YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Anasayfa » Aydın Gözüyle » Güncel » Ruhittin SÖNMEZ » Güç Kullanımının Sınırlandırılması ve Tekel İşçilerinin Mücadelesi

Güç Kullanımının Sınırlandırılması ve Tekel İşçilerinin Mücadelesi
Tarih: 02 Şubat 2010 Yazar: Ruhittin SÖNMEZ-Kimya Yüksek Müh. - Avukat Kategori: Güncel

Güç Kullanımının Sınırlandırılması ve Tekel İşçilerinin Mücadelesi

Fransız düşünür Montesquieu'dan beri demokratik yönetim şeklini düzenleyen bir model olarak "kuvvetler ayrılığı" ve uygulamadaki farklılıkları konuşulur.  Gerçekten devleti oluşturan üç temel birimin yani yasama, yürütme ve yargının her birinin sorumluluk alanları ayrı olduğu gibi, her birimin kendi güç alanları mevcuttur.

Kuvvetler ayrılığı ilkesini savunanlar, bu ilkenin demokrasiyi koruyan, zorba ve totaliter bir yönetime doğru kayan hükümetlere engel olan yönünü vurgularken, karşıtlar da kuvvetler arası çatışmalar sebebiyle, yönetimin karar alma ve uygulama hızının yavaşladığını, yürütme ve yasamanın gücünün azaldığını öne çıkarırlar.

Nitekim Türkiye'de 27 Mayıs 1960 darbesi, on yıldan beri ezici bir çoğunlukla tek başına iktidarda olan Demokrat Parti'nin demokrasi dışına çıkan, otokratik bir yönetim tarzına kaydığı gerekçesi ile yapılmıştı. (Demokrat Parti'nin bu gerekçeyi haklı gösterecek uygulamaları olsa da, darbenin meşru ve haklı olduğunu bizzat darbeyi yapanlar bile sonradan savunamaz olmuşlardır.)

27 Mayıs 1960 sonrası hazırlanan ve 1961'de yürürlüğe giren Anayasa bugün bile birçok aydın tarafından en özgürlükçü ve gelişmiş Anayasamız olarak tanımlanmakta. Ancak bu Anayasa uygulaması döneminde yürütmenin gerçekten eli kolu bağlanmış, icraat yapamaz hale getirilmişti. İktidarlar bu Anayasa'nın Türkiye'ye birkaç numara bol bir gömleğe benzediğini söylerler ve şikâyetçi olurlardı.

12 Eylül 1980 darbesi sonrası hazırlanan ve kabul edilen 82 Anayasası'nda ise bu bol gömlek daraltılmış, güçler dengesinde yürütmenin gücü ve ağırlığı artırılmıştır. Dünyada hızın ve rekabetin öne çıktığı bir devirde icranın önündeki engellerin kaldırılmasının elbette ki birçok faydası olmakta idi.

Fakat şu da var ki, artık özellikle yasama organındaki çoğunluğu da ele geçiren tek başına bir iktidarın karar almasında ve uygulamaya geçmesinde sınırlandırıcı tek güç yasamadan ibarettir. Yasamanın müdahale alanları da Anayasa ile daraltıldığı için icranın önü büyük ölçüde açılmıştır.

Yürütmenin bir ayağını teşkil eden Cumhurbaşkanının, hükümetten farklı bir dünya görüşüne sahip olması halinde, hükümetin gücü sınırlanmaktadır.  Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanı olduğu dönemde AKP hükümetinin istediği bütün kanunları çıkaramadığını ve hatta istediği atamaların bir kısmını yapamadığını hatırlayalım.

Anayasa Mahkemesinin de Anayasa'daki "Anayasa değişikliklerini usul yönünden denetleme yetkisini" içtihat yoluyla genişleterek esastan inceleme yetkisini de kazanması gibi yargı kararlarıyla hükümet icraatları daha sıkı denetlenebilir hale geldi. Bu durum hükümete muhalif olanları kısmen rahatlatmakta, iktidarın her istediğini yapamayacağına dair bir güven duygusuna yol açmakta idi.

Buna zaman zaman TSK'nın yaptığı balans ayarları, medyanın ara sıra yaptığı muhalif yayınlar da eklenince hükümetin yetkilerini kısıtlayan kendimize has bazı dengelerin varlığını görebiliyorduk.

Yani kısacası sistemin işleyebilmesi için kuvvetler ayrılığı ilkesini uygulayan her ülke gibi, Türkiye'de kendi frenler ve dengeler sistemini oluşturmuştu.

Cumhurbaşkanlığına Abdullah Gül'ün seçilmesi, YÖK gibi kısmen bağımsız kuruluşların, sendikaların, basının/medyanın, oda ve borsa birliklerinin hükümete yandaş hale gelmesi ve Silivri'de devam eden "Ergenekon Davası" yargılamaları, "kozmik oda araştırması" gibi süreçlerle TSK'nın kendini savunma pozisyonuna çekilmesi gibi gelişmeler...

Kuvvetler ayrılığından beklenen "frenler ve dengeler" sistemini bozdu.

Her ne kadar hükümet hala yargının kendisine fren olduğunu, basının icraatlarını yeterince yansıtmadığını, sendikaların ideolojik davrandığını söylese de, durum pek öyle değil. Olaylar ve hükümetin tavırları, iktidar ve yandaşları haricindeki vatandaşların sistemden ümitlerini kesmelerine yol açacak, derin bir çaresizlik içerisine girmelerine sebep olabilecek şekilde kuvvetlerin (temerküzü) tek elde toplanmasına doğru gidildiğini göstermekte.

Muhalif olan fakat ülkesini, milletini seven bir vatandaş hükümetin icraatından hoşnut olmayabilir. Hükümetin övündüğü icraatları onun için tam tersi bir mana ifade edebilir. Özelleştirmeler vasıtasıyla ülkenin varlıklarının yabancı sermayenin eline geçmesinden, "Kürt açılımı", "Alevi Açılımı", "Roman Açılımı", "Ermeni Açılımı" gibi politikaların ülkeyi bölünmeye götüreceğinden derin bir endişe duyabilir. Hükümetin çoğunluğuna dayanarak, kendisini frenlemesi muhtemel güçleri saf dışı bırakarak "babalar gibi" ülkeyi sattığını düşünebilir.

Hükümetin bu vatandaşların duygu ve düşüncelerini dikkate alması gerekir.

Bu vatandaşlarımız için, "dönüşü olmayan bu gidişatı" durduracak her şeyin ortadan kalktığını hissettiği anda, Tekel İşçilerinin hak arama mücadelesi bir çıkış noktası olma ümidi aşıladı.

Hem de kırıp dökmeden, hükümeti düşürmekten bahsetmeden ve yöneticilere küfür ve hakaret etmeden, tamamen demokratik bir üslupla yapılan bir eylemin mazlum kitlelere ne kadar güç verdiğini gösterdi.

Örgütlü ve inançlı kitlelerin, kendilerinde bütün kuvvetlerin temerküz ettiği mercilerin "merhametine" sığınmadan, hak aramaları mutlaka netice verecektir.

Kendi iradeleri dışında, tamamen hükümetin özelleştirme politikaları ve yanlış uygulamaları sebebiyle işyerleri kapanan işçiler söz konusu. Devlet, özelleştirme yapılırken işçilerin durumunun dikkate almadan ihale yapmış. Elbette "yapılması gereken çalışanların haklarını vermektir. Çünkü hatayı ve yanlış özelleştirmeyi yapan devlettir."

Keşke sadece Tekel işçilerinin özlük haklarını değil, tütüncülükten geçinen (ancak devletin politikaları yüzünden tütün ekemez hale gelen, başka ürün ekimi konusunda devletçe bilgi, tohum, gübre desteği ve beş-on sene ürün alım garantisi gibi teşvikler de yapılmayan) çiftçilerimizin durumunu da dile getirebilseydik.

Keşke, mesela Batman'daki, tütün üreticisi binlerce ailenin gelirsiz kalmasının sosyal, ekonomik ve güvenlik açısından sonuçlarını görebilseydik.

Tekel işçileri ve bütün işçi sendikaları, keşke bundan önceki özelleştirmelerde hem işçi hakları açısından, hem ülke menfaatleri açısından yapılan yanlışlıklara da aynı kararlılıkla direnebilselerdi.

Keşke, Hükümete muhalif vatandaşlarımız da, kendilerini derin endişe ve ümitsizliğe düşüren hükümet icraatlarına karşı, Türkiye sathında aynı inanç ve kararlılıkla, ama mutlaka demokratik kurallar içinde fikir ve ifade hürriyeti kapsamında, örgütlü bir irade ortaya koyabilselerdi.

Böyle olabilseydi yasadışı plan, eylem ve müdahalelerden ümit bekleyenler bu oranda olmazdı.

02 Şubat 2010

Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi rsonmez@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

Bütün Yazıları

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.