GÜNÜN SÖZÜ

Bir kişiye iyilik yapmak istiyorsan ona balık verme, balık tutmayı öğret. Konfüçyüs

25 Ağustos 2019 05:19 Hepsini Gör

YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Anasayfa » Aydın Gözüyle » Güncel » Ruhittin SÖNMEZ » Muktedir Halk Çocukları

Muktedir Halk Çocukları
Tarih: 06 Eylül 2011 Yazar: Ruhittin SÖNMEZ-Kimya Yüksek Müh. - Avukat Kategori: Güncel

Muktedir Halk Çocukları

 

Onbeş yıl kadar önce Prof. Dr. Orhan Türkdoğan'ı ziyaretimizde, bir sosyolog olarak kendisinden şu tespiti dinlemiştik: "Türkiye yüzyıllardır seçkin bir zümrenin yönettiği bir ülke idi. Sıradan Anadolu çocuklarının ülkeyi yöneten bu seçkin zümre içine girmesi son derece güç, hatta imkânsızdı. Cumhuriyet döneminde de belirli ailelerin çocukları üst seviyede eğitim ve geniş çevre imkânına sahip olduğu için bir nevi "kast sistemi" devam edegeldi. Ancak Demokrat Parti ile başlayan süreçte sıradan Anadolu çocukları yavaş yavaş devlet yönetiminde söz sahibi olmaya başladı."

Önce Demirel, sonra da Özal dönemi ve takip eden hükümetlerde bu süreç hızlandı. Sürecin başlangıcında sistemi delerek bir yerlere gelen halk çocukları (seçkinler arasına girmeye başladığında) çoğunlukla bir aşağılık kompleksi içine girmekte, bu seçkin zümreye benzemekte, onların dünya görüşünü benimsemekte, hayat tarzını taklit etmekteydi.

Ordu ve yargı esasen halk çocuklarının çoğunlukta olduğu iki güç idi. Kökeninde milliyetçi/ ulusalcı ve fakat batı değerlerini geleneksel değerler yerine ikame etmeye çalışan bu zümreler, içinden çıktıkları geleneksel değerlere karşı olan bir tutum içindeydiler. Başörtülü diye şehit annesini orduevlerine sokmayacak kadar, kendi vergileriyle yapılmış okullarda okumalarına izin vermeyecek kadar katı bir anlayışa sahiptiler.

Özellikle AKP döneminde daha da hızlanan süreç sonucunda, sadece siyasi makamlara değil, sıradan halk çocuklarının eskiden nüfuz edemediği Dışişleri, Bankacılık (Merkez Bankası dâhil) gibi alanlara da hâkim olmaya başladı. Görüldü ki, mesela Durmuş Yılmaz gibi halk çocukları da bu makamlarda başarılı olabilmekte.

Muhafazakâr kitlenin "monşer" olarak nitelendirdiği büyükelçiler, halkla teması olmayan "halk için halka rağmen" anlayışının sembolü valiler, kaymakamlar yerlerini yavaş yavaş "halk çocuklarına" terk etmeye başladılar. Belediye Başkanları seçimle geldikleri için zaten daha önceden halkla iç içe olmaya başlamıştı.

Ordu ve Yargı içinde de artık geleneksel değerleri yaşayan halk çocukları ağırlık kazanmaktaydı.

Bu makamlarda artık evine ayakkabı ile girmeyen, "alnı secde gören"; halk ile beraber iftar açan; büyüklerinin elini öpen, sokaktaki çocukları kucaklayıp oynayan insanlar vardı. Çocuğunun doğumunda, yemek tarzında, düğününde, töreninde, cenazesinde sıradan halk nasıl yaşıyorsa öyle yaşayan insanlar...

Sermaye seçkin zümrenin tekelinden çıkmakta, Anadolu Sermayesi ve onların oluşturduğu birlikler sadece ekonomide değil, siyasette de ağırlığını hissettirmekteydi. Bu sermaye artık basının/ medyanın gücünü fark etmiş olduğundan bu alanda da tekelleri yıkmaktaydı. TRT'nin tekel döneminde haftada bir yayınlanan 15 dakikalık dini programla yetinmek zorunda kalan dindar kitleler, gün boyu dini yayın yapan onlarca kanala sahipti.

Bütün bu ve benzeri gelişmelerden sadece memnuniyet duymamız gerekirdi. Sıradan bir halk çocuğu ve ortalama bir Müslüman Türk ailesinin değerlerine sahip olan bizlerin, bizim gibi insanların ülkeyi yönetmesinden şikâyetçi olmamız beklenemezdi.

Halka tepeden bakan, azarlayan memur tiplerinin azalmakta oluşunu da göz ardı edemezdik. Hele hele yurdu saran toplu konutlar, bölünmüş yollar, yeni tren ağları, seçkinlerin ulaşım aracı olan uçakların halka sunulması, hastanelerde iyileştirmeler gibi hizmetleri gördükçe bu memnuniyetimizin daha da artması kaçınılmaz olmalıydı.

Fakat bizim asıl görevimiz şimdi başlıyordu. Çünkü Hazreti Peygamberin sözüyle, "asıl cihad şimdi başlıyordu."

Çünkü "dağ başında veli olmak kolay, şehirde veli olmak zordu." İmkâna, güce sahip olmayanın faziletli olması da, faziletli ve adaletli davranış beklemesi de kolaydı. Ama asıl zor olan güçlü iken adaletli ve faziletli olabilmekteydi.

"Zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanların" hürriyet istemesi normaldir. Önemli olan güç sahibi iken, herkesin özgürlüğü iliklerine kadar hissedebildiği bir yönetimi sağlamaktır. Halkın telefonla konuşmaktan bile korktuğu bir ülkeyi yönetmek, muktedir halk çocuklarını utandırmalıydı.

Muktedir halk çocuklarının, en az gücünü elinden aldığı seçkinler kadar, hatta daha fazla, bu milletin bağımsızlığı, varlıklarının korunması, vatanın birliği ve dirliği için gayretli, inançlı ve dirençli olması gerekirdi. Mesela özelleştirmelerin yabancılaşmaya dönüşmesine karşı tedbir alınmalıydı; milletimizi etnisite bazında bölmeye çalışanlara cesaret verilmemeliydi.

İçimizden biri olan valiler, kaymakamlar, en az "halktan kopuk selefleri" kadar iktidarın değil, devletin milletin valisi, kaymakamı olabilmeliydi.

Her devrin gizli iktidar ortağı medya devlerini (vergi denetimleriyle) devirmek, halkın elbette hoşuna giderdi. Ancak yapılanlar muhalefeti yok etme maksadıyla değil, adaleti sağlamak için yapılıyorsa güzeldir. Bunun için halk çocuklarının iktidarında sermaye gücünü eline geçirenlerin de vergi şampiyonları sıralamalarında en önlerde olması gerekirdi.

Muktedir halk çocukları, her türlü kirli ilişkiler, rüşvet, iltimas ve yolsuzluktan uzak olmalıydı. Şaibeli ihaleler, belirli kişilere rant yaratan imar değişiklikleri, maden arama imtiyazları, devlet bankalarından usulsüz krediler onların geleneksel dediğimiz din ve ahlak anlayışlarına aykırıydı, bu dönemde bunlar olmamalıydı.

Muktedir halk çocukları, bütün kurum ve kuruluşların hesaplarının şeffaf ve denetlenebilir olmasını sağlamalıydı. Sadece TSK'nın değil, TOKİ'nin, cemaat ve tarikatların ve hatta camilerin gelir ve giderleri bağımsız kuruluşlarca denetleniyor olmalıydı.

Muktedir halk çocukları, muhalefetin yatak odalarını izleyenlerin Türk siyasetine yön verebilmesine çare bulabilmeliydi.

Muktedir halk çocuklarının "Ergenekon ve Balyoz davalarında" da, "Deniz Feneri Davasında" da aynı hukuki kıstasları kullanmasını beklerdik. Yürüyen davalarda kiminde hâkimleri, kiminde savcıları görevden almanın adalet duygularını zedelediğini söyleyenlerin hepsinin hasım olmadığını, gerçek dostların uyarısı olduğunu bilmelerini isterdik.

Biz yine güçten ve güçlüden yana değil, Hak'tan ve haklıdan yana olmaya çalışacağız. Çünkü bizim "geleneksel değerlerimiz" bunu emretmekte.

Halife Hazreti Ömer'in haksızlık yapma korkusuyla, bir adam tutup kendisine söylettiği sözü söylemeye devam edeceğiz: "Ölüm var Ya muktedirler." Hem de ücret almadan. Sırf bu milleti ve değerlerini sevdiğimiz için.

 

06 Eylül 2011

Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi rsonmez@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

Bütün Yazıları

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.