullandıklarını kontrol etmek mümkün değil. Bütün dünya İnternetteki dili kontrol etmek için çareler arıyor. Çare, eğitimdir. Millî kimliğine, diline, dinine, değerlerine duyarlı nesiller yetiştirmek.

(Prof. Dr. MUSTAFA ARGUNŞAH RÖPORTAJINDA BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU).

02 Ekim 2011

Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi ocetinoglu1@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

Bütün Yazıları

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.