GÜNÜN SÖZÜ

Bir sabah daha uyandırıldık, bir şans daha verildi, belki tövbe ederiz ve şükrederiz diye.Taptuk Emre

19 Kasım 2018 09:17 Hepsini Gör

YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Anasayfa » Aydın Gözüyle » Güncel » Aygutşat SELÇUK » Kimlik Bunalımı

Kimlik Bunalımı
Tarih: 20 Ocak 2011 Yazar: Aygutşat SELÇUK-Emekli Yarbay Kategori: Güncel

Kimlik Bunalımı

1. KÜLTÜR NEDİR:

Kültür veya hars; bir milletin dünü, bugünü ve yarınıdır. Kuşaktan kuşağa süzülerek aktarılan sosyal bir mirastır. Tarihsel ve toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan ve gelecek nesillere aktarılan tüm maddi ve manevi değerlerdir. Bizi saran ve hayatımıza anlam katan tüm güzelliklerdir. Aileden, okuldan, çevreden, arkadaşlardan, iletişim ve etkileşim içinde olunan tüm kişi-kurum ve kuruluşlar ile basın-yayın organlarından edinilen bilgi birikimleridir. Bizi insan yapan tüm milli, dini, ahlaki ve insani hasletlerdir. Kültür bir milletin; tarihi, kökleri, dili, dini inancı, ahlaki yapısı, gelenek ve görenekleri, mimari ve edebi eserleri, ürettiği tüm değerlerdir. Düşünce boyutunun derinliğidir, okuduğu şiirdir, söylediği şarkıdır, çaldığı müzik aletidir, oynadığı halk oyunudur. Kurduğu devletin yönetim anlayışı, halkına hizmet için oluşturduğu kurum ve kuruluşlarıdır. Toplumun milli gücüdür, hedef ve ülküleridir, yaşam enerjisidir. Yani kültür sahip olunan her şeydir.

Kültürle bağlantılı irfan kelimesi; anlama, bilme ve gerçeğe ulaştırıcı güçlü seziştir.

Medeniyet ise; bir milletin çalışıp-üreterek ortaya koyduğu eserlerin bütününüdür ve "bilim, teknik, sanat ve kültürün" tümünü kapsar. İster gelişmiş, isterse az gelişmiş veya gelişmemiş bir toplum olsun, her milletin kendine göre kültürü vardır. İlkel toplumlarda kültürün tüm öğeleri bulunmayabilir, millet safhasına erişmiş toplumlarda ise hepsi tamamlanmıştır. Bu öğelerin işlevlerini yerine getirmesi için aralarında uyum ve denge bulunmalıdır. Bazılarında görülen aşırılık veya yetersizlik diğerlerine zarar verebilir ve toplumda sarsıntı ve boşluklara sebep olur. Bu bakımdan kültür; uyumlu ve dengeli bir bütünün ifadesidir. Ondaki bu dengeli bütünlük topluma sağlık verir, kişinin toplumla bütünleşmesine ve mutluluğuna hizmet eder.

Kültür durağan değil, dinamik bir yapıya sahiptir ve toplumun yaşama düzenine bağlı olarak sürekli gelişir. Hayatın dışında değil, içindedir. Birey davranışlarını yönlendirerek toplumsal düzeni sağlar, topluma kimlik kazandırarak diğer toplumlardan farklı kılar, toplumsal dayanışma ve birlik duygusu verir (biz bilinci) ve toplumsal kişiliğin oluşmasını sağlar (sosyalleşme). Dil, din, ahlak, tarih, edebiyat, sanat, müzik, folklor, gelenek ve görenekler, mimari eserler ve müzeler; kültürün maddi ve manevi tezahürleridir. Türk Kültürü, din kültürü, iş kültürü, aile kültürü, batı kültürü, doğu kültürü vb. terimler ise; yaşamın tüm ilgi alanlarını kavramlaştırma, sınırlama ve düzenlenme ile tüm inanç ve adetleri anlatmak için kullanılır.  

İnsan kültürel bir varlıktır. Her nesil atalarından kendisine geçen kültürü bünyesinde muhafaza eder, maddi-manevi katkı sağlar ve onu kendinden sonrakilere miras bırakır. Bireyin edindiği bilgileri hayata geçirmesine, milli-dini-ahlaki-insani değerlerine, sahip olduğu tüm birikimlere, akıl yürütme-eleştirme-yargılama-beğenme ve estetik gibi kişisel yeteneklerine, giyim-kuşam ve yaşam şekline, o kişinin kültürü denir. İnsanlar olayları algılayış biçiminden-giyim tarzına, düşünme kabiliyetinden-tavır ve davranışlarına kadar her konuda kültürden etkilenir. Kültür, aşağı yukarı insan yaşamının tümünü ifade eder. Bireyler kültürü doğduğu andan itibaren öncelikle aile ortamından alır, ölüme kadar olan süreçte ise çevresiyle etkileşim içine girerek geliştirir. Ömür boyu süren bu öğrenme ve uyma sürecine "sosyalleşme" denir. Sosyalleşme süreci bireyi içinde yaşadığı toplumun bir üyesi haline getirir ve aynı toplumdaki bireyleri birbirine benzetir. Ancak aynı kültürel ortamda da yaşasa her insanın yaratılış özellikleri farklı olduğu için kişilikleri birbirinin aynısı değildir. Bu farklılık da kültürü zenginleştirir.

Kültür bir toplumun yarattığı ortak değerler olduğu için orijinal ve millidir. Millilik ve orijinallik; kültürün kendi kaynaklarından beslenmesi, doğal akışına bırakılması ve özüne sadık kalınması ile sağlanabilir. Başka kültür veya kültürleri taklit etme, toplum mühendisliği ile kültürel dokuyu zedeleme veya kültür emperyalizmine maruz kalma; yaratıcılık ve doğallık olmadığı için orijinal ve milli de değildir. Çünkü ortak bir dünya kültürü yoktur. Her milletin dili, dini, ahlakı, tarihi, edebiyatı, sanatı, folkloru, mimarisi, gelenek ve görenekler ile hedef ve ülküleri farklıdır. Yani kültürler ayrı ayrı milletlerin eseridir ve kendine has kuralları vardır. Bu kurallara aykırı davranış ve dış müdahaleler; kültürel gelişimi engeller, doğal dokuyu zedeler ve toplumu gerer. Bu gibi durumlarda milli kültür gereken tepkiyi gösterir. Ancak milli refleks zayıflamışsa toplumsal huzursuzluk baş gösterir ve insanlar kimlik bunalımına sürüklenir. Bu da kültürel değişime yol açar ki; toplumun varlığı için son derece tehlikelidir, ağır tahribatlara yol açar ve bir milleti emperyal güçler tarafından yutulmaya hazır hale getirir.

Kültürler arasında doğal bir etkileşim de vardır ve bu son derece normaldir. Kültürün milli boyutu ulusal, dini boyutu uluslararası, insani boyutu ise evrenseldir. Evrensel değerler nedeniyle insanlık aynı dünyada "tüm savaş ve çatışmalara rağmen" bir arada yaşamayı başarmıştır. Cinayet, yaralama, tecavüz, gasp, hırsızlık, dolandırıcılık vb. fiiller hiçbir toplum tarafından meşru görülmez. Ancak milli bir kültürün özü kolay kolay değişmez ve bütünü ile başka bir kültüre dönüşmez. Nadir durumlarda ise artık o toplumdan eser kalmaz ve tarih sahnesinden silinip gider. Onuncu yüzyıla kadar Türk Kavmi olan Bulgarların "bu yüzyıldan sonra uğradıkları kültür değişimi ile" Slav Kavmine dönüşmeleri; bu nadir görülen öz değişikliğinin tipik bir örneğidir.

2. MEVCUT DURUM:

Türkiye dünyaca ünlü siyaset bilimciler tarafından "Bölünmüş Ülke" olarak tanımlanacak boyutlarda bir kimlik bunalımı ile karşı karşıyadır. Türkiye'nin; Mekke'yi reddettiği, Brüksel tarafından da reddedildiği söylenmektedir. Bilinen dünya tarihi boyunca ayakta kalmış ve Güçlü Devletler kurmuş Yüce Türk Milleti ne olmuştur da; doğuyla-batı arasında sıkışıp kalmış, kültürel erozyona uğramış ve bölünmenin eşiğine gelmiştir. Basında her gün yer alan sözde demokratik açılım tartışmaları insanları iyice germiş, etnik ve mezhepsel ayrımları ön plana çıkararak toplumu iki ana cephede kutuplaştırmış ve küçük bir kıvılcımın büyük patlamalara neden olabileceği toplumsal bir hassasiyet doğurmuştur.

İç ve dış şer odakları, Kürt-Türk ayrımını tetikleyerek ve Alevi-Sünni ayrımını kaşıyarak bizi parçalanmaya götürecek bir süreci başlatmışlardır. Hükümet Türkiye'nin meselelerine çözüm üretememekte, Ana Muhalefet Partisi İktidarı suçlamaktan öteye gidememekte, Türk Ordusu zafiyete uğratılmakta, Yargı siyasallaştırılmakta, Emniyet Güçleri zayıflatılmakta, devlet kurumları arasındaki çatışma artarak devam etmekte ve TBMM'nin saygınlığı zedelenmektedir. Ülkenin kendi dinamitleriyle yönetilmediği, dış müdahalelere açık hale gelindiği ve tehlikeli bir viraja girildiği görülmektedir.

Kandil Dağı ve Mahmur Kampından sözde barış elçisi olarak gelen 34 PKK'lı; Habur Sınır Kapısında Devletin Resmi Görevlilerince törenle karşılanmış ve DTP'nin düzenlediği gösterilerle kahraman ilan edilmiştir. Teröristlerin karşılanma şekilleri, üzerlerindeki peşmerge kıyafetleri, çıkarıldıkları mobil mahkemece hemen salıverilmeleri, devlete şartlı mektup getirmeleri ve DTP mitinglerinde boy göstermeleri herkesi rahatsız etmiştir. Tüm bu yaşananlar; dağdan inme, terörden vazgeçme, silah bırakma, pişman olma ve eve dönüş değil, devlete ve millete meydan okuma sürecine dönüşmüş ve sonucunda DTP Anayasa Mahkemesince kapatılmış, ancak yerine BDP kurulur kurulmaz; KCK mensuplarının mahkemede Kürtçe ifade talepleri, örgütün referandum sürecinde sözde silah bırakması ve süreyi genel seçimlere kadar uzatması, Devletin Terörist Başıyla önce diyalog sonra müzakere başlatması, BDP kongresinde İstiklal Marşı yerine Kürtçe Marş okunması ve göndere sözde Kürdistan Bayrağı çekilmesi ve Diyarbakır da yapılan sözde demokratik toplum kongresinde; demokratik özerklik, ayrı parlamento, öz savunma gücü, yer isimleri değişikliği, iki dilli ve bayraklı yaşam gibi taleplerin dile getirilmesi; ülkede kaos yaratmıştır.

İç İşleri Bakanının Polis Akademisinde sözde aydınlarla yaptığı Kürt Çalıştayı ile başlayan, Habur'la devam eden ve demokratik toplum kongresiyle içeriği netleşen Demokratik Açılım süreci, Türkiye'yi uçurumun kenarına getirmiştir. Emperyalist Güçlerin desteklediği PKK ile 26 yıldır sürdürülen mücadelede MSB verilerine göre; güvenlik güçleri 7946 şehit (5821 TSK, 775 emniyet ve 1350 korucu) vermiş, 4828 masum katledilmiş, 12 bin insan gazi olmuş, binlerce kişi sakat kalmış, karakollar-köyler basılmış, mezralar boşaltılmış, insanlar göç etmek zorunda kalmış, kamu kurum ve kuruluşları yakılıp-yıkılmış, üretim-istihdam sağlayan şirketler tacize uğramış, işyerleri tahrip edilmiş-kepenkleri kapatılmış, yollara mayın konulmuş, araçlara molotof kokteyller atılmış, ülke yangın yerine çevrilmiş, yetişmiş insanlarla kıt kaynaklar heba edilmiş ve herkese maddi-manevi büyük zarar verilmiştir. Yurdun tüm yörelerinde yapılan Şehit Cenazeleri insanları derin acılara gark etmiş, Gazilerin görüntüleri herkesi üzmüş, babalar-analar ile geride kalan dul ve yetimler ağlamış, ağıtlar yakılmış, duyulan ızdırap filmlere-dizilere-türkülere-şiirlere yansımış, tüm bu olan biten Türk Milleti'nin gerilim ve öfkesini yükseltmiş ve İzmir, Edirne, Aydın, Manisa, İnegöl, Mersin, Hatay olaylarına neden olmuştur.

Bu süreçte T.C. Devleti'nin kuruluş felsefesi inkar edilmekte, resmi politikaları değiştirilmekte, Milli Devlet ve Üniter Yapısı sorgulanmakta, Bayrağı ve Resmi Dili tartışılmakta, 36 etnik kimlik olduğundan ve ülkenin 25 bölgeye ayrılmasından bahsedilmekte, etnik kimliklerin azınlık olarak tanınmasına ve Anayasa teminatı altına alınarak siyasi ve hukuki statü kazandırılmasına çalışılmaktadır. Bu hain oyunun nihai hedefinin "hür ve bağımsız olarak yaşayan, bayrağı dalgalanan, ezanı okunan, güçlü bir ordusu bulunan, tek millet-tek devlet esasına dayanan" Türkiye'nin; milli birlik, bölünmez bütünlük ve egemenlik anlayışının yeniden tanımlanması ve anayasa değiştirilerek "çok kimlikli, çok milletli ve çok dilli federatif bir devlet yapısının" Türk Milleti'ne dayatılarak kabul ettirilmesi olduğu açıkça görülmektedir.

Türk Milletinden adeta Anadolu'daki 1000 yıllık egemenliğin devri istenmektedir. Türkiye'nin geldiği nokta Sevr'e boyun eğen, Mondros'u imzalayan Osmanlı'nın içine girdiği sarmalın tam bir benzeridir. Çünkü Batılı Devletler tarafından önümüze "Kıbrıs Sorunu, Kürt Meselesi, Ermeni Soykırımı, Ruhban Okulu ve Patrikhane" gibi tarihi meseleler aynı anda konulmuştur. LOZAN'ı delen ve SEVR'i hortlatan bu durumu görüp halkı uyarmak isteyen kişi-kurum ve kuruluşlar da; SEVR Paronayası içinde olmakla suçlanmaktadır.  Elbette Hükümetin; PKK yerine TSK ile mücadele etmesi, Ermeni ve Kıbrıs açılımıyla tavizkar bir tutum sergilemesi, Suriye sınırındaki mayınlı araziyi İsrail'e kiralama isteği, füze kalkanına imza koyarak ABD-AB ve İsrail'i koruma gayreti, kilise-havra açma ve yabancılara toprak satma girişimleri, DTP'nin talepleri doğrultusunda anayasa değişikliğini gündeme getirmesi, şimdiye kadar "bir millet iki devlet" olarak görülen Azerbaycan'la ilişkileri germesi ve Başbakan'ın Amerika'da "acele etmeyin, tüm bunları hazmettire hazmettire kabul ettireceğiz" sözleri ile BOP eş başkanı olması Türk Milletinde endişe yaratmıştır.

Yaşadığımız tüm sıkıntılarda iç faktörler kadar, dış faktörlerinde büyük etkisi vardır. Kapitalizmin bir üst evresi olan küreselleşmenin artan etkisi, ulus devletlerin varlığını tehlikeye sokmuştur. ABD, AB, İngiltere ve İsrail'in stratejik işbirliğiyle oluşturulan ve aslında Batı Dünyasının tamamını kapsayan "Siyonist-Haçlı İttifak" emperyal planlarını gerçekleştirmede ciddi bir direnç olarak gördükleri Ulus Devletlerin tamamını çeşitli etnik, dini ve mezhepsel ayrılıkları kaşıyarak parçalamak ve kaos yaratarak uluslararası sermayenin talepleri doğrultusunda tek kutuplu 'yeni dünya düzeni' kurmak istemektedir.

Oluşumun en üstünde 'İlluminati' örgütünün olduğu, insanlığı üç semavi dini de dışlayan 'Bilgi Dini'ne (Mabedi Golan Tepelerine altıgen şeklinde planlanan) götürmeye çalıştıkları ve dünyayı tek dille konuşan, aynı parayı kullanan, başkenti Kudüs olan "Faşist bir Dünya Krallığı" ile yönetmek istedikleri söylenmektedir. Dolayısıyla Ulus Devletlerin resmi dil, para, sınır, hukuk, gümrük, kota, vergi vb. milli düzenlemeleri, dini ve kültürel değerleri ile hedef ve ülküleri; küreselleşme aşamasında engel teşkil etmektedir. Bu yüzden ulus devletlere "BM, NATO, AB, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, IMF vb." uluslararası organizasyonlar kullanılarak çok büyük baskılar yapılmakta, teslimiyetçi yönetimler kurulmaya çalışılmakta, halkın kafası medya ve sivil toplum örgütleriyle karıştırılmakta, insanlar toplum mühendisliği ile dönüştürülmekte ve hedef ülke üzerinde hakimiyet kurularak ulusal egemenliği paylaşılmaktadır.

Elbette plan kimse uyanmasın diye yavaş yavaş uygulanmaktadır. BOP veya diğer tanımı ile "Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi" tek kutuplu dünya arayışının, Avrasya ve Ortadoğu'yu terbiye etme ve dönüştürme projesidir. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu çok sayıda ülkenin fiziki sınırlarını değiştirecek bu projenin muhtemel bölge haritaları; Afrika'dan-Asya'ya kadar olan bir coğrafyayı kapsamaktadır. Şimdiden Afganistan ve Irak işgal edilmiş, Yugoslavya parçalanmış, Litvanya ve Gürcistan turuncu devrimle karıştırılmış, Filistin ateş çemberine dönmüş, Beyrut ele geçirilmiş, İran nükleer program bahane edilerek tehdit edilmiş, Pakistan gibi birçok ülkede açık-kapalı operasyonlar yapılmış ve dünya kana bulanmıştır.

Asya-Avrupa ve Afrika Kıtalarının kesiştiği önemli bir kavşakta yer alan ve coğrafyasıyla büyük bir jeo-stratejik ve jeo-politik değere sahip bulunan ülkemiz konumu itibariyle; Avrupa ve Asya'dan, Ortadoğu ve Afrika'ya kadar olan büyük bir bölgeyi kontrol altında tutabilmektedir. Diğer yandan "Kuzey-Güney, Doğu-Batı, İslam-Hıristiyan, Totaliter-Demokratik, Laik-Anti Laik" düşünceler arasında köprü görevi görmektedir. Ayrıca boğazlara sahip olması, kıtalar arasındaki yolların kesişim noktasını teşkil etmesi, uranyum-toryum-bor gibi stratejik hammaddelerin topraklarında bulunması, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Orta Doğu ile birçok stratejik ham madde kaynaklarına sahip Orta Asya Bölgelerine yakınlığı, petrol boru hatlarının geçiş güzergâhında yer alması, üç kıtayla ticaret yapma imkanı ile genç ve dinamik nüfusu; önemini daha da artırmaktadır.

Dolayısıyla emperyalist güçler dünya hâkimiyet teorilerinin merkezinde görülen bu stratejik coğrafyaya, Türkiye gibi güçlü bir devletin tek başına hâkim olmasını, yeni dünya düzeni planları için bir tehdit unsuru olarak algılamaktadır. En büyük korkuları da, Selçuklu ve Osmanlı gibi iki büyük devlet kuran Türk Milleti'nin eninde sonunda bölgesel aktör olacağı ve Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya'da yeni bir oluşuma gideceğidir.

Bu yüzden de; Türkiye'nin Güneydoğusu-Irak'ın Kuzeyi ile Suriye ve İran topraklarının bir kısmında "Kürdistan" Doğu Anadolu'da "Büyük Ermenistan" Ege ile Marmara'da "Büyük Yunanistan" İstanbul'un göbeğinde "Patrikhane" Nil ile Fırat-Dicle Nehirleri arasındaki sözde vaat edilmiş topraklarda "Büyük İsrail" Devletleri kurmak ve ülkemizi parçalayarak SEVR'i uygulamak istemektedirler. Batı Dünyası artık gizli olmayan bu emellerini medyada açıklamakta ve çeşitli platformlarda önümüze koymaktadır.

Yani Türkiye üzerinde uygulanan turuncu devrim neredeyse tamamlanmak üzeredir. Bugün kilise-havra açmaya başlayan, azınlık vakıflarını genişleten, misyonerlik faaliyetlerini hızlandıran, Ruhban Okulunu faaliyete geçirmeye hazırlanan, yerli ve milli sermayenin büyük bölümünü 'kapitülasyonları hatırlatan' tavizlerle ele geçirerek bizi şirketlerinde bordrolu çalışanlar yapan, bankacılık sistemini kontrol ederek insanlarımızı borçlandıran ve taşınmazlarına el koyan, AB Mahkeme kararlarıyla Osmanlı Dönemindeki emlaklarını geri alan, destekledikleri sivil toplum örgütleri ve kontrol ettikleri medya organları vasıtasıyla halkımızı yönlendiren, kültürel değerlerimizi aşındıran, birçok işyerinin adını yabancılaştıran, ülkemizden hatırı sayılır bir oranda toprak ve gayrimenkul alan ve özel güvenlik kanunundan faydalanarak kendilerini bizden iyi korutan batılılar, yarın "ana dilde eğitim" yasalaşırsa; kendi dillerinde eğitim veren okullar da açarak aileleriyle gelecekler ve ülkemize iyice yerleşerek kurdukları site ve işyerlerinden bizi yönetmeye başlayacaklardır.

Yakında devlet memuru, asker, belediye başkanı ve milletvekili de olmak isteyecekler ve başımıza geçeceklerdir. Elbette milli kültürümüzü yok etmeye çalışacaklar ve bizden önce isimlerimizi, sonra yaşantımızı ve dinimizi değiştirmemizi isteyecekler, bizi zaman içinde kendilerine benzetmeye çalışacaklardır. Çürümüş toplum ve aile düzenleri Türk Milleti'ne de sirayet edecek ve insanlarımız hızla milli-manevi değerlerini yitireceklerdir. Tüm bunlar Türk Dünyası ve İslam Alemiyle bağımızı tamamen kesecek ve zaman içinde tarih sahnesinden çekilmemizi sağlayacaktır. Küçük Amerika haline getirilecek Vatanımız sermayenin kontrolüne geçecek ve üç kıtaya açılan bir pazar olacaktır.

3 Kasım 1839'da Tanzimat Fermanı'nın (Gülhane-i Hatt-ı Şerifin) okunmasıyla başlayan Batılılaşma macerası 172 yıldır sürmekte ve Türk Milleti'ni şaşı yaparak tüm bu gerçekleri göremez hale getirmektedir. Ülkeyi içinde bulunduğu sarmaldan kurtaracak ve toplumu aydınlatacak aydınların bir kısmı da doğuyla-batı arasına sıkışıp kalmış ve kendi öz kültürüne yabancılaşarak teslimiyetçi bir anlayışa bürünmüştür. Fikir dünyamız "Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Laik-Anti Laik vb." sığ tartışmalarla o kadar meşguldür ki; milletin menfaatleriyle, devletin bekası tamamen unutulmuştur.

AB'ne girebilmek için "halka sorulmadan" meclisten çıkartılan paketler; birlik ve bütünlüğümüzü bozacak, üniter devlet yapımızı zaafa uğratacak ve geleceğimizi ipotek altına alacak sıkıntılara neden olmuş ve Batı Dünyasına İstiklal Harbi kazanımlarından ciddi ödünler verilmiştir. Ortaklığa alınmayan, serbest dolaşım hakkı verilmeyen, ucu açık bir süreçte kapıda bekletilen ve sadece Gümrük Birliği ile Avrupa Ordusuna kabul edilen ülkemiz; Batı Dünyasının pazarı ve jandarması olmaya mahkum edilmiştir.

AB; asli unsur olan Kürtlerin etnik, Alevilerin dini azınlık sayılması, KKTC'nin tasfiye edilmesi ve Kıbrıs Rum Yönetiminin adanın tek hakimi olarak tanıması, Fener Rum Patrikhanesinin ekümenikliğinin kabul edilmesi, Ruhban Okulunun açılması, Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısının kabul edilmesi ve gümrük kapısının açılması, ulusal sularımızın uluslararası bir konsorsiyumun kontrolüne verilmesi vb. akıl almaz tavizler istemektedir.

Bu noktaya nasıl gelinmiştir. Hiç bitmeyen İrtica, Laiklik, İmam-Hatip, Başörtüsü vb. kavgalarla halk bezdirilmiştir. Azınlık olan Yahudiler cumartesi günleri Havra'ya, Hıristiyanlar ise pazar günleri Kiliseye "tatil günleri olduğundan" rahatça giderlerken; asli unsur olan Müslümanların Cuma'ya gidebilmesi için öğle yemeği saatinin namaz vaktine göre ayarlanmasına laiklik öne sürülerek izin verilmemiştir. Ramazan Ayında ise mesai saatleri irtica hortlar gerekçesiyle iftar saatine göre ayarlanmamıştır. Başörtülü kızların Üniversitelere alınmaması, gençlerin ikna odalarında başörtülerini çıkarmaya zorlanmaları, YÖK'ün meslek liselerine "İmam-Hatip Okulu mezunlarının önünü kesmek için" katsayı uygulaması, muhafazakar ve eşi başörtülü devlet memurlarının fişlenerek takip ve kontrol edilmesi, memuriyete girecek gençlerin ailelerinin mutasıp olup-olmadıklarının kontrol edilmesi vb. uygulamalarla; insanlara kendi kurdukları devlette zulüm yapılmış, 1000 yıldır bu topraklar için Şehit-Gazi olan asli unsur incitilmiş, yani devlet bindiği dalı kesmiştir.

Bu ve benzer uygulamalar insanlar arasında ayrım yapıldığı ve çifte standart uygulandığı tartışmalarını yoğunlaştırmış, akabinde devlet hiç beklemediği bir hükümetle çalışmak zorunda kalmış ve millet de hiç bitmeyen kavgaların yaşandığı bir girdabın içine girmiştir. Elbette devletin milletle kavgası da, seçilmiş hükümetin devletle kavgası da yanlış olmuş ve bu süreçte ihtiyaç duyulan destek arayışları yüzünden Batı Dünyasına birçok taviz verilmiştir.

Sonuç itibariyle sahip olduğumuz tüm milli, dini, ahlaki ve insani değerler hızla aşınmakta ve batılılaşma, çağdaşlaşma, modernleşme derken gelinen çözülme noktasında; madde bağımlılığı ve fuhuş artmakta, içki ve sigara tüketimi patlamakta, gasp-hırsızlık-dolandırıcılık-kapkaç-cinayet-yaralama-tecavüz vb. suçlar çoğalmakta, şiddet eğilimi tırmanmakta, porno salgını almış başını gitmekte, gençler terör ve suç örgütlerinin ağına düşmekte, mafya ciddi sorun olmakta, metropollerde oluşan gettolar güvenlik güçlerince kontrol edilememekte, misyonerliğin etkisiyle dinini değiştiren ve ateistliği tercih edenler ile satanistlik gibi sapkınlıklara yönelenler görülmekte, boşanma oranları yükselmekte, geleneksel aile yapısı bozulmakta, insanlar icra dairelerine düşmekte, hapishaneler dolup-taşmakta, rüşvet ve yolsuzluğa çözüm bulunamamakta ve ülke kaosa sürüklenmektedir. Sosyal ve kültürel boyut ihmal edilerek yürütülen iktisadi politikalar ise sadece birilerini zengin etmiş ve yabancı sermayeyi güçlendirmiş; ancak işsizlik ve yoksulluğu hat safhaya getirmiş, gelir dağılımını iyice bozmuş, bölgeler arası gelişmişlik farkını artırmış, iç göçü tırmandırmış ve Türk Halkını çaresizliğin pençesine itmiştir.

Milletin aileyi kutsal görmesi, akrabalık bağlarının güçlü olması, kurban-zekat-fitre gibi yardımlaşmanın devam etmesi ve hala yitirmediğimiz bazı değer yargıları sayesinde toplumsal çöküş yavaşlatma ve herkes evladına sahip çıkmaktadır. Halkımız bin yıllık kardeşliğin verdiği büyük bir sağduyuyla "yapılan onca olumsuz propaganda ve verilen şehitlere rağmen" birbirine kin ve nefretle bakmamakta ve küresel güçler tarafından önüne konan ayrıştırma senaryolarını elinin tersiyle itmektedir. Ancak bu durumun ne kadar süreceğini hiç kimse kestiremez. Metropollerde durum vahimdir ve hiç kimse canından, malından ve namusundan emin değildir.

3. ÇÖZÜM ÖNERİLERİ:

Mevcut durum aslında hepimizi derinden etkilemektedir. Çünkü bu ülkede yaşamaktayız ve kaybedecek maddi-manevi çok şeyimiz, en azından evlatlarımız, torunlarımız, yeğenlerimiz, hısım-akrabamız var. Bu yüzden hiçbir ayrıma gitmeden bu ülkede yaşayan insanların tamamına milli-dini-ahlaki-insani bir eğitim vermeliyiz. Gençlerimizi kültür emperyalizminden, terör ve suç örgütlerinin kucağına itilmekten ve bazı sapık anlayışların tuzağına düşmekten kurtarmalı; devletine, milletine, ailesine faydalı insanlar olarak yetiştirmeliyiz. Bu konuda aileler, devletin tüm kurumları ve sivil toplum kuruluşları elinden geleni yapmalı ve Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli Türk Kahramanlığı ve Türk Kültürüdür." sözleri ışığında çalışma başlatılmalıdır.

Türk Devletlerinden yabancılar tarafından yıkılan üç devlet vardır. Biri Çinliler tarafından yıkılan Göktürk Devleti, diğerleri Batılılar tarafından yıkılan Hun ve Osmanlı Devletleridir. Bunun dışındakiler beylik kavgaları yüzünden yıkılmış ve genellikle soy ve sülale değişikliğine uğramıştır. Osmanlı'nın-Selçuklu'nun, Türkiye'nin de Osmanlı'nın devamı olduğu düşünülürse; Türk Milleti'nin bir şekilde varlığını sürdürdüğü görülecektir. (Türkiye'nin Bayrağı Osmanlı'nın son 200 yılda kullandığı bayrakla aynıdır.) Kendisini Türk-İslam Ülküsüne adayan Alparslan TÜRKEŞ'in "Türklük Bedenimiz, İslamiyet Ruhumuzdur" özdeyişi, mensubu olmaktan kıvanç duyduğumuz Türk Milleti'nin ancak İslam İnancı ile donanarak var olabileceğini çok iyi anlatmaktadır. Çünkü Batı Hun İmparatorluğu; Türkler o zaman İslam Diniyle şereflenmediği için Hıristiyan Batı Kültürü altında ezilmiş ve asimile edilerek yok olmuştur. Osmanlı ise; Türk Kültüründen uzaklaşıldığı, Batılı Ülkelerde başlayan aydınlanma hareketi idrak edilmediği ve ilme gereken önem verilmediği için parçalanmıştır. Yani ampulün iki kablosu vardır, Türk ve İslam. Kablonun biri kesilirse ampul yanmaz.

Çocuklarımız, yani geleceğimiz milli kültürünü; aile, okul ve çevre üçgeninden alır. Bu üçlü birbirini tamamlar. Zincirin halkalarında boşluk olur ve yanlış kişi ve kurumlarca doldurulur ise "şu anda olduğu gibi" istenmeyen sonuçlarla karşılaşılır. Evlatlarımızı evlerimizde, okullarımızda, camilerimizde, kışlalarımızda, işyerlerimizde ve sivil toplum örgütlerimizde; vatana ve millete hayırlı birer fert olarak yetiştirmeli, onlara ilim ve bilimle beraber; Türklük gurur ve şuurunu, İslam ahlak ve faziletini ve geleneksel aile değerlerini doğru olarak vermeliyiz. Çocuklarımız göğsünü gere gere "Ben Türküm, Müslüman'ım ve Soyadım şu" diyebilmeli, milli-dini ve aile kimliğiyle gurur duymalıdır. Aksi halde kimlik bunalımı yaşayacaklar, kendileriyle barışık olmayacaklar, her sahada mutsuz ve başarısız kalacaklar ve oluşturdukları toplum yavaş yavaş çözülerek yok olacaktır.  

Doğan çocuğa verilen ad her şeyden önemlidir ve ilk adımdır. İsim onun kendisini dış dünyaya takdimidir ve kimliğinin şekillenmesinde önemli bir faktördür. Müslüman olsun diye Arapça ve Medeni olsun diye gavurca isim koyma alışkanlığı yanlıştır. Kur'an tüm insanlığa indirilmiştir ve Müslüman olmak için Arap ismi taşımak gerekmez. Elbette İslam Büyükleri ile Türk Milleti'ne mal olmuş "Muhammed, Mehmet, Mustafa, Kemal, Ali, Hasan, Hüseyin, Selahattin, Adem, İsa, Musa, Hızır, İlyas, Eyüp, Recep, Şaban, Ramazan, Cemal, Burak, Arif, Hamza, Ahmet, İbrahim, Ömer, Osman, Abdullah, Adil, Hilal, Hatice, Ayşe, Fatma, Sema, Saliha vb." isimler müstesnadır. Türk-İslam isimlerini beraber kullanmak ve iki ad vermek de yaşatılması gereken köklü bir gelenektir. Tüm bunlar İmparatorluktan gelmemiz nedeniyle dilimizin zengin oluşundandır.

Ancak evlatlarımıza "Oğuz, Mete, Cengiz, Atilla, Fatih, Yavuz, Kürşat, Alp, Alper, Alperen, Alptekin, Alparslan, Aykut, Alpagut, Aybars, Altay, Akçakoca, Akın, Ogetay, Orhun, Çağatay, Sungur, Tuğrul, Aybüke, Almıla, Asena, Ayça, Ayla, Ayseli, Begüm, Başak, Burcu, Çağla, Dilek, Duygu, Deniz, Ekin, Gül, Gökçe, Oya, Petek, Sırma, Sevinç, Tolunay, Pınar, Nazlı, Nihal, Selenga, Ülkü, Yıldız, Yonca vb." Türk Büyüklerinin adları ile Türkçe İsimler koymaya ve kulağına Ezanla okumaya dikkat etmeliyiz. Sonra Türk Kültürü ve İslam Ahlakıyla yetiştirmeli, milli-dini-ahlaki-insani değerleri kapsayan iyi bir terbiye vermeliyiz. Alın teriyle helal para kazanmayı, doğruluk ve dürüstlükten ayrılmamayı, yalan söylememeyi, hırsızlık yapmamayı, kul hakkı yememeyi, gönül kırmamayı, büyükleri saymayı-küçükleri sevmeyi, kibir ve gururdan uzak durmayı, hoşgörülü ve iyi niyetli olmayı, olaylara sabırla ve toleransla yaklaşmayı öğretmeliyiz. Misafirperverlik gibi geleneksel aile değerlerini aşılamalı, namus-şeref ve haysiyet gibi kavramların önemini vurgulamalıyız.

ALLAHINI-Kitabını-Peygamberini bilen, Vatanına-Milletine-Ailesine bağlı, Bayrağına-Ezanına saygılı, Devleti ebed müddet gören, Anne ve Babasına of bile demeyen, yaşlılara hürmette kusur etmeyen, büyüğü gelince ayağa kalkan, eşi ve çocuklarını ALLAH'tan hediye gören ve bir ömür koruyup-kollayan, çevresine saygı ve sevgiyle yaklaşan, örf-ananelerine bağlı, kendi türküsüyle-folkloruyla coşan, Amentüye itikat eden ve dini vecibelerini yerine getiren "abdestini alan, namazını kılan, orucunu tutan, zekatını veren" doğru ve düzgün nesillere ihtiyacımız vardır. Nesli korumak İslam Dininin de emridir. Bu yüzden büyükler evlatları ve torunlarıyla yakından ilgilenmeli, kesinlikle erkek kız diye ayırt etmemeli, onlara sevgi ve şefkatle yaklaşmalı, bildiklerini bıkmadan usanmadan anlatmalı ve tüm birikimlerini nesilden nesile aktarmalıdır.

Aile içinde verilen eğitim kadar, ailenin devamı ve kutsallığı da önemlidir. Aile ortamında büyümeyen veya anne-babalarından yeterli sevgi-şefkat ve ilgi görmeyen çocukların büyüdüklerinde; şiddet eğilimi içinde oldukları, suça daha fazla karıştıkları, terör-mafya-fuhuş ve uyuşturucu organizasyonlarının tuzaklarına düştükleri bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla geleneksel Türk Aile yapısı yaşatılmalı, eşler birbirlerine sevgi ve saygıyla yaklaşmalı, namus davası dışındaki küçük anlaşmazlıklar için yuva yıkılmamalıdır. Aile büyükleri ve komşular yangına körükle gitmemeli ve kavga eden çiftleri barıştırma gayreti içine girmelidir. Mahkemeler boşanma davalarında hassas olmalı ve küçük hadiselerden dolayı eşleri ayırmamalıdır. Müslüman olmayana kız vermeme ve Müslüman olmayan kızı almama geleneği devam ettirilmeli, kültür farklılığının doğan çocukları olumsuz etkileyeceği bilinmelidir.

Türk Erkeğinin Güzel Kadın düşkünlüğü nedeniyle ülke kaynakların Rusya'ya transfer edildiği, cinsel hastalıkların yayılma eğilimi gösterdiği ve ajanlık faaliyetlerine maruz kalındığı dikkate alınmalı ve Türk Kadını "sadece misafirliğe giderken değil, evde de bakımlı olarak" kocalarını bu illetten kurtarmalıdır. Devlette bu konuda gereken tedbirleri almalı ve aile müessesesini korumalıdır. Türk Milleti'ni yaşatan en büyük gücün aile olduğu, iç ve dış şer odaklarınca bilinçli olarak bu kutsal kuruma saldırıldığı unutulmamalıdır. Aile ortamında savaşçı olarak yetiştirilen ve kendisine vatanını-milletini ve namusunu koruması öğretilen güçlü erkeklerle, yuvayı dişi kuş yapar zihniyetiyle büyütülen iffetli kadınlardan oluşan bir toplumun sırtı yere gelmez. Baba Ocağı-Ülkü Ocağı ve Asker Ocağında gerekli milli ve manevi değerleri alan bir milleti yok etmek mümkün değildir. Bizim kültürümüzde üç şeye kına yakılır. Koyuna kına yakılır ALLAH'a kurban olsun diye, erkeğe kına yakılır vatana kurban olsun diye, geline kına yakılır beyine kurban olsun diye. Bu kültürü yıkmak mümkün mü?

Zincirin aileden sonraki ikinci önemli halkası "Milli Eğitim"dir. Uzun yıllar uygulanan İngilizce Eğitimle birçok nesil kendi öz kültürüne yabancı hale getirilmiş ve Türk Milletinden kopartılmıştır. Milli kimliğini yitirmeyenler ise aileden aldıkları terbiye ile ayakta kalmışlardır. Milli Şair Mehmet Akif'in İstiklal Marşında "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" diye nitelediği Batı Dünyasına karşı savaşarak bağımsızlığını kazanan Türk Milleti, kendi eğitim sistemiyle "müstemleke" haline gelmiştir. Eğitim hakikaten milli hale getirilmeli, okullardan "Vatan-Millet-Bayrak ve Ezan aşkıyla dopdolu, tarihini-edebiyatını-dinini-diyanetini bilen, milli ve manevi değerlerine bağlı, milliyetçi, imanlı, kendisini ilim ve bilime adamış, fikri hür, irfanı hür" Müslüman-Türk Gençleri yetişmelidir.

Türk Dili, Tarih ve edebiyatı ile İslam Dini ve Ahlakı yeterince öğretilmeli, sanat ve musikimiz ile mimari eserlerimiz de dahil kültürümüz tanıtılmalı ve sağlam kafa sağlam vücutta bulunurdan hareketle spora önem verilmelidir. Bizim okullarımızdan; vatan hainleri, terör ve suç örgütlerinin uşakları, uyuşturucu-fuhuş batağına saplanmış ve her türlü adi suçu işlemeye hazır sapkın nesiller yetişmemelidir. İngilizce eğitime son verilmeli ve gençlerimiz Güzel Türkçemizle eğitilmelidir. Çocuklarımız yabancı bir dille değil, Türkçe düşünmelidir. Yabancı dil dersleri "devletin ve iş dünyasının ihtiyacına göre" müfredat programlarına ayrı bir ders olarak konmalıdır.

Anayasada teminat altına alınmasına rağmen eğitim ve öğretimde başka dillerin kullanımı; Türkçeye yabancı kelimelerin girme sürecini hızlandıracak ve dilimiz özelliğini iyice yitirecektir. Okullarımızdan Türk Edebiyatını dışlamayı amaçlayan maksatlı görüşlerle, kitaplarımızdan Milli-Milliyet-Milliyetçilik sözcüklerini kaldırmak isteyen aymazlara tepki verilmeli, Türk Gençliği köklerinden koparılmamalıdır. İngiltere'de Shakspeare okutalım mı diye bir konuyu düşünmek mümkün değilken, Türkiye'nin Divan Edebiyatını dışlaması anlaşılır değildir. Yüzlerce yıllık Mehter Marşını ve Türk Sanat Müziğini sevenleri gericilikle suçlayan ve Türk Tarihinden fazla Yunan Tarihi okutan zihniyetler kimdir?

Kendisini sözde batıcı olduğu için çağdaş addeden ve milli kültürüne sahip çıkanları gericilikle suçlayan kişi ve kuruluşlar ya gaflet ve delalet içindedirler, ya da ihanet içinde olduklarından görevlerini yapmaktadır. Hiç kimsenin Türk Milleti'ni "şanlı tarihi ve köklerinden kopararak" 90 yıl evvel emeklemeye başlamış "hiçbir kültür mirasına sahip olmayan" zayıf bir medeniyet gibi göstermeye hakkı yoktur. Türk Milleti bu güne kadar kurduğumuz 16 Büyük Devleti bilmeli, Devlet Büyüklerini sevmeli, T.C. Devletinden gurur duymalı ve Mustafa Kemal ATATÜRK'ü her zaman şükranla anmalıdır. Bizim utanılacak bir tarihimiz yoktur, ecdadımızı kötülemek de hiç kimsenin haddine değildir.

Dünyada klasik müzik üretebilen iki büyük kültür vardır, Hıristiyan-Batı ve Türk-İslam Medeniyetleri. Türk Sanat Musikisi üç kıtaya hükmetmiş muhteşem bir imparatorluğun izlerini taşımaktadır ve müzik literatüründe rakibi yoktur. Folklor Gösterilerimiz ise uluslararası yarışmalarda hep birinci olmaktadır. Dünyanın ilk ordu müziği olan ve askerlerimizi asırlardır coşturan Mehter bize ait önemli kültürel varlıklarımızdandır. Selimiye, Süleymaniye, Sultan Ahmet vb. ulu camilerimiz, muhteşem köprü ve kervansaraylarımız, güzel yalılarımız; dünya mimarisinin en güzel örneklerini teşkil eder. Güreş ve binicilik ata sporlarımızdır. Bu büyük kültür mirası korunmalı, insanımıza öğretilmeli, gelecek nesillere aktarılmalı, Türk tarihi-kültürü-sanatı ve sporuyla ilgili tüm çalışmalar teşvik edilmeli, ülkemizi yurt dışında iyi temsil eden başarılı sanatçı ve sporcular desteklenmeli, halkımızın geçmişiyle gurur duyması dolayısıyla kendisine güvenmesi ve geleceğini de aydınlık görmesi sağlanmalıdır. 

Ayrıca son günlerde gündeme oturtulan "ana dilde eğitim, çift dilli yaşam, demokratik özerklik ve özgürlükçü anayasa gibi" tuzaklara düşülmemeli, başlangıçta masum gibi görünen bu taleplerin Emperyalist Devletler ile PKK Terör Örgütü tarafından dile getirildiği unutulmamalı, Türkçeden başka resmi dil ve eğitim dili düşünülmemeli, Milli Devletimizi ve Üniter yapımızı temelinden sarsacak bu gibi talepler dikkate alınmamalıdır. Dünyanın en zengin, köklü ve eski dillerinden birisi olan Türkçe, Türk Milleti'nin son savunma hattı ve kültürel mevzisidir. Her sene 26 Eylül tarihinde 1932'de yapılan 1. Dil Kurultayı kutlanmalı ve içinde bulunduğumuz bilgi çağı Türkçe okunmalıdır. Cemil Meriç'in dediği gibi "Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır." Bir ülke çift dilli hale gelirse sonu bölünmedir.

Elbette "zenginlik olarak görülmesi gereken" etnik, mezhepsel ve kültürel farklılıklarımız vardır, fakat ortak paydalarımız daha fazladır. Türkiye demokratik bir ülkedir, isteyen herkes ana dilini konuşmakta, türküsünü söylemekte ve kültürünü yaşamakta serbesttir, kanunlarımız buna izin vermekte ve halkımız da saygı göstermektedir. Ancak Devlet ülkenin bütün fertlerini milli bir kimlik altında ve ortak paydalar etrafında bütünleştirmeyi hedef almalıdır. Ortak paydalar; dil, din, kültür ve ülkü birliğidir. Anayasa ise; devletin tüm kurum ve kuruluşları ile toplumun tüm kesimlerinin görüşü alınarak ve uzlaşma sağlanarak, Türk Milleti'nin menfaatleri doğrultusunda değiştirilmeli ve içinde yaşadığımız çağın dinamiklerine göre zaman-zaman revize edilmeli, ancak bu değişiklik "AB uyum yasaları gibi" Batı Dünyasına taviz sürecine dönüşmemeli, etnik ve mezhepsel ayrılıkları tetiklememeli, ilk üç maddeye dokunulmamalı, devletin milli ve üniter yapısı, misak-i milli sınırları, bölünmez bütünlüğü, başkenti, resmi dili, ay yıldızlı bayrağı vb. hususlardan ödün verilmemelidir.

Zincirin üçüncü halkası "Çevre"dir. Devlet ve Millet olarak çocuklarımızın yetişmesinde en büyük çevresel faktörlerden biri olan ve bazıları yabancı güçler tarafından desteklenen medya ve sivil toplum kuruluşlarıyla Misyonerliğe dikkat etmeli, topraklarımızda bu tip faaliyetlere izin vermemeliyiz. Çünkü doğan her Türk Çocuğu gözünü açtığında "Batı Kültürü ve Hıristiyanlık propagandasının aleni yapıldığı" çizgi filmlerle karşılaşmaktadır. Özellikle erkek çocuklar eline; ABD-İngiliz-İsrail ve Alman Bayraklarının ön plana çıkarıldığı, haçlı seferlerini çağrıştıran oyuncakları almaktadır. (Oyuncak sektörü neden Akıncıların çifte su verilmiş kurt başlı kılıcı ve Türk Ordusunun üzerinde ay yıldız olan harp silah araçları yerine; hep şövalyelerin kılıçlarını ve batılı orduların üzerinde haç olan harp silah araçlarını imal eder?)

Evlatlarımız biraz daha büyüyünce; Rambolar, Rakiler, 007 James Bond'lar devreye girmekte ve sözde hür dünya için savaşan kahramanları ve ordusuyla ABD ile İngiltere, Türk Gençliği'ne ezberletilmektedir. Sonra insanımıza büyük ve güzel evlerde yaşayan sözde zengin ve mutlu ABD-İngiliz-Alman-Fransız aileler sunulmakta, filmlerde kilise ayini-nikâh ve vaftiz törenleri-Noel Kutlaması-yemek duası ve cadılar bayramı dahil tüm dini ve milli öğeler gösterilmekte ve mutlaka Yahudilere yer verilmektedir. Film ve dizilerde yabancıların "eşlerini aldatmaları ve bunu hoş görmeleri, nedensiz boşanmaları, amaçsız yaşamaları, her akşam iş dönüşü Amerikan Bardan bir tek atmaları, yetmezse uyuşturucu kullanmaları, arada hırsızlık yapmaları, argo konuşmaları, şiddet eğilimleri, kimlik değiştirmeleri ve ateistlik-satanistlik dahil her türlü sapkınlıkları" verilmekte, Türk Milleti'ne Batı Dünyası'nın çürümüş toplum düzeni enjekte edilmekte ve savunmasız gençlerimiz zehirlenmektedir.

Bir ömür bu yayınları kendi diliyle izleyen insanımız olumsuz etkilenmekte, değer yargıları aşınmakta ve doğuyla-batı kültürü arasında kalarak kimlik bunalımına girmektedir. Gençlerimizi çılgın batı müziği ve danslarına alıştıran, garip moda dalgalarına yönelterek bakmaya utandığımız garip kıyafetleri giydiren, uyuşturucu ve fuhuş batağına sürükleyerek ahlaken çökerten, milli ve dini değerlerinden uzaklaştıran ve kendi öz kültürüne yabancılaştıran; iç ve dış şer odaklarınca desteklenen bir kısım medyadır. Türk Medyasındaki gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde olan bazı kalemler, adete yabancı ülkelerin ajan ve uşağı gibi çalışmakta ve bize ait olan her şeye karşı çıkmaktadır.

Yabancı filmlerde Hıristiyan-Batı Medeniyetine geniş yer vermekte bir sıkıntı görmeyenler, iş yerli film ve dizilere gelince Türk-İslam Medeniyetine ait motiflerden kaçmaktadır. (Göstermelik Ramazan programları hariç) Yerli prodüksiyonlarda; Kahraman Türk Ordusunun zaferlerini anlatan milli sahnelere, torununu Cuma Namazı'na götüren dedeye, çocuğunun kulağına ezan okuyarak adını koyan babaya, başını örtüp mukabeleye giden anaya, Ezan okuyan Müezzine, Namaz kıldıran İmama, sıcak yatağından kalkıp sabah namazına giden cemaate, ölmeden önce kelimeyi şahadet getiren Müslüman'a, cenaze namazı ve peşinden okunan dualara,  oruç tutmak için sahura kalkan aileye, iftar sofrası ve peşinden okunan yemek duasına, kurban kesip fitre ve zekat vererek hayır yapan ve hacca giden insanlara pek rastlanmaktadır.

Vatan-Millet-Bayrak ve Ezan gibi kutsal değerleri canından aziz bilen, Türk Yurdunun Bekası için gözünü kırpmadan şehit olan, oğlunu askere davulla-zurnayla kına yakarak gönderen, işine gücüne besmeleyle başlayan, her daim ALLAH'a şükür diyen, büyüklerine saygı-küçüklerine sevgiyle yaklaşan, hiç kimsenin malında-canında ve namusunda gözü olmayan, eline-beline ve diline sahip olan, içki-kumar-kadın gibi kötü alışkanlıklardan uzak duran, komşusu açken tok yatmayan, evine gelen Tanrı Misafirine tüm imkânları sunan, gerdeğe girerken bile kurduğu yuva hayırlı olsun diye namaz kılıp dua eden, ALLAH'ın emaneti olarak gördüğü eş ve çocuklarına gerekirse sırtında taş taşıyarak ölene kadar bakan ve dini vecibelerini yerine getiren Müslüman-Türk Milleti yok sayılmaktadır.

Sanki 5000 yıllık bir tarihe ve 1000 yıllık Türk-İslam Medeniyetine sahip olan bu milletin kültürel birikimi yoktur ve insanımız batılıları taklit ederek sefil bir hayat yaşamaktadır. Oynanan oyun büyüktür ve milli kültüründen uzaklaştırılan, başka bir medeniyete sevdalanan ve geçmişi ile bağları kesilen bir milletin hür ve bağımsız olarak yaşaması imkânsızdır. Onlar ancak iyi bir köle olabilir. Necip Fazıl'ın "Öz Yurdunda esirsin, Öz Vatanında parya" mısraları içinde bulunduğumuz durumu çok iyi anlatmaktadır.

Milli Kültürümüz için çok önemli görevler üstlenmesi gereken sanat dünyası, tam tersi onu yok etmeye uğraşmaktadır. Her reklâmda kadın vücudu maddi bir öğe gibi sergilenmekte, genç kızlarımıza artistlik, şarkıcılık-mankenlik vb. eskiden ayıp sayılan işler güzel bir ambalajla sunulmakta ve kadınlarımız iffet olarak gördüğümüz bedenlerinden para kazanmaya alıştırılmaktadırlar. Ünlü olacağım sevdasıyla özünü yitiren birçok genç kızımız, fuhuş ve uyuşturucu batağına sürüklenerek yok olmakta ve kirli insanlar tarafından acımasızca kullanılmaktadırlar.

Elbette geriye dönüşün zor olduğu bataklığa düşen bu kadınlar Türk-İslam kültürüne göre, ona sahip çıkması gereken 7 erkeği de (baba, koca, ağabey, erkek kardeş, amca, dayı ve kayın-peder) kendileriyle beraber günahkar yapmaktadır. Kadınlarımızın pezevenklerin eline düşmemesi, genel evlerde kasaptaki et gibi satılmaması ve pavyonlarda rakı masalarına meze olmaması için; namusumuz saydığımız eş ve kızlarımıza sahip çıkmalı ve onlardan hiçbir maddi-manevi desteği esirgememeliyiz. Uyuşturucuya alıştırılan erkeklerin bile bir gram toz için bedenlerini sattığını, dönme şarkıcıların prim yaptığını ve tüm bunların; evlatlarımıza sahip çıkmadığımız, sevgiyle kucaklamadığımız ve iyi yetiştiremediğimiz için olduğunu unutmamalıyız.

İşe yerli ve milli-manevi öğeler taşıyan çizgi filmlerle başlanmalı, Türk Milleti'nin gerçek hayatını anlatan dizi ve filmler çekilmeli, kültürel içerikli programlar yapılmalıdır. Aile yapımızı ve değer yargılarımızı bozacak yayınlara müsaade edilmemeli, bizi milli kimliğimize yabancılaştıran görsel ve yazılı basına okumayarak ve izlemeyerek gereken ders verilmeli, milli çizgide; dergi-gazete ve kitaplar basılmalı, TV kanalları artırılmalı, bilgili-milliyetçi-imanlı ve şuurlu insanlar yetiştirilmeli, içinde milli-manevi öğeler bulunduran dizi ve filmler maddi olarak desteklenmelidir.

Batılı Ülkeler Türk Kültürünü finanse etmediği halde biz; opera ve bale gibi onların kültürel değerlerini kendi halkımızdan alınan vergilerle desteklemekte ve devlet televizyonunda dahi yer vermekteyiz. T.C. Devleti Kültür Bakanlığı sadece kendi sanat, tiyatro, folklor ve müziği ile yerli prodüksiyonları desteklemeli ve milli-manevi konulara yer veren basın-yaygın organlarını teşvik etmelidir. Demokratik bir ülke olduğumuz için "ille de farklı kültürel programları izlemek isteyenler" pamuk ellerini ceplerine sokmalı ve bedelini kendileri finanse etmelidir. Atatürk tarafından hedef gösterilen muasır medeniyet seviyesi ülküsünün Batılılaşma olmadığı, asıl olanın aklı ve bilimi rehber alarak kendi kimliğimizle ileri gitmek olduğu unutulmamalıdır. Kültür ve sanatın itici gücünden faydalanılmalı, çeşitli yayın-konser-tiyatro vb. faaliyetlerle insanlar kaynaştırılmalı, etkili tören vb. kutlamalarla halk milli hedeflere yöneltilmelidir.

Medya organlarının; belirli kişi-aile-sermaye ve menfaat gruplarının elinde olmasını önleyen, iç ve dış güç odaklarının kontrolüne geçmesine izin vermeyen bir yapıya geçilmelidir. Yazarlarla birlikte yayın kuruluşlarının sahipleri ve genel yayın yönetmenleri de hukuken sorumlu olmalı ve kamuoyu önünde hesap vermelidir. Medya organları sadece gazete-dergi ve kitap çıkartmalı, TV yayını yapmalı, internette olmalı, fikri planda çalışmalı, başka ticari sahalara girmemeli, A.Ş. olarak çok ortaklı bir yapıda kurulmalı, ortakların aile üyeleriyle birlikte hisseleri belirli oranları geçmemelidir.

Elbette tüm yayınlar milli olmalı, resmi dilde yapılmalı, etnik-dini ve mezhepsel ayrılıkları kaşımamalı, terör ve suç örgütlerini desteklememeli, suçu ve suçluyu övmemeli ve masuniyet karinesine dikkat ederek mahkeme kararı verilmeden kişileri afişe etmemelidir. Medyada yabancı sermayeye izin verilmemeli ve yabancı yayın oranı %10 gibi bir yüzdeyi geçmemelidir. Toplumu maniple eden ve gerçek gündemden uzaklaştıran medya da öz eleştirisini yaparak kendisine çeki düzen vermeli, varsa üzerindeki baskılara göğüs germeli, tarafsızlığını yitirmemeli, yürürlükteki kanunlara-genel ahlak kurallarına ve meslek etiğine uygun bir şekilde yayın yapmalı, devlete ve millete zarar vermemelidir.

Ticari hayatımızda bizi dünyanın en müreffeh toplumu haline getiren "Ahi Geleneği" kalmamıştır. Komşusu siftah yapmadığı için dükkânına gelen müşteriyi ona gönderen asil anlayışa ihtiyacımız vardır. Yanında çalışanların hakkını teri kurumadan veren zihniyet geri gelmelidir. Sabah kalktığında bu gün kime-nasıl kazık atabilirim diyen, alışverişe hile ve hurda katan aç gözlü insanlarımızın bu gün içine düştüğü ekonomik sıkıntı düşündürücüdür. Sabah ezanıyla uyanıp namazını kıldıktan sonra dükkânını besmeleyle açan, haram kazancın kimseye hayır getirmeyeceğini bilen ve evlatlarına helal lokma yedirmek için alın teri döken insanımız nereye gitmiştir.

ALLAH korkusu olmayan toplumlarda suç oranları yükselir, rüşvet-yolsuzluk ve hırsızlıklar artar, hortumcular milleti iliklerine kadar kemirir, huzur ve güvenlik kalmaz. İşsizlik, yoksulluk ve yolsuzluğun en önemli sebeplerinden birisi de dini ve ahlaki erozyondur. Dünyevi hırslar; işverenlerin gücü olduğu halde daha az kişi istihdam etmesine, zenginlerin daha az hayır işlemesine ve bürokratların rüşvet almasına neden olmaktadır. Fakirlik ve sefalet, dini ve ahlaki erozyonla birleşince; toplumdaki tüm değer yargıları aşınmakta ve insanımız her türlü pis organizasyonun yutabileceği hazır bir lokma haline gelmektedir. Elbette ekonomide yabancılaşma durdurulmalı, % 10 gibi bir oranını geçmemeli, yerli sermaye ve üretim desteklenmeli ve ülke kaynakları milletin menfaatleri için kullanılmalımı, başka ülkelere aktarılmamalıdır. Yabancı şirketlerin beraberlerinde kendi kültürlerini de getirdikleri, onların yanında bordolu çalışan insanımızın sosyal faaliyetler ile bazı şirket içi uygulamalardan zamanla etkileneceği ve kendi kültüründen uzaklaşacağı unutulmamalıdır. Atalarımız boşuna "Kimin ekmeğini yersen, onun kılıcını sallarsın" dememiştir.  

Yabancılaşma yer ve işletme adlarında da görülmektedir. Özellikle turistik yerlerde "tüm isimler İngilizce olduğundan" insan kendini yabancı bir ülkede hissetmektedir. Bir de BDP'nin güneydoğuda başlattığı çift dillilik vardır ki çok tehlikelidir. Kanuni mevzuat ivedilikle düzenlenmeli, coğrafi bölgeler, yerleşim birimleri ve işyeri tabelalarına Türkçe isim koymak zorunlu hale getirilmeli ve bu husus kimsenin keyfine bırakılmamalıdır. Devlete bağlı olan belediyelerin de; bir takım çevrelere şirin gözükmek, yerel adları yaşatmak veya turizmi teşvik etmek gibi sudan bahanelerle Türkçeden başka dil kullanmalarına izin verilmemelidir.

İslam Dini halka iyi anlatılmalı ve ortaya koyduğu "adaletin tesis edilmesi, toplum ahlakına önem verilmesi ve insanların şura yapılarak yönetilmesi vb." evrensel prensipler dikkate alınmalıdır. Kuran-ı Kerimde "Siz onları ölümü sanırsınız, onlar diridirler" diye yüceltilen ve milli kültürümüzde de çok önemli bir yeri olan Şehitlik ve Gazilik Makamlarına gereken saygı gösterilmeli, ailelerine ve yakınlarına sahip çıkılmalıdır. İnsan Cenab-ı ALLAH'ın ruhundan üfleyerek yarattığı kâinatın en kutsal varlığıdır ve Kuran-ı Kerimde "bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek gibi olduğu" buyrulmaktadır.

İslam Dini devlete asi olanları şaki saymakta ve cezalandırmalarını emretmektedir. Yüce Dinimizce tüm insanlara; hiç kimsenin canında, malında, namusunda gözü olmaması ve kul hakkından sakınılması söylenmektedir. Türk töresinde eline-diline-beline sahip olma anlayışı vardır. Topluma bu yüce değerler verilirse, terör de dahil tüm sıkıntılarımızın kendiliğinden yok olduğu görülecektir. Batılıların Güneş Ülkesi olarak tanımladığı Türk-İslam Medeniyetini bu kutsal topraklarda yeniden tesis etmek için; Yunus Emre'nin "Yaratılanı sev, Yaradan'dan ötürü" sözlerinde mana bulan tasavvufi güzelliklerimize ve kültürel köklerimize inmeye ihtiyacımız vardır. Türk Milleti artık; İsviçre Medeni Kanununa göre doğmayı-büyümeyi-evlenmeyi-boşanmayı ve miras paylaşımını, İtalya ceza kanununa göre yargılanmayı, Alman-Fransız kanunlarına göre ticaret yapmayı, Hıristiyan Kültürüne göre yılbaşı kutlamayı ve yaşamayı, İslam Hukukuna göre ölmeyi sorgulamalı ve aslına rucu etmelidir.

Bazı çevrelerce kasıtlı olarak "Türkiye'yi İslam Dünyasından iyice koparmak için" Türkçe Ezan ve İbadet tartışmaları çıkarılmaktadır. Hâlbuki Ezan ve Namazda okunan sureler evrenseldir ve bize "dünyanın neresinde olursak olalım" Camiye gidip diğer Müslümanlarla beraber ibadet yapma imkânı sağlar. Yurt dışına giden veya oralarda yaşayan insanlarımız bu konunun önemini bilir. Gençlere birçok gerekli-gereksiz konuyu verdiğimiz eğitim sistemi içinde, namazda okunan on tane sureyi Türkçe manaları ile birlikte ezberlemek hiçte zor değildir. Kaldı ki Ezan Türkçe de okunsa bu yaygarayı koparanlar Camilere koşmayacaklardır. Siyonist-Haçlı çevrelerce desteklenen bazı kişi ve kuruluşlarca çıkartılan kısır tartışmalar ve devletin yanlış uygulamaları nedeniyle kamuda görev yapan insanlar Camiye gitmekten, oruç tutmaktan çekinir olmuştur.

Baş Örtüsü konusu ise neredeyse devlet krizi haline gelmiştir. Halbuki başını örten kadınımızdan, namaz kılan ve oruç tutan insanımızdan hiç kimse rahatsız olmamakta, tam dersi herkes saygı duymaktadır. Yani boş yere insanlar mağdur edilmekte ve Müslüman Mahallesinde salyangoz satılarak devletle milletin arası açılmaktadır. Aynı çarpık zihniyet Kur'an Kursları ve İmam-Hatip okulları ile zorunlu Din Dersi uygulamasına da karşıdır. Hatta minarelerden ve okunan Ezandan da rahatsızdırlar. ALLAH korusun bu ülkeyi işgal edip çan çalsalar herhalde rahat edeceklerdir. Aslında Türk Milleti'ni önce milli ve dini değerlerinden kopararak asimile etmeyi, daha sonra Türk-İslam Dünyasından koparmayı, en sonda Hıristiyanlaştırarak Batı Dünyasına köle yapmayı istemektedirler.

Zaten İslam'ı simgeleyen Hilal'den eskiden beri rahatsızlık duyan Avrupalılar Yurt dışı gezisinde olan bir devlet büyüğümüze "Bayrağınızdaki Hilali de kaldırsanız ne iyi olacak" demişlerdir. Cemil Meriç'in dediği gibi "Bütün Kur'an'ları yaksak, bütün Camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın!" Bize duydukları kin ve nefret o kadar büyüktür ki asla AB'ne almazlar, sadece bölüp-parçalayana kadar oyalarlar. Bazı tiyatro fuayelerinde üç maymun figürü bulunur, anlamı "görmedim, duymadım, konuşmadım" dır. Bu bir erdem değildir. Türk Milleti'nin her ferdi duyarlı olmalı, oynanan oyunları görmeli, duymalı ve mücadele etmelidir. Cenab-ı ALLAH "haksızlığa karşı gücü yetenler eliyle, yetmeyenler diliyle müdahale etsin, iyice aciz olanlar da kalbiyle buuz etsin" buyurmaktadır.

Kamu kurum ve kuruluşları içinde köy ve mahalle seviyesinde personel bulunduran en büyük kuruluş Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Bu kurumun personeli iyi yetiştirilir ve dikkatli atanırsa; devlet istediği birleştirici mesajları halkına verebilecek, kültürel erozyonu önleyebilecek, milli-manevi değerlerdeki aşınmayı durduracak ve en önemlisi de; terör ve suç örgütleriyle mücadelede önemli avantajlar elde edecektir. Aksi ise felakettir. Devletin; varlığı, bütünlüğü, birliği, hedef ve ülküleri, resmi politikaları ve rejimi ile Milletin; milli ve manevi değerlerine karşı olan cahil din adamları, Diyanet İşleri Teşkilatı vasıtasıyla geniş kesimlere ulaşabilecek ve halkı istenmeyen istikametlere kanalize edebilecektir.

Camilerimizde genelde İmam-Hatip Okulu mezunları İmam olarak görevlendirilmekte, sayıları yetmediğinde de eğitimsiz eski Köy Hocaları devreye girmektedir. Eğitimsiz hocalar bilgileri kifayetsiz geldiği için genç ve yüksel tahsil görmüş insanlarla yeterli diyalog kuramamakta, buda Cami Cemaatini hızla azaltmakta ve toplumun dini ve ahlaki duygularını zayıflatmaktadır. Ateizm ve Satanizm gibi sapık anlayışlarda bu ortamlarda hızla yayılmaktadır. Batılı ülkelerde yüksel tahsil görmüş, üç-beş dil bilen Papaz ve Haham'lar Kilise ve Havralarda görev yapmakta, bizde ise İlahiyat mezunu binlerce genç sadece okullarda Din Dersi Öğretmeni olarak ve müftülükler bünyesinde vaaz olarak istihdam edilmektedir. Halbuki İlahiyat Mezunları İl-İlçe Müftülükleri ve Milli Eğitim Müdürlükleri arasında gerekli koordinasyon sağlanarak; Şehirlerin Büyük ve Tarihi Camileriyle okulların Din Dersleri için "namaz saatlerini aksatmadan" görevlendirebilirler. (TSK'nin görevlendirdiği Milli Güvenlik Öğretmenleri gibi) İslam Dini konusunda ilim sahibi bu şahıslar muhakkak ki halkımıza faydalı hizmetler verecekler ve gençliğimizi siyonist-haçlı zihniyetin tuzağına düşmekten kurtaracaklardır. Sonuç itibariyle Diyanet İşleri Başkanlığı da Devlete bağlı bir kuruluştur ve uygulamanın denetim mekanizmaları iyi kurulursa bir sıkıntısı olmayacaktır.

Yani hem okullarımızda hem de Büyük Camilerimizde İlahiyat Mezunu Aydın Din Adamlarının bulunduğu, hocaların tamamının en az İmam-Hatip Lisesi mezunu olduğu, babadan-oğula geçen hocalık-şeyhlik-dervişlik-babalık-dedelik gibi çağdışı zihniyetlerin tamamen kaldırıldığı bir sisteme geçilmesi elzemdir. Böylece mevcut din görevlileri kadrosu daha verimli kullanılacak ve büyük oranda tasarruf da sağlanacaktır. Ayrıca Alevilik İslam Dini içinde olan bir tarikat veya inanç sistemi olarak görülmeli, Diyanet İşleri Başkanlığında Türk ve Müslüman olan Alevi-Bektaşi Kardeşlerimizde temsil edilmeli ve Din Dersi Kitaplarında onlara da yer verilmelidir. Elbette Cem Evleri Cami olarak değil de Nakşi, Rufai ve Mevlevi Tekkeleri gibi kabul edilmeli ve buralara din adamı atanması veya maaş verilmesi gibi uygulamalara gidilmemelidir. Alevilerin de ayağını alıştırmak için; Camiler 3 katlı yapılmalı, zemin katları Perşembe akşamları Cem Evi olarak kullanılmalı, bu kat Cuma ve Bayram Namazlarındaki kalabalığı da karşılamalı ve Kur'an kursu-Mevlüt vb. faaliyetler için de düşünülmelidir.

Devlet görevlileri Atatürk'ün "Millete efendilik yoktur, hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden, onun efendisi olur." anlayışıyla hareket etmeli ve mevcut sorunları çözmek için samimi çaba sarf etmelidir. Devlet her şeyden önce baba olmalıdır. Bir baba evladını sevmez, korumaz, üzerine titremez, okutmaz, sağlık problemleriyle ilgilenmez, karnını doyurmaz, üstünü giydirmez, cebine harçlığını koymaz, sadece büyük olduğu için yaramazlık yaptığında döverse; çocukları ya isyan eder, ya da evden kaçar. Topluma kazandırılamayan birey ve kesimler de iç ve dış şer odaklarının tuzağına düşerek terör ve suç örgütlerinin uşağı olur, kendi devletine karşı gelir, yani ya isyan ya da iltica eder.

Bu yüzden Devlet önce; insanların barınma-sağlık-eğitim-iş ve aş problemlerini çözmeli, tüm bireyleri sosyal güvenlik şemsiyesi altına alacak ve genel sağlık sigortasına geçirecek adil bir sistem kurmalı, refah ve huzuru artırmalı, güvenlik ve adaleti tesis etmeli, bölgeler arası gelişmişlik farkını azaltmalı, hizmeti tüm bölgelere götürmeli, şehirlerin alt yapı eksikliklerini gidermeli, iç göçü durdurarak insanların karnını kendi yöresinde doyurmalı, tüm kesimlere inmeli, herkesi sevgiyle kucaklamalı ve beşikten-mezara kadar insana yakışan bir devlet hizmeti vermeli, sonra da isyan edeni hükümranlık haklarını kullanarak cezalandırmalıdır.

Yani devlet tüm bireyleri; karnı tok-sırtı pek olan, bir işi ve içinde yaşayacak evi bulunan mutlu bireyler haline getirilmelidir. Tüm bireyler sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınana kadar da muhtaç, işsiz, kimsesiz ve engelli insanlar için; mahalli ve mülki imkânlar birleştirilerek kurulacak bir takım organizasyonlar aracılığıyla "yiyecek, giyecek, yakacak, sağlık ve barınma" imkânları sağlanmalıdır. Elbette insanlar devletten sürekli yardım bekler hale getirilerek üretimden uzaklaştırılmamalı ve tembelliğe alıştırılmamalıdır. En iyi yol "devletin iş bulana kadar asgari ücretin yarısını Aile Reislerine verdiği" daha onurlu bir sisteme geçmektir. Elbette bireyler işe girdiğinde veya İŞKUR tarafından iş teklifi yapıldığında çalışmazlarsa, yardım kesilmelidir.

Elbette "insan deposu olan, her bölge ve kesimden bireyi bünyesinde barındıran, ülkede yaşayan herkesin hısım-akraba ve tanıdığı yaşadığı için milli kültüre yurt genelinde büyük etki yapan" büyükşehirlerin üzerinde önemle durulmalı, insanların gettolarda yaşaması önlenmeli, gecekondulaşmaya izin verilmemeli, kentsel dönüşüm projeleriyle toplumun tüm katmanlarının birlikte yaşayacağı uydu kentler oluşturulmalı ve ülkenin yerleşik kültürünün bu şehirlerden dalga dalga en ücra köşelere kadar yayılması sağlanmalıdır. İnsanlar hür ve eşit bireyler haline getirilmeli, tarım çağından kalan feodal yapılar sonlandırılmalı ve güneydoğuda yaşayan insanlara acı çektiren aşiret sistemine toprak reformu yapılarak son verilmelidir.

İç ve dış konjonktür devletle milletin barışmasını, aydınla halkın kaynaşmasını ve ülkenin bekası için yapılan ciddi mücadelede milletin devletin yanında olmasını gerektirmektedir. Çeşitli medya-vakıf, dernek vb. kuruluşların da; orduyu dinsiz, polisi hırsız ve adli mercileri yanlı göstererek devleti yıpratma ve karalamasına izin verilmemelidir. Terörle mücadelede halk kafalarda tereddüt kalmayacak şekilde bilgilendirilmeli ve devletin yanına çekilmelidir. Devlet organları arasında görülen uyumsuzluk ve çatışmalar ile devletle-milletin arasını açan suni meseleler ortadan kalkarsa; devlet tek ses haline geleceğinden, millette devletinin arkasında duracağından; ihtiyacımız olan gayret ve güç birliği sağlanacak ve terörle mücadelede daha başarılı olunacaktır.

Bu maksatla Türk Milleti'ne hizmet etmek için var olan makam sahipleri halkın önünde kavga ederek güven bunalımına sebep olmamalı, yönetim boşluğu yaratmamalı, siyasi-iktisadi istikrarı bozmamalı ve devletle-milletin arasını açmamalıdır. Devletin kurumlarında üst düzey görev yapacak personel çok iyi seçilmeli ve gaflet-delalet ve hatta hıyanet içinde olan insanlar ile kişisel menfaatlerine düşkün ahlaksızların etkili yerlerde büyük zararlar vereceği unutulmamalıdır. Türk Milleti'ni genelde ve yerelde yönetecek insanlar; 5000 yıllık tarihimiz, 1000 yıllık Türk-İslam Medeniyetimiz, milli kültürümüz ve ulusal kimliğimizle barışık olmalı ve halkı sevgiyle kucaklamalıdır.

Devlet teşebbüs, düşünce ve vicdan özgürlüğünün önündeki tüm engelleri kaldırmalı, laiklik kavramını yeniden tanımlamalı, halkının inanç ve değerlerine saygılı olmalı ve en önemli sıkıntı sahası olarak görülen başörtüsü meselesini bir an önce çözmelidir. Konu kişisel özgürlükler açısından ele alınmalı ve bireylerin inanç-kültür vb. nedenlere bağlı kılık-kıyafet tercihlerine saygılı olunmalıdır. Yani insanlar devletten hizmet alınan ve kamusal alan sayılan; hastane, mahkeme, nüfus, tapu, maliye, vergi dairesi gibi kamu kurum ve kuruluşlarına nasıl istediği kıyafetle gidebiliyorsa, üniversitelere de gidebilmeli ve herkesin eğitim alma hakkı anayasal güvence altına alınmalıdır.

Aydınlar da; ülkenin içinde bulunduğu bu zor şartlarda daha dikkatli ve öngörülü olmalı, muhtemel iç ve dış tehditleri önceden fark ederek insanları uyarmalı, halkı aydınlatmalı, olaylara sadece yazıp-çizerek eleştirel gözle yukarıdan bakmak yerine milletle kucaklaşarak üzerine düşeni yapmalı, verilecek görevlere talip olmalı ve taşın altına elini sokmalıdır. Elbette milli duyarlılıkları nedeniyle bir şeyler yapmak isteyen gerçek aydınlar da dışlanmamalı ve kendilerine siyasi partilerde dahil tüm kurum ve kuruluşlarda hak ettikleri yer verilmelidir. Beyin göçü de tersine çevrilerek yetişmiş insanlarımızdan azami faydalanılmalı ve Atatürk'ün "Muasır medeniyet seviyesini aşma ülküsü" hayata geçirilerek bilgi çağı yakalanmalıdır.

Elbette iş başına gelen hükümetlerin uyguladığı yanlış politika ve stratejiler nedeniyle devletin içinde bulunduğu zafiyet, içinde bulunduğumuz durumun en büyük nedenidir. Mutlu ve huzurlu yarınlar için, temiz siyasetten başka yolumuz yoktur. Ancak siyasetin rant ve yolsuzluğa prim verdiği ve devlet çarkının kişisel menfaatler için kullanıldığı bu süreç; toplumu ürkütmektedir. Atamalı Milletvekili ve Belediye Başkanları ile torpilli bürokratlar sistemi yürütememekte, mevcut sorunlar çığ gibi büyümektedir.

Ülke ancak; siyasilerin parti içi demokrasiyi işletmeleri, topluma gerçek manada seçme ve seçilme hakkı verilmesi ve bürokraside liyakat esasına göre nitelikli personel istihdam edilmesiyle düzelecektir. Elbette bazı ülkelerin doğrudan demokrasiye geçip insanların tamamını milletvekili yaptığı ve kanunları herkesin katılımıyla internet üzerinden oyladığı bilgi çağında; seçim sistemi ve partiler kanunu değiştirilmeli, iyice çürüyen delege sistemi kaldırılmalı, devlet idaresi akil insanların ve seçilmiş doğal liderlerin elinde olmalıdır. Ülke bir an önce gücünü halktan alan, kırmızı çizgileri olan, milli ve dik bir duruş gösterebilen, kararlı ve milliyetçi iktidarlar tarafından yönetilmelidir. Aksi halde hedef ve ülkülerden sapma olur ki bu önümüzdeki süreçte bizi daha ciddi sıkıntılara sokar.

Atatürk'ün "Necip Türk milletine ve nesl-i atiye tavsiyem şudur ki, sinesinde yetiştirerek başına geçireceği kişilerin kanındaki ve vicdanındaki cevher-i asliyeyi tahlil etmekten bir an feragat etmesin." sözlerini iyi idrak etmeli ve bizi yöneterek geleceğimizi inşa edecek insanları daha iyi seçmenin yollarını bulmalıyız. İnsanlar iyileri takdir edip kötülerin peşinden gitmeye devam ederse, sistem geniş halk kitleleri için değil mutlu bir azınlık için çalışmaya başlar ve Türk Milleti ALLAH'ın helak ettiği kavimlerin arasındaki yerini alır. Mehmet Akif Ersoy'un dediği gibi "Cenab-ı ALLAH bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın."

4. SONUÇ:

Devlet halkına birlik ve bütünlük mesajları vermeli, topluma düşmanın içerde değil dışarıda olduğu anlatılmalı, İngiliz-Fransız-Rus-İtalyan-Yunan İşgal Kuvvetleriyle Sırp-Bulgar-Rum-Ermeni Çetelerinin bu topraklarda yaptığı zulmü hatırlatmalı, ülkemizi karıştırmak ve bir takım dayatmaları kabul ettirmek için terörü kullanan ve PKK ya destek olan Batılı Ülkelerin; dün İstiklal Harbi verdiğimiz emperyalist güçler olduğu açıklanmalıdır. PKK'nın ASALA ile ortak hareket ettiği ve bölücülük yaptığı, örgütün yıllık gelirinin yarısını uyuşturucu madde-silah ve insan kaçakçılığı gibi insanlık aleyhine işlenen suçlardan, geri kalan kısmını ise akaryakıt ve hayvan kaçakçılığı ile vergi ve yardım adı altında topladığı paralardan sağladığı söylenmelidir.

Bu gerçekler; okullarda öğretmenler, Camilerde din adamları tarafından çok iyi anlatılmalı ve devlet halkını "bir olmaya, iri olmaya ve diri olmaya" davet etmelidir. Çünkü kaybedecek vatanımız, indirecek bayrağımız ve susturacak ezanımız yoktur. Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Sağ-Sol, Laik-Anti Laik, İnanan-İnanmayan, İlerici-Gerici diye çatışarak kaybedecek vaktimizde. Etnik ve mezhepsel ayrılıkları kaşımak bu ülkenin evlatlarını sadece bölünmeye ve felakete götürür. Emperyalist güçler tarih boyunca böl-parçala-yönet taktiği uygulamışlar ve karşılarında güçlü bir devlet bırakmamışlardır. Ancak bizimde akıllı olmamız ve bu tuzaklara düşmememiz gerekir. Bu topraklar için verilen şehitler, akıtılan kanlar, dökülen gözyaşları ve çekilen acılar unutulmamalıdır.

T.C. Devleti; Balkanlar-Kafkaslar ve Ortadoğu'dan asırlar boyu göç ederek Anadolu'ya yerleşen ve bu toprakları vatan bilen insanların verdiği İstiklal Harbi sonucu, Şehit Kanları üzerinde kurulmuştur. Dedelerimiz Müslim Unsurun tamamını hiçbir ayrıma gitmeden asli unsur saymış ve Atatürk "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir. Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı, hep bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır." diyerek hiç kimsenin ayrısı-gayrısı olmadığını belirtmiştir. Bin yıldır aynı kıbleye secde eden, sayısız haçlı seferine göğüs geren, cepheden cepheye koşarak Çanakkale ve İstiklal Harplerini birlikte veren ecdadımız bizlere güzel bir miras bırakmıştır. Milletimiz tasada-kıvançta tek yürek olmuş, kız almış-kız vermiş akraba olmuş, ticaret yapmış şirketler-ortaklıklar kurmuş, aynı şehir ve mahallelerde oturarak komşu olmuş, düğünde-cenazede acı ve tatlı günde bir araya gelmiş, aynı mezarlığa gömülmüş, aynı müzikle-folklorla coşmuş, aynı yemekleri yemiş ve kardeş olmuştur.

Türkiye'de herkes devletin tüm makamlarına gelmiş, her türlü imkânından faydalanmış, istediği şehre yerleşmiş, serbestçe mal mülk sahibi olmuş, dilediği işi yapmış, bereketli toprakları ekmiş-biçmiş ve çeşitli dernekler-vakıflar kurarak özgürce örgütlenmiştir. Yani T.C. Devleti tüm bireyleri eşit statüde görmüş, herkesi hiç bir soy-sop-mezhep ayrımı yapmadan birinci sınıf vatandaş olarak kabul etmiş, insanlar arasında ayrım yapmamış, hiç kimseyi ötekileştirmemiş, bazılarının iddia ettiği gibi asimilasyona gitmemiş, tam tersi yeni kurulan ülkeye tüm unsurların entegrasyonunu hedeflemiştir.

Dolayısıyla Selçuklu ve Osmanlı'dan Türkiye'ye kadar geçen sürede, milletleşme süreci tamamlanmış ve devlet olma şuuruna varılmıştır. Halkımız cumhuriyet rejimini sevmiş, demokratik sistemi ise vazgeçilmez bir nimet olarak görmüştür. Toplumun kahir ekseriyeti "ayrılıkta azap olduğunu" bilmekte ve büyük bir sağduyuyla hareket etmektedir. İç ve dış mihraklarca oynanan bu kadar oyuna ve atılmaya çalışılan ayrılık tohumlarına rağmen; insanlar birbirine hiçbir dönemde kin ve nefretle bakmamış ve birlikte yaşamayı sürdürmüştür. Dolayısıyla kimsenin gücü bu 1000 yıllık kardeşliği bozmaya yetmez. Ancak Devlet önümüzdeki süreçte daha dikkatli olmalı ve bundan sonra hiçbir oyuna fırsat vermemelidir.

Toplumda geçmişten ders almalı ve birlik-bütünlük için var gücüyle çalışmalıdır. İnsanlarımız münferit bir takım olaylardan etkilenip oyuna gelmemeli; Türk-Kürt, Alevi-Sünni, İlerici-Gerici gibi kutuplaşmalara prim vermemelidir. Hedef; Balkanlar-Kafkaslar-Ortadoğu-Orta Asya'da ki akrabalarımızı da bu güzel birliğe katarak büyümek olmalı, emperyal güçler istiyor diye küçülme ve bölünme asla düşünülmemelidir

T.C. Devleti Türk Milleti'ni alternatifsiz bırakmamalı, AB tuzağı ve ABD kıskacından kurtarmalı ve önüne yeni hedefler koyarak içine girdiği kimlik bunalımından çıkartmalıdır. İsmail Gaspıralı "Bütün Türkler dilde, işte ve kültürde birlik olmalıdır" Ziya GÖKALP "Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak" Atatürk ise "Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne Batılaşacaktır. O, sadece özleşecektir." Sözleriyle bize hedefi göstermiştir. Türk-İslam Medeniyeti yeniden yeşertilirse T.C. Devleti bir kutup yıldızı gibi parlayacak, bizden hareket bekleyen Türk Dünyası-İslam Âlemi ve Diğer Mazlum Milletlere yön gösterecek ve ülkemizde ve bölgemizde akan kan dinecektir.

Mete Hanın (Bilge Kağan'ın) "Ey Türk, üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir ki? Öykün (Titre) ve kendine dön" Alparslan'ın "Size Öyle Bir Vatan Bıraktım ki; Ebediyen Sizin Olacaktır" Orhan Gazi'nin "Osmanlı'ya iki kıta üzerinde hükmetmek yetmez. Zira ila-yı kelimetullah azmi iki kıtaya sığmayacak kadar büyük bir davadır. Selçuklunun varisi biz olduğumuz gibi Roma'nın da varisi biziz" Atatürk'ün "Bu memleket tarihte Türk'tü, bugün de Türk'tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır" sözleri birlikte değerlendirilirse, Türk Milleti'nin tarih sahnesinde sonsuza dek kalacak derin kültürel köklere sahip olduğu anlaşılacaktır.

Hepimiz ümitvar olmalı, titreyip kendimize gelmeli, üzerimizdeki ölü toprağını atmalı, içinde bulunduğumuz aşağılık kompleksinden çıkarak özgüvenimizi yeniden kazanmalı, gayret birliği içinde çalışmalı, ortak aklı harekete geçirerek kalkınmalı, insanımızı eğitmeli, ilim ve bilime her şeyden çok önem vermeli, milli-manevi değerlerimizi gençlerimize aşılamalı ve gelecek nesillere aktarmalı, birlik ve bütünlüğümüz üzerinde titremeli ve ülkemizin aydınlık geleceğine gönülden inanmalıyız.

20 Ocak 2011

Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi aselcuk@evsatemlak.com adresine gönderebilirsiniz.

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.

Akça Koca Kültür Platformu