GÜNÜN SÖZÜ

İnsan da ağaç gibi yükselmek istediği nisbette kökünü derine salmalıdır. Fredrik Nietzce

17 Kasım 2019 11:48 Hepsini Gör

YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Anasayfa » Aydın Gözüyle » Güncel » Ruhittin SÖNMEZ » Kurbağanın Suyu Yeterince Isındı mı?

Kurbağanın Suyu Yeterince Isındı mı?
Tarih: 25 Ocak 2011 Yazar: Ruhittin SÖNMEZ-Kimya Yüksek Müh. - Avukat Kategori: Güncel

Kurbağanın Suyu Yeterince Isındı mı?

Bir kurbağayı kaynayan su dolu bir tencereye atarsanız, zıplayıp kaçarak kurtulur. Ama önce soğuk su dolu bir tencereye koyup yavaş yavaş ısıtarak suyu kaynatırsanız, kurbağa suyun sıcaklığını fark etmez. Fark etse de bacakları tamamen uyuştuğu için sıçrayamaz ve haşlanarak ölür.

Bu test sonucu kişisel ve sosyal olayların açıklanmasında da çokça kullanılır. "Kişinin/toplumun içinde bulunduğu (sağlık, ekonomik, sosyal statü gibi) durumlar çoğu zaman yavaş yavaş değişime uğrar. Bu değişimin belirtileri veya sonuçları da adım adım, basamak basamak ve bazen gecikmeli olarak yaşanır. Olumlu veya olumsuz yöndeki değişimlere zamanında gereken tepki verilemez. Hayat kalitesi yavaş yavaş fakat istikrarlı bir şekilde kötüye giden birçok kişi (veya toplum), kendisini bir anda kaynayan kazanın içerisinde buluverir ve dışına çıkabilecek gücü kendisinde bulamaz."

Toplumlar tehlikelere karşı hayatiyetini devam ettirebilmek için bazı refleksleri göstermeye meyillidir. Ancak kurbağa testine benzer metotlar uygulanırsa, bu refleksi köreltmek mümkün olur. Tehlike oluşturan eylemi parçalara bölüp, alıştıra alıştıra uygularsanız, önce zihinler uyuşturulur, sonra refleksler ortadan kaldırılır.

Bayrağın, vatanın birliğinin tartışıldığı, Türkçe'nin bir bölgemizde ikinci dil hale getirildiği ve Türk kelimesinin resmî metinlerden çıkarılmaya başlandığı sürecin gelişimini kısaca hatırlayalım.

Meselenin adı "Güneydoğu Sorunu" veya "Terör Sorunu" gibi isimlerle anılırken, adının "Kürt Sorunu" olduğu her gün TV ve gazetelerde binlerce defa tekrar edilerek zihinlere kazındı. Bunu yapanlara devlet büyüklerimiz de katıldı.

Böylece Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarımıza sadece Kürt olmalarından dolayı ayrımcılık ve zulüm yapıldığı şuuraltına yerleştirildi. Etnisite olarak kendisini Kürt olarak ifade eden vatandaşlarımızın Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık dâhil bütün siyasi ve idari görevlere gelebildiği, en büyük holdinglerin patronu ve yöneticisi olabildiği, askeri ve sivil bürokraside en kritik görevleri üstlenebildiği göz ardı edilerek meselenin adı "Kürt Sorunu" olarak kabul edildi. 

PKK siyasallaşma sürecine girmek istiyordu. Bunun için "Kürt halkının tek temsilcisi" olarak görünmesine ihtiyaç vardı. PKK ve siyasi temsilcisi konumundaki partiye ilaveten, Güneydoğudaki STK'ların büyük çoğunluğunun PKK kontrolüne girmesi bu gayeye hizmet edecekti, etti. Durum STK'lardan yerel parlamento oluşturulmasına kadar gelişti. 

"Canım, adına 'Kürt sorunu' desek ne olur, zaten Kürtler Cumhuriyet döneminde 24 defa isyan ettiler. Bunu da 25. Kürt isyanı saysak ne değişir ki" diyenler çıktı. Kendisini Kürt olarak tanımlayan bütün vatandaşlarımız isyancı sınıfına dâhil edilmiş oldu. PKK, Kürt halkının temsil eden ve O'nun adına "kolektif haklar" talep eden muhatap durumuna getirildi. 

Terörle mücadelenin tek sorumlusu olarak TSK gösterildi. Oysaki terör dâhil Türkiye'nin bütün meselelerinin çözümü için sorumlu ve yetkili olan siyasi iktidardır, hükümettir. TSK Hükümetin politikalarına göre mücadele eden bir güvenlik birimidir. Terörle mücadelede yaşanan bütün başarılar görmezden gelinirken, zaaflar abartılarak sunuldu. "Öğrenilmiş çaresizlik" usulleri uygulanarak Türk toplumu ve devlet yetkilileri çaresizlik duygusuna itildi. 

TSK'nın terörle mücadelede başarılı olmuş subayları, PKK itirafçılarının beyanlarına dayanılarak yargılanmaya başlandı. Büyük bir psikolojik operasyona maruz kalan TSK, bırakın terörle mücadeleyi kendini savunamaz hale getirildi. Terörle mücadele eden subayların, PKK'lı teröristlerden daha tehlikeli olduğuna inandırıldık. 

BDP'li belediyeler, PKK'lıların ölülerine şehit muamelesi yapmaya, dirilerini Habur'da kahramanlar gibi karşılamaya, Kürtçeyi fiili (de facto) resmi dil haline getirmeye cesaret ettiler. Su aşırı ısınınca tepki işaretleri ortaya çıktı. Devlet büyüklerimiz "tek dil, tek bayrak" sloganlarıyla suyun ılıklaşmasını sağlarken, PKK/BDP tarafının dalga geçercesine yarattığı fiili durumla, sloganlar boşlukta kaldı. 

Başbakanımız, "İmralı ile görüşüyor diyenler şerefsizdir" diye suyu ılıtırken, Öcalan kâh "müzakerenin verimli gittiğini" söyleyerek, kâh "ben ölürsem, Başbakan da ölür" benzeri tehditlerle suyun sıcaklığını yükseltmeye devam etmekte. Şimdilik son talebi, cezasının ev hapsine çevrilmesi. Suyun yavaş yavaş biraz daha ısınması halinde ne isteyeceği şimdiden belli: Af çıkarılması, kendisine ve "gerillalarına" siyaset yapma imkânı verilmesi ve "Türkiye Kürdistan'ı özerk bölgesinin siyasi lideri" olmasına imkân verecek anayasa değişikliği

Birkaç sene önce teröristbaşına "sayın" diyen BDP'lilere tepki gösteriyor, söyleyenleri yargılıyorduk. Bugün birileri Öcalan'a "cani, bebek katili" gibi unvanları söylemememizi, O'nun Kürtlerin lideri olduğunu, bu duruma uygun sıfatla hitap etmemiz gerektiğini yazmaya cüret etmekte. Böyle giderse 40 bin kişinin ölümünden sorumlu terör örgütü liderine, "sayın" dememek suç olursa şaşmamak gerekecek. 

Hükümet terör konusunda gömleğin ilk düğmesini yanlış ilikledi. Diğer düğmeleri doğru iliklemek mümkün olmuyor.  

Kurbağanın suyu iyice ısındı. Acaba kurtulması için bacaklarında son bir derman kaldı mı? Haziranda yapılacak seçimler, hayat kurtaran refleksin gösterilebileceği son fırsat olabilir. 

25 Ocak 2011

Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi rsonmez@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

Bütün Yazıları

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.