GÜNÜN SÖZÜ

Bir sabah daha uyandırıldık, bir şans daha verildi, belki tövbe ederiz ve şükrederiz diye.Taptuk Emre

19 Kasım 2018 09:17 Hepsini Gör

YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Anasayfa » Aydın Gözüyle » Güncel » Aygutşat SELÇUK » Demokratik Açılım Süreci Işığında Güneydoğu Meselesi

Demokratik Açılım Süreci Işığında Güneydoğu Meselesi
Tarih: 16 Aralık 2009 Yazar: Aygutşat SELÇUK-Emekli Yarbay Kategori: Güncel

Demokratik Açılım Süreci Işığında Güneydoğu Meselesi

1. MEVCUT DURUM:

Adına önce "Kürt Açılımı" denilen, sonra halktan gelen tepkiler üzerine "demokratik açılım" olarak değiştirilen ve en sonda "Milli Birlik Projesi" olarak sunulan, fakat büyük bir kesim tarafından "PKK Açılımı" olarak değerlendirilen, karanlık bir sürecin içine girilmiştir. 86. Yıldönümünü kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir döneminde görülmeyen ölçüde, milletin birliği ve bütünlüğü ile devletin bekasını tehdit eden gelişmeler yaşanmakta ve toplumu ayrıştırmanın alt yapısı hazırlanmaktadır.

Açılım süreciyle başlayan ve teröristlerin Habur'dan giriş yapmasıyla artan gerilim; Cumhuriyet Bayramı törenlerine yansımış, Atatürk'ün vefat ettiği 10 Kasım günü yapılan görüşmelerde devam etmiş ve 12 Kasım günü mecliste yapılan genel görüşmede ise tansiyon iyice artmıştır. PKK'nın 31'nci kuruluş yıl dönümü kutlamaları bahane edilerek DTP Teşkilatları ve Terör Örgütü Yandaşları tarafından yurt çapında yapılan eylemler nedeniyle de had safhaya varmıştır.

Bu süreçte Devlet olma şuurundan ve Millet olma bilincinden hızla uzaklaşılmakta, etnik ayrımlar öne çıkarılmakta ve toplum iki ana cephede kutuplaştırılmaktadır. Bazı çevrelerce demokrasi, insan hakları, iç barış gibi kulağa hoş gelen söylemler kullanılarak bin yıllık kardeşliğimiz bozulmaya çalışılmaktadır. Düğmeye basan iç ve dış şer odaklarının, halk indinde bir türlü taban bulamayan Kürt-Türk Ayrımını tetikledikleri ve Dersim İsyanını da kaşıyarak bizi parçalanmaya götürecek sıkıntılı bir süreci başlattıkları net olarak görülmektedir. Bazı siyasiler, sözde aydınlar ve bir kısım medya mensupları tarafından ülkenin gündemine iyice sokulan ve basında her gün yer alan demokratik açılım tartışmaları, insanları iyice germiş ve patlamaya hazır bomba haline getirmiştir. Türk Milleti tarihi bir kırılma noktası yaşamaktadır. Aklı selimin hakim olması gereken bu günlerde İktidar ve Muhalefet birbirlerini vatan hainliğine ve hakarete varan çok ağır sözlerle suçlamaktadır. Devletin ciddi kurumları ise birbirleriyle görüşüp meseleleri çözmek ve sağduyuyla hareket etmek yerine, medyanın önünde her gün kavga etmektedir.

Türk Ordusu gündem değiştirme malzemesi olarak kullanılarak zafiyete uğratılmaktadır. Yargı ve Emniyet Kuvvetleri Ümraniye Soruşturması ve tele kulak iddialarıyla zayıflatılmaktadır. Meclis Başkanı fırçalanarak TBMM'nin saygınlığı zedelenmektedir. Başıbozukluğun hüküm sürdüğü bu sisli ortamda tüm değerler aşınmakta ve ülkemiz hukuk devleti olmaktan, korku devleti olmaya doğru sürüklenmektedir.

Kandil Kampından gelen ve sözde pişman olarak dağdan inen 34 PKK'lı Terörist; Habur Sınır Kapısında Devletin Resmi Görevlilerince törenle karşılanmış ve DTP'nin düzenlediği abartılı gösterilerle adeta kahraman ilan edilmiştir. Barış için geldiklerini söyleyen bu insanların karşılanma şekli ve üzerlerindeki peşmerge kıyafetleri herkesi rahatsız etmiştir. Sonra şova dönüşen gösteriler yapılarak Diyarbakır'a gidilmiş ve burada sıkıntı yaratan bir miting düzenlenmiştir. Daha sonra da ülkenin her tarafında terör örgütünün desteklendiği gösteriler yapılmış ve PKK'nın kuruluş yıldönümü ile Apo'nun cezaevi şartları bahane edilerek toplumun tümünü huzursuz eden taşkınlıklarda bulunulmuştur. Tüm bunları teşvik ve destekleyen bir kısım medya kuruluşlarında; Apo hapisten çıkarılsın, devlet ona makam versin ve Diyarbakır'ın ismi Amed olarak değiştirilsin diye haddi iyice aşanlar bile olmuştur. Elbette Apo'nun örgüt üzerinde hala etkili olduğu ve DTP'nin PKK ile olan organik bağı da net olarak görülmüştür. Yapılan konuşmalar, atılan sloganlar ve açılan pankartlar Türk Milleti'nde ciddi bir endişe yaratmıştır.

Tüm bu yaşananlar; dağdan inme, terörden vazgeçme, silah bırakma, pişman olma ve eve dönüş değil, devlete ve millete dayatma ve meydan okuma sürecine dönüşmüştür. Yürütülen yanlış politikalar nedeniyle etnik bölücülük mevzi kazanmış, terörle mücadele yerine, müzakere yapılmaya başlanmış ve örgütün silahla yapamadığını siyasetle yapmasına fırsat verilmiştir. Talep edilenler bireysel-kültürel-demokratik haklar değil, oluşturulmak istenen bir azınlığın siyasi haklarını kullanma isteğidir ve gidişat çok tehlikelidir. Anayasa Mahkemesi tarafından kapatma davası açılan fakat bir türlü sonuçlandırılamayan DTP bu dönemde, PKK ve Apo'nun müdahil olmadığı bir sürecin işlemeyeceğini söyleyerek ve özerklik taleplerini yineleyerek gerilimi iyice artırmıştır. DTP Güneydoğulu İnsanların teröristlerle aynı kefeye konulduğu ve PKK'nın bu vatandaşların sözcüsü olduğu gibi, çarpık bir zihniyeti de ortaya koymaktadır. Şehir merkezlerinde düzenlediği eylemlerde 18 yaşından küçük çocukları kullanması ise son derece yanlıştır ve insani değerlerle izah edilemez. Dünyanın hiçbir yerinde bizi değil, dağdaki teröristleri muhatap alın diyen ve terör örgütünü alenen destekleyen bir siyasi parti görülmemiş ve faaliyetlerine izin verilmemiştir. DTP Teşkilatları yurt genelinde "bir çok insana maddi-manevi zarar veren" eylemler yapmakta, teröristler için cenaze törenleri düzenlenmekte, taziye ziyaretlerinde bulunmakta, anıt mezarlar yapmakta, yerleşim yerlerinin adlarını değiştirmekte, fakat devletin hiçbir birimi aslında suç olan bu hadiselere ses çıkartmamaktadır. Hatta bazı resmi görevliler ihanete varan bu faaliyetlere iştirak ederek, yapılanlara çanak tutmaktadır. Tüm bu yaşananlar içinde en çok tepki çeken konu ise; dağdan inen teröristlerin alışılmadık bir şekilde mobil mahkemeye çıkarılmaları ve "Önderimiz Abdullah ÖCALAN'ın emriyle barış sürecine katkı vermek için geldik, pişman değiliz" dedikleri halde; aktif pişmanlık yasasından istifade ettirilerek hemen salıverilmeleridir.

Tüm bunlar devlet mekanizmasının çürüdüğü, adli sistemin siyasallaştığı ve hükümetin güvenirliğini yitirdiği tartışmalarını başlatmıştır. Ülkenin uzun süredir kendi dinamitleriyle yönetilmediği, teslimiyetçi bir anlayışla hareket edildiği, dış müdahalelere açık hale geldiği ve tehlikeli mecralara sürüklendiği görülmektedir. Çünkü PKK'lıların bir günde yargılanıp serbest bırakıldığı bu süreçte Devlet; terörle mücadeleye katılan birçok asker ve polisi yargılayıp cezaevine atmış ve eski kuvvet komutanlarını şüpheli iddiasıyla sorgulamıştır.

Apo'nun yol haritası ve dağdan inenlerin Devlet Ricaline getirdiği 9 maddelik şartlı mektup da gündeme buz gibi oturmuştur. Bu süreçte ABD, AB, Irak ve DTP ile işbirliği yapan ve barışa hizmet ettiğini söyleyen Hükümet; bu bizim yol haritamız, Apo'nun değil demekte ve terör örgütüyle pazarlık yapılmadığını söylemektedir. Fakat ortada yol haritası yoktur. Sadece İçişleri Bakanı bazı kesimlerle ikili görüşmeler yaparak fikirlerini almakta ve konuşulanları halk medyadan izlemektedir. Görüşülen kişilerin güvenilirliği ise tartışmalıdır. Elbette ortada savaş olmadığı için hükümet tarafından sıkı sık kullanılan barışa hizmet ediyoruz söylemi de son derece sakıncalıdır ve önümüzdeki yıllarda bizi uluslararası arenada "Ermeni Soykırımı suçlamalarında olduğu gibi" Kürt Soykırımı iddialarıyla karşı karşıya getirebilir. Ciddi bir yönetim boşluğunun oluştuğu ve güven bunalımının yaşandığı bu tehlikeli süreçte MHP ile CHP milli bir duruş göstererek halk adına tepki vermekte ve aslında emperyal güçlerce oynanan çirkin oyunu bozmaktadır.

Hükümetin Mecliste yapılmasını teklif ettiği gizli oturum muhalefet partilerince kabul edilmemiş, ikili görüşme daveti ise konuşmaların kayda alınması istendiğinden gerçekleşmemiştir. Mecliste yapılan açık görüşmede ise ortaya bir yol haritası konulamamış, sadece genel başkanlar birbirlerine ağır ithamlarda bulunmuşlardır. Yani ucu açık olan bu süreçte hiç kimse hükümete güvenmemektedir. Elbette bunda Başbakan'ın Amerika'da söylediği "acele etmeyin, tüm bunları hazmettire hazmettire kabul ettireceğiz" sözlerinin de büyük etkisi vardır. Kamuoyunda Hükümetin; ABD ve AB Ülkeleri tarafından desteklenen ve daha hızlı davranılması telkin edilen "Ermeni, Kürt ve Kıbrıs Açılımı gibi" adımları gizli-kapaklı atmaya çalıştığı ve diğer siyasi partileri de buna ortak etme çabası içine girdiği düşünülmektedir. Bu arada şimdiye kadar "bir millet iki devlet" olarak gördüğümüz Azerbaycan'la ilişkilerin de gerilmesi, süreçle ilgili soru işaretlerini artırmıştır. Toplumun açılım sürecine büyük tepki göstermesi ve yapılan kamuoyu yoklamalarında AKP'nin oylarının hızla aşağı inmesi üzerine, gündemi değiştirmek için medyaya yine "İrticayla Mücadele Eylem Planı, Albay Dursun ÇİÇEK'in ıslak imzalı mektubu ve meçhul askerin mektupları" servis edilmiş ve basında Ümraniye Soruşturmasıyla başlatılan TSK'ni karalama kampanyaları hız kazanmıştır. Hemen bir yerlerde yeni silah, cephane ve dokümanlar bulunmuş, Türk Milleti her zamanki gibi maniple edilmeye çalışılmıştır. Ancak bu defa Türk Ordusu yargısız infaz edilmekte ve Komuta Kademesi hakarete varan sözlerle çok ağır bir şekilde eleştirilmektedir.

TSK'ne karşı adeta bir kısım medya destekli "İstanbul'un işgal günlerini hatırlatan" asimetrik/psikolojik harp yürütülmektedir. Bazı çevrelerce, dünyanın en güçlü ordularından biri olan ve PKK ile mücadele nedeniyle büyük bir savaş tecrübesine ulaşan TSK; Yeniçeri ocağına benzetilmekte ve Sultan İkinci Mahmut döneminde olduğu gibi yeni bir "Nizam-ı Cedit Ordusu" kurulmasını önerilmektedir! Devleti bölüp, milleti ayrıştırmak isteyenlerin; vatanımızı-milletimizi ve namusumuzu koruyacak son kale olan ve halkın güvendiği kurumların başında gelen TSK'ne hücum etmeleri ve onu yıpratmaya çalışmaları, aslında son derece doğaldır. Fakat devletin buna neden göz yumduğunu anlamak mümkün değildir! Çünkü böyle çok yönlü ve planlı-programlı bir karalama kampanyasının, hükümet desteği olmadan yürütülmesi imkânsızdır.

Sonuç itibariyle Türk Milleti; emperyal güçlerce desteklenen bölücü terör örgütü ve yandaşlarının kırsalda ve şehirlerde düzenlediği acımasız eylemler nedeniyle, ciddi bir güvenlik endişesi duymaya başlamıştır. Fidan gibi gençler ve masum insanlar katledilmekte, karakollar basılmakta, yollara mayın konulmakta, araçlar yakılmakta, camlar kırılmakta, iş yerleri tahrip edilmekte, sağa-sola Molotof Kokteyler atılmakta ve herkese maddi-manevi zarar verilmektedir. Yurdun tüm yörelerinde yapılan Şehit Cenazeleri insanları derin acılara gark etmekte, Gazilerin görüntüleri vicdanı olan herkesi üzmekte, babalar-analar, geride kalan dul ve yetimler ağlamakta, ağıtlar yakılmakta, duyulan ızdırap türkülere-şiirlere yansımaktadır. Ülkenin kıt kaynakları heba edilmekte ve terörün maliyeti yüzünden sefalet çekilmektedir.

Toplum büyük bir panik halindedir ve yarınlarından emin değildir. Şehit Yakınları ve Gaziler ise kendilerini aldatılmış hissetmekte ve duygularını Övünç Madalyalarını yerlere atarak veya valiliklere iade etmeye çalışarak dile getirmeye çalışmaktadırlar. Ancak son dönemlerde teröristler ve yandaşlarına karşı son derece sabırlı olan kolluk kuvvetleri, kimseye zarar vermeden demokratik tepkilerini gösteren ve ellerinde Türk Bayrakları olan insanlarla, tekerlekli sandalyede oturan Gazileri itip kakmışlardır. Bu büyük bir aymazlıktır. Peygamber Efendimiz "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır." demişlerdir. Halkın hükümet tarafından yürütülen yanlış politikalara milli refleks göstermesi son derece normaldir. Herkes olan biteni kendisine göre yorumlamış ve şapkasını önüne koyarak ne yapacağını düşünmeye başlamıştır. Çünkü Habur'dan alkışlarla giriş yapan insanlar "Mekke'den dönen hacı kafilesi veya askerden gelen Mehmetçik" değildir. Bunlar eli kanlı teröristlerdir.  

İçinde bulunduğumuz süreçte T.C. Devleti'nin kuruluş felsefesi inkar edilmekte, resmi politikaları değiştirilmekte, Ulus Devlet yapısı sorgulanmakta, ülkede 36 etnik kimlik olduğuna dem vurulmakta, etnik kimliklerin azınlık olarak tanınmasına ve Anayasa teminatı altına alınarak siyasi ve hukuki statü kazandırılmasına çalışılmakta, sonuç itibariyle bir milletten iki millet yaratma arayışları hız kazanmaktadır. Bu hain oyunun nihai hedefinin ise "hür ve bağımsız olan, bayrağı dalgalanan, ezanı okunan, güçlü bir ordusu bulunan, tek millet-tek devlet esasına dayanan ve üniter bir devlet olan" Türkiye Cumhuriyeti'nin milli birlik, bölünmez bütünlük ve egemenlik anlayışının yeniden tanımlanması ve anayasa değiştirilerek çok kimlikli, çok milletli ve çok dilli federatif bir devlet yapısının Müslüman-Türk Milleti'ne dayatılarak kabul ettirilmesi olduğu açıkça görülmektedir. Türk Milletinden adeta Anadolu'daki 1000 yıllık egemenliğinin devri istenmektedir.

İçinde bulunduğumuz vahim durum, Sevr'e boyun eğen, Mondros'u imzalayan son Osmanlı Hükümetlerinin içine girdiği sarmalın tam bir benzeridir.  Çünkü Batılı Devletler tarafından önümüze "Kıbrıs Sorunu, Kürt Meselesi, Ermeni Soykırımı, Ruhban Okulu ve Patrikhanenin ekümenikliği" gibi tarihi meseleler aynı anda konulmuştur. LOZAN'ı delik deşik eden ve SEVR'i yeniden hortlatan bu durumu görüp halkı uyarmak isteyen siyasi partiler, kurum ve kuruluşlar, sivil toplum örgütleri ve gerçek aydınlar da; SEVR Paronayası içinde olmakla ve sözde demokratik açılıma destek vermemekle suçlanmaktadır. Başbakanlığa bağlı olarak kurulan TİB ise, Abdülhamit Döneminde görülen jurnallemeyi andıran faaliyetler içine girmiş ve yaptığı dinlemelerle ülkeyi karıştırmıştır. Bu ve benzer yöntemlerle toplum kontrol altında tutulmakta, önderlik kapasitesi olan kişiler baskı altına alınmakta ve Türk Milleti'nin refleksleri kırılmaktadır.

Elbette Başbakan tarafından 12 KASIM 2009 günü mecliste yapılan genel görüşmede ifade edildiği gibi; Güneydoğu Meselesi ciddi olarak ele alınmalı ve millet iradesinin tezahür ettiği Gazi TBMM'nde; toplumun tüm kesimleriyle devletin tüm birimlerinin görüşleri alınarak ve hissiyattan uzak realist bir anlayışla görüşülerek çözülmelidir. Bir milleti küllerinden ayağa kaldıran bu şanlı meclis, ülkenin tüm meselelerinin görüşüleceği zemin olmalı ve akan kanı durdurmalıdır. Şimdiye kadar OHAL, sıkıyönetim vb. uygulamalarla çözülemeyen mesele; demokrasi içinde çözülmeli, temel hak ve özgürlükler korunmalı ve hukuk çerçevesinde kalınmalıdır. Ülkenin ve milletin enerjisi iç ve dış tehditlerle boğuşarak ve kısır tartışmalarla çekişerek yok edilmemeli, popülist politikalar ve gündelik meselelerle uğraşarak vakit kaybedilmemelidir. Düşman üretilmemeli, vehimlere kapılınmamalı, büyük düşünülmelidir. Elbette içinde bulunduğumuz bilgi çağında değişim de çok önemlidir ve radikal adımlar atılmalıdır. Hükümetin bu görüşlerine hiç kimsenin itirazı yoktur.

Ancak unutulmamalıdır ki bu topraklarda "T.C. Devleti'nin kırmızı çizgileri, Müslüman-Türk Milleti'nin ise hükümranlık hakları" vardır ve bunlar anayasayla güvence altına alınmıştır. Açılım sürecinde bu hak ve çizgiler korunmalı ve Türk Milleti'nin içinde bulunduğu hassasiyet dikkate alınmalıdır. Aksi ciddi gerilimler yaratır ve ülkeyi belirsizliğe sürükler. Herkes iç ve dış şer odaklarının işbirliği içinde bizi bölüp-parçalamaya uğraştığının farkındadır ve buna güçlü bir itiraz vardır. Bu milli refleksi yok sayanlar büyük yanılgı içindedir. Hiç kimse günlük olaylara fevri tepki göstermeyen ama ortaya çıkan meseleleri soğukkanlılıkla izleyen Türk Milleti'ni, kandırdığını da düşünmemelidir. Şanlı Türk Tarihi bunun en büyük ispatıdır. Atatürk'ün "Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir." sözleri unutulmamalı ve toplumun tasvip etmediği adımlar atılmamalıdır. Güneydoğu Meselesi de önce Devlet Politikası haline getirilmeli ve Türk Milleti'nin güvendiği bir hükümet tarafından, herkes tarafından kabul edilecek adımlar atılarak çözülmelidir. Dolayısıyla hükümet tarafından açılım süreci derhal durdurulmalı ve Türkiye normalleştirilerek erken seçime götürülmelidir. Türk Milleti de sandık önüne konulduğunda tüm bu olan biteni iyi değerlendirerek, gereğini yapmalıdır.

12 Kasım günü mecliste yapılan görüşmede MHP Gn. Bşk. Devlet BAHÇELİ "Türkleri Anadolu'dan atma hayali günümüze kadar ulaşan vazgeçilmez bir emeldir. Bir sır gibi taşıdıkları amaçları gerçekleştirmenin yollarını her fırsatta aramışlardır. Bunun adı tarihi şark meselesidir ve tarafları bellidir. Bir yanda Türk milleti bir yanda yedi düvel. Bir yanda inançlarımız ve bayrağımız diğer yandan haçlı zihniyeti. Bugün adının, maskelerinin değişmiş olması emellerini değiştirmemiştir. Coğrafyamız tartışılırsa milletimiz, milletimiz tartışılırsa devletimiz, devletimiz tartışılırsa bayrağımız, bayrağımız tartışılırsa varlığımız ortadan kalkacaktır. Bu vatan bundan bin yıl önce gerçek sahibini bulmuştur. Aradan geçen 10 asır, büyük bir milleti ortaya çıkarmıştır. Bunun adı Türk Milletidir. Bizleri bir araya getiren acılarımız, anılarımız, zaferlerimiz ve coşkularımız olmuştur. Bin uzun yılda, kız alıp vermiş, fetihlere katılmış, işgale direnmiş, birlikte üzülüp sevinmiş ve gülmüşüzdür. Evlatlarımız bu değerle şehit olmuştur. Bizi bugüne getiren kökenimiz, mezhebimiz, inancımız ne olursa olsun bizim adımız Türk Milletidir. Son 200 yılda yaşanan oyunların çoğu bizi Anadolu'dan göndermek için yapılmıştır. Gün birleşme günüdür. Bütünleşme günüdür. Kucaklaşma günüdür. Ve bu birleşme ancak Büyük Türk Milleti adresinde ve Ay Yıldızlı Bayrağın altında olabilir. Hiç kimse başka adres aramamalıdır. Bu ülke bizimdir. Verilecek toprağımız, terk edilecek ilimiz, çizilecek sınırımız, bölünecek devletimiz, paylaşılacak vatanımız, indirilecek bayrağımız, susturulacak ezanımız, vazgeçilecek insanımız, gidilecek yurdumuz, yerleşecek başka coğrafyamız yoktur." tarihi sözleriyle herkesi uyarmış ve aklı selime davet etmiştir. Verilen mesaj nettir ve herkes aklını başına devşirmelidir.

Sonuç itibariyle Hükümet tarafından yürütülen çatışmacı ve ayırımcı anlayış halkın gerilim ve öfkesini yükseltmiş ve küçük bir kıvılcımın büyük patlamalara neden olabileceği toplumsal bir hassasiyet doğurmuştur. Gelinen noktada bölücüler zafer havasında, Türk Milleti ise kaygı içindedir. Teröristlerin teslim olmaya değil, teslim almaya geldiği söylenmektedir. Terör adeta dağdan ovaya inmiştir. Tüm bu olup bitenler sinir uçlarına basılan Türk Milletini derinden yaralamış ve sosyal patlamanın eşiğine getirmiştir. İzmir olayları bunun en büyük göstergesidir. Osmanlı'nın parçalanma sürecinden beri hiçbir dönemde etnik ayrılık bu kadar gündeme getirilmemiş ve insanlar kimlikler ön plana çıkartılarak bu kadar rahatsız edilmemiştir.

Son İstiklal Savaşı Gazisi rahmetli olduktan sonra toplumun yaşadığı travma ve uğradığı hafıza kaybı dikkat çekicidir. Bir etnik grubun meseleleri sürekli olarak gündeme getirilir ve yapılan ırkçı taşkınlıklara göz yumulursa; bundan ülkenin diğer insanları rahatsız olur ve savunma refleksi içine girer. Bu reaksiyonda da ALLAH korusun bizi önce çatışmaya, sonra bölünmeye götürür ve son derece tehlikelidir. Dolayısıyla herkes bundan sonra yapılabilecek tahriklere dikkat etmeli ve bu hassas ortamda gerilim-tartışma ve çatışmadan uzak durmalıdır. Unutulmamalıdır ki; Türk Milleti'nin gösterdiği öfke ve tepki nedeniyle şimdilik geri adım atılmıştır. Fakat Türkiye'yi çözülmeye sürüklemek isteyen aktörlerin, kısa bir mola ve durum değerlendirmesinden sonra yeni oyun ve tuzaklar eşliğinde ortaya çıkacakları beklenmeli ve önümüzdeki süreçte daha dikkatli ve uyanık olunmalıdır.

2. TARİHİ SÜREÇ

Elbette tüm bu olan bitenler yeni değildir ve tarihi kökleri vardır. Osmanlı 14 Temmuz 1683'de icra edilen II. Viyana Kuşatmasında hezimete uğrayınca; Türklerin yenilmez olmadığını gören Avrupa tüm unsurlarıyla karşı hücuma kalkmış ve devletin içindeki tüm etnik, dini ve mezhepsel unsurları ayaklandırmıştır. Bu savaş sonucu gerileme devrine girilmiş ve parçalanma süreci başlamıştır. Ermeni ve Kürt Terör Örgütlerinin toprak ve ayrılık talepleriyse, Osmanlıyı oluşturan diğer unsurların Fransız İhtilalinin etkisiyle 18. Yüzyılda başlayan hürriyet istekleriyle eş zamanlı olarak ve birlikte başlamıştır. Siyasi Kürtçüler tarafından irili ufaklı birçok ayaklanma çıkartılmış ve hepsi de bastırılmıştır. Tüm cephelerden saldıran Emperyal Devletlerle yapılan savaşlar esnasında çıkan iç ayaklanmalar neticesinde; 1815'de Sırbistan, 1830'da Yunanistan, 1862'de Romanya ve 1882'de Bulgaristan bizden ayrılmıştır. Bu arada Fransa 1830'da Cezayir'i-1881'de Tunus'u, İngiltere 1878'de Kıbrıs'ı-1882'de Mısır'ı, Avusturya 1878 sonrası Bosna-Hersek'i ilhak etmiştir. Tam bir kaosun yaşandığı Osmanlı Topraklarında Gayrimüslimler dışında kalan Müslim Unsurlarda misyonerlerin etkisiyle kıpırdanmaya başlamış, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde "İmparatorluğu tasfiye etmeye karar veren Ruslar-İngilizler ve Fransızların da kışkırtmalarıyla" bir çok aşiret ve şeyh ayaklanmaları görülmüştür.

Büyük çapta ilk isyanı Babanzade Abdurrahman Paşa 1806'da başlatmış ve bu isyan 1808'de bastırılmıştır. İkinci isyan yine Babanzadeler'den Ahmet Paşa tarafından 1812'de çıkartılmış ve kısa sürede bastırılmıştır. Daha sonra 1820'de Zaza Aşiretleri, 1832'de Mir Muhammed İsyanları olmuş ama alınan tedbirler sonucu sona erdirilmişlerdir. Bölgedeki Yezidiler de 1830'da ayaklanmışlar ve devleti üç yıl meşgul etmişlerdir. Kör Mehmet Paşa 1830'da "Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanının devam ettiği sırada" Erbil-Şirvan-Bredost-Altınköprü ve Musul Bölgelerinde ayaklanma çıkartmıştır. 1834 yılına kadar devam eden bu isyan da Mehmet Reşit Paşa tarafından bastırılmıştır. 1843'de başlayan Bedirhan Bey İsyanı da, 1847'de Anadolu Ordusu Müşiri Topal Osman Paşa tarafından bastırılmıştır.

Daha sonra Sultan II. Abdülhamit tarafından, Rusya ve İngiltere'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yürüttüğü Bölücü Ermeni ve Kürt Politikaları nedeniyle, yörenin müdafaa ve asayişine katkı sağlamak maksadıyla, 1891 yılından itibaren, çoğunluğu aşiret gençlerinden oluşan "Hamidiye Alayları" kurulmuştur. Hamidiye Alayları 1893 Ekiminde patlak veren ve fasılalarla 1894 Ağustosu'na kadar devam eden Sason ve 1896 Van Ermeni isyanlarının bastırılmasında büyük başarı sağlamışlardır. Bu alaylar II. Meşrutiyet sonrası lağv edilmiştir.

1913 yılı başlarında Hoy'da faaliyet gösteren, Rusya tarafından desteklenen ve Ermeni Komitacılarla işbirliği içinde bulunan "Gehandeni" cemiyeti, daha sonra Abdurrezzak Bedirhan başkanlığında "İrşad" adıyla teşkilatlanmış ve bölgede bir takım zararlı faaliyetlerde bulunmuştur. Abdurrezzak Bedirhan Rus Şarkiyatçılarıyla görüşerek, Petersburg Bilimler Akademisi bünyesinde bir Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü açılmasına önayak olmuş ve 22 Ekim 1913'de Hoy'da ilk Kürt Okulunu faaliyete geçirmiştir. 1913 İlkbaharında Rusya'nın da desteğiyle büyük bir isyan başlatmayı planlayan ve Siirt'in Şirvan İlçesi merkez olmak üzere, bir Kürt Devlet'i kurmayı kararlaştıran teşkilat mensupları, Devletin ihaneti tespit etmesiyle dağıtılmışlardır. Ancak İrşad mensuplarından Bitlisli Molla Selim isyanı gerçekleştirmek için Rusya'dan yardım istemiş, Muş yakınlarındaki Surp Garabet Ermeni Manastırında Taşnak Liderlerinden Vartan Vartabet ile görüşmüş ve birlikte hareket etme konusunda anlaşmış, İstanbul'daki Ermeni Patriğinden destek almış ve 1-2 Nisan 1914'de Bitlis'e saldırarak ayaklanmayı başlatmıştır. Bölgenin nüfuzlu din adamlarından Şeyh Şahabettin ile Şeyh Said Ali'nin de isyanı desteklemesi üzerine yayılma eğilimi gösteren Molla Selim isyanı, Miralay İhsan Bey tarafından bastırılmıştır. Molla Selim ve Arkadaşları ise Rus Konsolosluğuna sığınmışlar ve daha sonra teslim alınarak idama mahkûm edilmişlerdir.  Yani isyan Rus konsolosluğunda başlamış ve orada bitmiştir.

Daha sonra Irak'ın Kuzeyinde, bölgede bağımsız bir Kürdistan kurmayı amaçlayan Heviya Kurd (Kürt Ümidi) adlı bir cemiyet kurulmuş ve Rusya'nın yardımlarıyla 1908'de Şeyh Abdüsselam Barzani liderliğinde isyan çıkartılmıştır. 1914 yılına kadar süren isyan Şeyhin yakalanmasıyla sonuçlandırılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun tüm cephelerde savaştığı bu sıkıntılı dönemlerde ayrıca "Batılı Devletler tarafından kışkırtılan" Hınçak-Taşnak gibi Ermeni Kuruluşları, Pontus-Mavri Mira gibi Rum Kuruluşları ve Arap Milliyetçi kuruluşlarıyla da bir hayli uğraşılmış, gittikçe artan zararlı faaliyetleri nedeniyle Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti de şubeleriyle beraber kapatılmıştır.

I. Dünya Savaşında yenilen Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında, Bahriye Nazırı Rauf Bey tarafından, 30 Ekim 1918 akşamı, Limni Adası'nın Mondros Limanı'nda demirli Agamemnon Zırhlısında, Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalanmasını müteakip 200 kişilik bir İngiliz Müfrezesi Samsuna çıkmış, İngilizler Urfa, İtalyanlar ise Antalya'yı işgal etmişlerdir. 18 Ocak 1919'da başlayan Paris Sulh Konferansında ise taksim projeleri görüşülmüş ve 30 Mart 1919'da Ermenistan, Kürdistan, İtalyan, Fransız ve İngiliz Bölgeleri yanında, İzmir ve civarının da Yunanlılara verilmesi kabul edilmiştir. Paris Barış Konferansında, Ermeniler adına Aboronyan ve Bogus Nubar Paşa, Kürtler adına Şerif Paşa isteklerini İtilaf Devletlerine kabul ettirmek için büyük çaba harcamışlar ve Doğu Vilayetlerinin Ermeni ve Kürt Bölgelerine bölünmesi konusunda anlaşma sağlamışlardır. Şerif Paşa konferansa verdiği muhtırada; Diyarbakır, Harput, Bitlis, Musul ve Urfa Sancaklarının birleştirilmesini ve bu topraklar üzerinde bir Kürt Devleti kurulmasını istemiştir. Kürt Şerif Paşa ayrıca 20 Kasım 1919'da Ermeni Nubar Paşa ile Kürt-Ermeni Antlaşması imzalamıştır. 10 Ağustos 1920'de imzalanan fakat Ankara'da bulunan Hükümet tarafından kabul edilmeyen Sevr Antlaşması'nın; 62, 63 ve 64. maddeleri bu istekler doğrultusunda hazırlanmış ve Kürdistan Teali ve Teavün Cemiyetinin tarihi emelleri büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Cemiyetin Reisi Seyyid Abdulkadir ise; Osmanlı Devletinin haklarını müdafaa için gönderildiği Sevr'in imzacıları arasında bulunmuş ve vatana ihanet etmiştir.

Bu süreçte "işgal kuvvetleriyle işbirliği yapan" Rum, Ermeni ve Kürt Teali Cemiyetleri, ülkeyi parçalama amacına yönelik çabalar içine girmişler, fakat Karadeniz Bölgesinde Pontus, Doğu Anadolu'da ise Ermeni çetelerine karşı; Milli Cemiyetler ile Kuvay-i Milliye Teşkilatları örgütlenmiş ve mukabelede bulunmuştur. 9. Ordu Komutanlığı Müfettişliğine tayin olan Mustafa Kemal Paşa'nın 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkmasıyla da Milli Mücadele başlamıştır. Önce Amasya, sonra Erzurum kongresi yapan Atatürk'ün başlattığı Milli Mücadeleyi engellemek isteyen İngilizler harekete geçmişler ve Sivas Kongresi esnasında; başlarında Elazığ Valisi Ali Galip Bey, Bedirhan Oğullarından Celaded ve Kamran Ali kardeşler ve İngiliz İstihbarat binbaşısı Noel'in de bulunduğu bir güçle Sivas Kongresini basmak istemişlerdir. Durumu öğrenen Atatürk'ün verdiği emirle, 15. Alay Komutanı İlyas Bey yeteri kadar kuvvetle Elazığ'dan Malatya üzerine yürümüş ve komployu oluşturan unsurlar 9 Eylül 1919'da Kahta'ya kaçmışlardır.

Amasya-Erzurum-Sivas Kongreleri etkisini göstermiş, İstanbul Hükümeti Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa ile anlaşmak zorunda kalmış, Son Osmanlı Mebusan Meclisi 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplanmış ve 17 Şubat 1920 tarihinde "Anadolu'nun istekleri doğrultusunda" Misak-i Milli'yi ilan etmiştir. Böylece Türk Milleti'nin dünyaya örnek olan İstiklal Savaşı fiilen başlamıştır. Bunun üzerine İngilizler 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal ederek meclisi dağıtmışlardır. Fakat Mustafa Kemal Paşa'nın talimatıyla ülkede yeniden seçime gidilmiş ve Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 tarihinde, Ankara'da, yeniden toplanmıştır. Hükümet kısa sürede milli orduyu kurmuş, 1920 yılı sonlarında Ermenistan kuvvetlerini mağlup ederek 16 Mart 1921 Moskova-13 Ekim 1921 Kars antlaşmaları ile Doğu sınırını, 20 Ekim 1921 Antlaşmasıyla da Fransızlarla Suriye sınırını çizmiştir. Ege Bölgesinde ilerleyen Yunan Ordusunu da 30 Ağustos 1921 Dumlupınar Zaferi ile denize dökmüş ve 23 Temmuz 1923'de İtilaf Devletleri ile Lozan Antlaşmasını imzalamıştır. Daha sonra 29 Ekim 1923'de, Meclisin aldığı kararla "T.C. Devleti" kurulmuş ve dünyaya Türk Milleti'nin hür ve bağımsız olduğu ilan edilmiştir.

İstiklal Harbi esnasında da; gerek Güney-Doğu Anadolu'da faaliyet gösteren Kürtçü Cemiyet mensupları, gerek Doğu-Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde faaliyet gösteren Ermeni ve Rum çeteleri; İngiliz ve Fransızların kışkırtmalarıyla ve onlarla işbirliği içinde ayaklanmışlar ve milli mücadelemizi zayıflatmışlardır. İngilizlerin desteğiyle Ali Batı tarafından, bölgede bir Kürdistan Devleti kurmak için, 11 Mayıs 1919'da, Midyat-Nusaybin-Savur-Ömerkan bölgelerinde ayaklanma başlatılmış ve 6. Piyade Alay Komutanı Binbaşı Pehlivanzade Nuri Bey tarafından 6 Haziran 1919'da isyan bastırılmıştır. İngiliz ve Fransızların bölgedeki faaliyetlerinden cesaret alan Bahtiyar Aşiret Reisi Cemil Çeto da, Kürt Devleti kurmak için, 20 Mayıs 1920'de, Garzan Bölgesinde Ayaklanmış ve bu isyanda 2. Tümene bağlı kuvvetlerce kısa sürede bastırılmıştır. Milli Aşireti mensupları, 26 Ağustos 1920'de ayaklanarak Viranşehir'i işgal etmişler ve Fransızlarla mücadele eden Karakeçili Aşiretinin ileri gelenlerini katletmişlerdir. 5. Tümen Birlikleri Siverek- Urfa-Resulayn ve Diyarbakır'da yürütülen bir harekâtla isyanı bastırmış ve kurtulanlar Suriye'ye kaçmışlardır.

Sivas'tan-Erzincan'a kadar uzanan bölgede Koçhisar, İmranlı, Suşehri, Refahiye, Kangal ve çevre köylerinde yaşayan Koçgiri Aşireti tarafından, Ekim 1920'de, Kemah Köylerine saldırarak ayaklanma başlatılmış, Erzincan yağmalanmış, Buluca Bucağı basılmış ve bölgedeki Türk Köyleri can ve mal kaybına uğratılmıştır. İsyanın büyüme eğilimi göstermesi üzerine Elazığ İli Erzincan Sancağı ile Sivas İlinin Divriği ve Zara ilçelerinde sıkıyönetim ilan edilmiş ve ayaklanma Giresunlu Topal Osman Ağa'nın Karadenizli gençlerden oluşturduğu 41 ve 42. Alaylarla (Sakarya'da son erine kadar şehit olmuşlardır.) Atatürk'ün emriyle bölgeye gelen Nurettin Paşa Birlikleri tarafından, 17 Haziran 1921'de bastırılmıştır. Ayaklanmayı tezgâhlayan Haydar, kardeşi Alişan ve 32 asi ileri geleni 500 kadar adamlarıyla teslim olmak zorunda kalmışlardır.

T. C. Devleti kurulduktan sonra önce Nasturiler, 7 Ağustos 1924 tarihindeki Hangediği olayının etkisi ve misyoner kılığındaki İngiliz Subayların kışkırtması sonucu; Çal (Çukurca), Oramar, Çölemerik, Beytüşşebap ve Habur Suyu civarında ayaklanmışlar ve isyan Cafer Tayyar Paşa tarafından bastırılmıştır.

Nakşibendî Şeyhi Palulu Sait tarafından, 1923 yılında Erzurum'da, eski Hamidiye Süvari Alayı Subayları ile eşraftan bazı kişilerin girişimiyle, beşer kişilik hücre teşkilatı şeklinde, Azadi teşkilatı kurulmuştur. Bu teşkilatın çalışmaları sonucu alt yapısı hazırlanan Şeyh Sait isyanı, 13 Şubat 1925'de meydana gelen Piran hadisesiyle başlamış, kısa zamanda Genç-Bingöl-Muş-Diyarbakır-Tunceli-Elazığ-Ergani-Palu-Çermik-Çemişgezek-Silvan-Siirt ve Urfa gibi oldukça geniş bir bölgeye yayılmış ve iki ay süren ayaklanma Ordu Müfettişi Kazım Orbay Paşa' ya bağlı kuvvetlerce bastırılmıştır. Şeyh Sait ise Varto'da diğer asilerle beraber İran'a kaçarken yakalanmış ve isyanın elebaşı olan 46 kişiyle beraber idama mahkûm edilmiştir. İsyan sırasında Hükümet 23 Şubatta sıkıyönetim ilan etmiş, Mecliste Hıyanet-i Vataniye Kanununda değişiklik yapılmış, Takrir-i Sükûn ve İstiklal Mahkemeleri ile ilgili kanunları kabul edilerek yürürlüğe konulmuştur. Şeyh Sait isyanı bastırıldıktan sonrada bölgedeki etkileri devam etmiş, bunun üzerine Devlet yöredeki tenkil ve tedip harekâtını sürdürmüş, Beşiri Bölgesindeki Raman-Garzan ve Rejkotan Aşiretleri ile Kulp'taki Bükran aşireti üzerine gidilerek bölge 9-12 Ağustos tarihlerinde asilerden temizlenmiştir. Daha sonra Mutki Bölgesinde, 26 Mayıs 1927'de bir ayaklanma çıkmış ve 25 Ağustos 1927'de bastırılmıştır. Şeyh Sait Ayaklanmasının bastırılmasından sonra kaçan ve Bicar adı verilen bölgedeki dağ ve mağaralara sığınan bazı isyancılardan da bölge, Albay Mustafa Muğlalı tarafından 7 Ekim-30 Kasım 1927 tarihleri arasında yapılan tenkil harekâtıyla temizlenmiştir.

Daha sonra başta İngilizler olmak üzere emperyalist güçlerin kışkırtmaları, İran Şahı'nın desteği, Nasturiler'in yardımı ve Kürt-Ermeni dayanışmasını temsil eden Hoybun (Benlik) cemiyetinin yönlendirmesi ile, 1926'da başlayan ve 1930 sonlarına kadar devam eden Ağrı İsyanları başlamıştır. Yusuf Taşo'nun sebebiyet verdiği ve Bro Haso Telli'nin elebaşlığını yaptığı I. Ağrı İsyanı 16 Mayıs 1926'da başlamış ve 17 Haziran 1926'da bastırılmıştır. İsyan sonrası asilerin İran'a sığınmaları ve İran'ın el altından bu hainlere destek vermesi nedeniyle meydana gelen gelişmeler neticesinde 13 Eylül 1927'de İkinci Ağrı İsyanı başlatılmış ve 20 Eylül 1927'de bastırılmıştır. Ancak 22 Mayıs 1929'da Jilyan Aşiret Reisi Ali Resul ayaklanmış, 3 Ağustos 1929'da ayaklanma bastırılmıştır. Müteakiben Şeyh Abdulkadir tarafından 14 Eylül 1929'da Tendürek olayları çıkarılmış ve 27 Eylül 1929'da bastırılmıştır. Şeyh Abdulkadir ve kurtulabilen avanesi İran'a kaçmıştır. Kernoslu Halit-Seyit Han ve Alican çetelerince Midyat-Savur bölgesinde çıkartılan olaylar ise, 9 Haziran 1930'da bastırılmıştır.

Kör Hüseyin ve Emin Paşa Oğullarının Zeylan mıntıkasında, 20 Haziran 1930'da başlattıkları olaylar da, Eylül 1930'da bastırılmıştır. Irak'taki Şeyh Barzani'nin Molla Hüseyin Şerif idaresindeki 500 kişilik bir grubu, Irak sınırını aşarak Oramar'ın 15 km doğusundaki Şat Dağı'na sevk etmesi de, Devlet'in bu bölgeye kuvvet kaydırmasına sebep olmuştur. İkinci Ağrı İsyanından sonra patlak veren bu münferit olaylar aslında, Ağrı Bölgesinde planlanmış olan üçüncü büyük ayaklanmayı desteklemek ve Devlet'in dikkatini başka bölgelere çekerek isyanı başarılı kılmak için çıkartılmışlardır. Çünkü bu olayların hemen akabinde, 16 Temmuz 1930'da, Sübhanlı-Haydaranlı-Milanlı-Hasenanlı-Zirkanlı-Cibranlı ve Mokurlu aşiretlerinin katıldığı Üçüncü Ağrı İsyanı başlatılmış, 7 Eylül 1930'da bölgeye Askeri Kuvvet sevk edilmiş ve ayaklanma 10 Ekim 1930'da bastırılmıştır. İsyancılardan bir kısmı yine İran'a sığınmıştır.

Tunceli (Dersim) Bölgesinde bulunan Koçuşağı Aşireti, 7 Ekim 1926'da ayaklanmış, isyan Albay Mustafa Muğlalı tarafından 30 Kasım 1926'da bastırılmış ve Koçuşağı Aşireti ile onu destekleyen diğer asi gruplar şiddetle cezalandırılmıştır. Dersim Bölgesindeki ikinci büyük olayda "Devlet'in Ağrı İsyanları ile meşgul olduğu bir zamanda" Pülümür'de patlak vermiştir. Dersim Aşiretleri üzerinde dini bir otoriteye sahip olan Seyyid Rıza ve onun yanında olan diğer dini liderler ile aşiret reisleri; devlet yetkililerine karşı direnişe geçmişler ve bu arada kaymakamın evini basmak istemişlerdir. Aynı günlerde Haydaranlı Hıdır Ağa ile akrabası Kamer'in yönettiği çetelerin çevre köylerden hayvan gaspı olayları bir anda tırmandırmış ve bölgeye 08 Ekim 1930'da askeri birlikler sevk edilmiş, isyan 14 Kasım 1930'da bastırılmıştır. Şekavet yanlıları, hırsız ve yağmacı unsurlar ile asiler cezalandırılmıştır.  

Ağrı ve Dersim İsyanlarının bastırılmasından sonra, devlet otoritesinin bölgede hâkim kılınması ile ekonomik ve sosyo-kültürel kalkınmanın başlatılması amacıyla; 21 Haziran 1934'de "İskân" Kanunu,      2 Ocak 1936'da "Tunceli Vilayeti'nin idaresi hakkında" kanun ve 16 Ocak 1936'da Tunceli-Bingöl ve Elazığ'ı kapsayacak şekilde "Dördüncü Umum Müfettişlik Kurma" kanunları yürürlüğe girmiştir. Merkezi otoritenin Dersimde güçlenmeye başlaması menfaatleri bozulan feodal unsurları rahatsız etmiş ve Seyyid Rıza liderliğinde bölgede yine isyan çıkartılmıştır. 21 Mart 1937 Tarihinde Pah bucağını Kahmut'a bağlayan Harçik Deresi tahta köprüsünün Demenan ve Haydaranlılar tarafından yıkılması, Pah Bucağı karakolunun Demenan Aşireti Reisi Cebrail'in oğlu Keko tarafından basılması, Seyyid Rıza'nın emriyle Sin Karakolunun basılması, Dersim olaylarını başlatmıştır. Bölgedeki askeri birlikler ile asiler arasında başlayan çatışmalar, Genelkurmayın emri ile uçakların 3 Mayıs 1937'de Keçiseken Köyünü bombalaması ile devam etmiştir. 21 Martta başlayan Dersim ayaklanması 10 Eylül 1937'de noktalanmış ve Tunceli Ağır Ceza Mahkemesinde; 11 kişi idama, 33 kişide ağır hapse mahkûm edilmiştir. 1937 ayaklanmalarında yakalanamayan asi gruplardan Kör Abbas, Keçel ve Baluşağı aşiretine mensup çetenin 2 Ocak 1938'de asker kaçaklarını aramakla görevli bir jandarma birliğini Marsunuşağı köyünde pusuya düşürerek şehit etmesi, olayı takiben eşkıyanın Mercan Karakolunu basması ve burada da iki eri şehit etmesi, 1938 Dersim İsyanını başlatmıştır. Koçuşağı, Şam, Yukarı Abbas, Kureyşan ve Şeyhan Aşiretlerinin katıldıkları isyan nedeniyle bölgeye askeri birlikler sevk edilmiş ve Koçuşağı Bölgesi asilerden temizlenerek Son Dersim Ayaklanması da 16 Eylül 1938 tarihinde tamamen bastırılmıştır.

1958 yılında "Küet İstiklal Partisi" ve "Kürt Talebe Cemiyeti" kurulmuştur. Cemiyet mensupları 1959 yılında tevkif edilmişler ve 27 Mayıs 1960 Müdahalesini takiben, 8 Ocak 1961 tarihinde yargılanmışlardır. 485 Siyasi Kürtçü tevkif edilerek Sivas'ta bir kampta toplanmış ve daha sonra bunların 55'i Batı Anadolu'da mecburi ikamete gönderilmiş, diğerleri ise serbest bırakılmışlardır.

Siyasi Kürtçülük faaliyetleri 1961 Anayasasının hoşgörülü ortamından istifade ederek özellikle sol görünüm altında yeniden ivme kazanmıştır. Silopi'de Abdullah ÖKTEN tarafından TKDP (Türkiye Kürdistan Demokratik Partisi) kurulmuş, 1965'de "Irak Kürdistan Demokratik Partisi" ile ilişkiye girmiş ve ilk mahalli teşkilatlar Silopi ve Cizre'de meydana getirilmiştir. TİP'nin (Türkiye İşçi Partisi) 1967'de başlatmış olduğu Doğu Mitingleri'nin hemen ardından da, DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) ortaya çıkmıştır. İlk kuruluş 1969 yılında Ankara'da gerçekleşmiş, bunu sıra ile İstanbul, Ergani, Silvan, Kozluk, Diyarbakır ve Batman'da aynı adla kurulan diğerleri izlemiştir. SPTK ile DDKO'nın bazı radikal grupları bir araya gelerek 1970'li yılların ortalarına doğru "Devrimci Demokratlar" adında yeni bir oluşum içine girmişlerdir. Kurulan bu cemiyetler bir yandan siyasi Kürtçülük, diğer yandan ise Marksist-Leninist ideolojiye sıkı sıkıya sarılarak faaliyet göstermiştir. 12 Mart 1971 müdahalesi sonrası, Irak'ın Kuzeyindeki Polit-Bürodan yönetilen TKDP'ne mensup 30 Üye diğer bölücü-yıkıcı unsurlarla birlikte tevkif edilmişlerdir. DDKO'nın da bütün şubeleri kapatılmış, kurucuları ve üyeleri hakkında soruşturma başlatılmıştır. Bu dönemde TİP'nin yayın organlarından Ant ve Emek dergileri, DDKO'nın Siyasi Kürtçülük faaliyetlerine zemin hazırlamış, Dev-Genç ise Marksist-Leninist oldukları için desteklemiştir.

1974 yılında 12 MART sonrası kapatılan TİP'nin bazı üyeleri tarafından SPTK (Türkiye Kürdistan'ı Sosyalist Partisi) kurulmuştur. 1975 yılında ise Riya Azadi (Özgürlük Yolu) adlı bir dergi çıkarılmıştır. Bir diğer Kürtçü kuruluş; Vanguart İşçi Partisi (PPKK) dir. Pesheng adı ile de tanınır. 12 EYLÜL 1980 İhtilali sonrası tüm bu teşkilat mensupları da tutuklanmış ve faaliyetlerine son verilmiştir. Kapatılan SPTK'nın bir kısım üyeleri de yurt dışına kaçmıştır. Irak'ın kuzeyinde Barzani'ye sığınan bazı gruplar ise Kürdistan Ulusal Kurtuluşu (KUK) adıyla yeniden örgütlenmişlerdir.

Hala devam eden son ayrılıkçı isyan ise; 1974 yılında "Ankara Demokratik Yurtsever Öğretim Birliği" adıyla faaliyete başlayan ve daha sonra PKK (Partiye Karkeren Kürdistan-Kürdistan İşçi Partisi) ismini alan bölücü terör örgütü tarafından başlatılmıştır. Bir yandan Marksist-Leninist bir siyasi çizgiye, diğer yandan Kürtçü bir ideolojiye sahip olan örgütün programı 1977 yılında, tüzüğü ise 1978 yılında hazırlanmıştır. PKK fiili olarak da 27 Kasım 1978'de, Diyarbakır İli, Lice İlçesi, Fis (Ziyaret) Köyü'nde ilk kongresini gerçekleştirerek kurulmuş ve Abdullah ÖCALAN Kurucu Genel Başkan seçilmiştir. Partinin kuruluş bildirgesi Abdullah ÖCALAN tarafından o dönemde gizlenmekte olduğu Diyarbakır'da Aralık 1978-Ocak 1979 tarihleri arasında hazırlanmıştır.  Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun bir çok yerinde bölgesel hücreler teşkil eden PKK ilk olarak; 1979 yılında, Lübnan'ın Sayda şehrinde, ASALA (Ermenistan Gizli Ordusu) ile ortak eylem kararı alınan bir deklarasyon yayınlayarak ortaya çıkmıştır. ASALA ve PKK Terör Örgütleri 1975 yılında Lübnan'ın Sayda Kentinde aynı anda kurulmuşlar ve 1978 yılında dünyaya "İşgal altındaki Ermeni ve Kürt topraklarını T.C. Devletinden geri almak için ortak eylem yapacaklarını" birlikte beyan etmişlerdir. (Emperyal güçlerce desteklenen Ermeni ve Kürt Terör Örgütleri her zaman iç içe olmuşlar, bir tahterevalli siyaseti içinde birlikte hareket etmişler ve biri sönünce diğer alevlenmiştir.) PKK ilk eylemini, 30 Temmuz 1979'da, AP Şanlı Urfa Milletvekili Mehmet Celal BUCAK'a silahlı saldırı düzenleyerek gerçekleştirmiştir. 12 EYLÜL 1980 Müdahalesinin ardından birçok PKK militanı ile sempatizanı da tutuklanmış ve örgüt kısa bir süre hareketsiz kalmıştır. Fakat bu dönemde Mesud Barzani'nin denetiminde olan Irak'ın Kuzeyinde barınma imkânı bulmuş ve hayatiyetini devam ettirmiştir. Kamuoyunda PKK adı, 15 Ağustos 1984'de gerçekleşen Eruh Baskınıyla duyulmuştur. Örgüt 15 Ağustos 1984-31 Ağustos 1994 tarihleri arasında, şiddete dayalı bir terör politikası takip etmiş ve düzenlediği kanlı eylemlerle toplumu ürkütmüştür. PKK Terör Örgütü, T.C. Devletinin uluslararası kamuoyuna yaptığı siyasi baskılar sonucu terörist örgütler listesine alındığı için ismini önce KADEK olarak değiştirmiş, bu isimde Terörist Örgütler listesine alınınca KONGRA-GEL adını almıştır.

PKK ile 25 yıldır sürdürülen mücadelede; güvenlik güçlerimiz 6 bin şehit vermiş, 5 binden fazla vatandaşımız katledilmiş, 12 bin insanımız gazi olmuş, binlerce kişi sakat kalmış, köylerimiz basılmış, kamu kurum ve kuruluşlarıyla okullarımız yakılıp-yıkılmış, yollarımız tahrip edilmiş, işyerlerinin kepenkleri kapatılmış, bölgede üretim yapan-istihdam sağlayan şirketler tacize uğramış, ülkenin yetişmiş insanlarıyla kıt kaynakları heba edilmiş ve yaklaşık 300 Milyar harcanmıştır. Aslında yıllar boyu devletin tüm unsurlarıyla verilen ciddi mücadele ve TSK tarafından yapılan sınır ötesi harekatlarla, örgüte karşı açık bir başarı elde edilmiş ve terörist başının yakalanmasından sonra PKK bir hayli zayıflamıştır. 2002 yılına gelindiğinde terörün beli iyice kırılmış ve bitme noktasına gelmiştir. Ancak sıfır noktasına gelen terör eylemleri, Türkiye'de iktidarın değişmesi ve Amerika'nın Irak'ı işgal ederek Peşmergelerle işbirliği yapması sürecinden sonra yeniden hızlanmıştır. PKK bu süreçte yine Barzani'nin kontrolünde olan Irak'ın Kuzeyinde sürekli barınma ve lojistik üs imkânı elde etmiş, militanlarına silahlı eğitim vermiş, Talabani'nin başına geçirildiği Irak Devleti'nin de tüm imkânlarını kullanarak ve strateji değiştirerek teknoloji ağırlıklı eylemler düzenlemeye başlamıştır. Mayın ve patlayıcı maddelerle gerçekleştirilen bu sinsi eylemlerde birçok insanımız Şehit olmuştur. Irak'ın kuzeyinde bulunan "Kandil, Zap, Avaşin, Basyan ve Hakurk" Kamplarına yerleşen PKK, buralardan sınırı geçerek Derecik, Aktütün Karakollarını basmış ve Dağlıca katliamını gerçekleştirmiştir. Bu olaylardan sonra Türk Milleti'nin sabrı taşmaya başlamış ve uzun bir teskere sürecinden sonra TSK tarafından Irak'ın Kuzeyine ciddi bir sınır ötesi harekat yapılmıştır. Bu harekattan sonra zayıflayan örgüt, DTP'nin mecliste grup kurması ve güneydoğuda birçok belediye başkanlığı almasıyla, siyasallaşma sürecine girmiştir. Açılım süreciyle artan siyasi gerilim ise; 1994 yılında SHP'nin HADEP'i meclise taşımasıyla başlamıştır. Leyla ZANA'nın TBMM'de Kürtçe Yemin etmesiyle herkes ayağa kalkmıştı. İşte PKK'nın meclise ilk adım atışı olan o gün, aslında bu günlerin habercisiydi.  O zaman PKK'ya bu fırsatı SHP vermişti, şimdi AKP. O gün Erdal İnönü "Biz sizi böyle davranın diye mi buraya getirdik" diyordu, bu gün ise Tayyip ERDOĞAN "Güven bunalımı doğdu, açılıma ara verelim" demekte ve Avrupa'dan PKK'lı Teröristlerin gelişini ertelemekte.

Elbette hala devam eden bu ayrılıkçı isyanların en önemli boyutu zamanlamalarıdır. Şeyh Sait isyanı yüzünden yeni kurulan T.C. Devleti zayıflamış, Misak-i Milli sınırlarımız içinde bulunan ve petrol bölgesi olan "Musul-Kerkük" Irak'ta kalmıştır. Ağrı ve Dersim İsyanları ise Hatay Meselesini çözmek için uğraştığımız zor dönemlerde patlak vermiş ve büyük sıkıntı yaratmıştır. PKK'nın çıkarttığı son isyan ise SSCB'nin dağılmasından hemen sonra çıkmış ve Türkiye'nin yeni kurulan Türk Devletleriyle entegrasyonu engellenmiştir. DTP ve PKK yandaşlarının eylemlerinin hızlandığı bu günlerde ABD'nin bizden Afganistan'a muharip unsur göndermemizi talep etmesi ise dikkat çekicidir. Yani tüm isyanlar emperyalist devletlerin amacına hizmet etmiş ve T.C. Devleti üzerinde baskı kurulmasını sağlamıştır.

3. ÇÖZÜM ÖNERİLERİ:

PKK Terör Örgütü'nün amacı; baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle; Anayasa'da belirtilen T.C. Devleti'nin temel niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, devlet otoritesini zaafa uğratmak ve yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak, ülkede ve toplumda korku ve bezginlik yaratarak hedeflerine ulaşmaya çalışmaktır. Örgütün bugün için öncelikli hedefi; Kürtçe eğitim, kültürel haklar, demokratik açılımlar, özgürlükçü anayasa ve insan hakları söylemlerinden hareketle, Türkiye'nin Ulus Devlet yapısını ortadan kaldırmak ve eyalet sistemini dayatarak bölgesel özerklik elde etmektir. Nihai hedefi ise; Türkiye, Irak, İran ve Suriye Topraklarının bir kısmında Kürdistan Devleti kurmaktır. PKK bu hedefleri gerçekleştirmek için "çetin bir coğrafyaya sahip olan, feodal yapı ve hala devam eden tarım toplumu nedeniyle gelişemeyen, çeşitli nedenlerle fakir ve eğitimsiz insanlardan oluşan, merkeze uzaklığı nedeniyle Anadolu'da ki yerleşik Türk-İslam Medeniyetine yabancılaşan" Güneydoğu Anadolu Bölgesini sürekli kaşımakta ve emperyal devletlerin menfaatleri için ayaklandırmaya çalışmaktadır. Elbette tüm bunların perde arkasında, gelişen ve modernleşen Türkiye'de feodal yapıyı daha fazla devam ettiremeyeceklerini gören bazı Aşiret Reislerinin, Talabani ve Barzani ile anlaşarak ABD destekli bir ülke kurma arayışları da hissedilmektedir.

Sonuç itibariyle T.C. Devleti 1914 şartlarına benzer karanlık bir ortama sürüklenmekte, içerden ve dışarıdan kuşatma altına alınmakta, 1000 yıldır sevgiyle yoğurduğumuz kardeşliğimiz zedelenmekte, milli ve manevi değerlerimiz tahrip edilmekte ve bir çatışma ortamına sürüklenmektedir. Elbette bu meselenin çözülmesi ve akan kanla gözyaşının dindirilmesi lazımdır. Ancak çözüm hiçbir zaman iç ve dış şer odaklarının planlayıp finanse ettiği ve önümüze koyduğu Türk-Kürt ayrımına gitmek ve ülkede var olan gerilimi etnik ayrımcılıkla daha da artırmak olmamalıdır. Güneydoğuda yaşayan veya bu bölgeden olan insanlarımızın tümünü PKK'lı görmek ise çok büyük bir yanılgıdır. Onlarda asırlardır evlatlarını bu cennet vatanı korumak için dualarla askere göndermekte ve onlarında yavruları şehit olmaktadır.

Bölücü terörle mücadelede geride bırakılan yıllarda, hiç şüphesiz çok acı kayıplar olmuş ve milletimiz derin bir biçimde yaralanmıştır. Ancak terör amaçladığı düşmanlık duygularını milletimize yerleştirememiştir. On binlerce insanımızı kaybettiğimiz kanlı bir süreçte halkımız sağduyusunu korumuş ve terörün amaçladığı etnik ayrıştırmacı psikolojiye teslim olmamıştır. Bütün bu süre zarfında hangi kökenden geliyor olursa olsun insanlarımız tek bir millet olmanın şuuru içinde davranmışlar, akrabalık ilişkileri kurmaya, ticaret yapmaya ve birbirleri hakkında iyi düşünceler beslemeye devam etmişlerdir. Dolayısıyla Türkiye'yi bir iç çatışmaya sürüklemek isteyen dış güçler de şimdiye kadar istediklerini elde edememişlerdir. Türkiye bundan sonra da refleksleriyle değil, aklıyla hareket etmeli ve bin yıldır sürdüre geldiği birliği bundan sonra da devam ettirecek sağduyu ve iradeyi göstermelidir. Ancak teröre teslim olmadan ve teröristle pazarlık yapmadan. Terör karşısında zafiyet gösterip milli menfaatlerden taviz vermeden. Devlet terörle mücadelede güç kullanmalı ve mutlaka otoriteyi sağlamalıdır. Ancak güç kullanılınca terörle mücadelede başarı sağlanacak, otorite tesis edilecek fakat bu defada güvenlik güçlerince yapılan çok küçük ihmaller dahi insan hakları ihlallerini gündeme getirecek ve devlet hem içerde hem de dışarıda zor duruma düşecektir. Devlet mecburen demokratik paketleri devreye sokacak ve yumuşayacak, fakat bu kez de otorite zayıfladığından terör yeniden hortlayacaktır. Bu tam bir kısır döngüdür ve ülkemizi yıllardır meşgul etmektedir. Mücadelenin güçlüğü de buradan gelmektedir.

Türkiye bugüne kadar "Terör bitsin, sorunu öyle çözelim" çelişkisinin içine hapsedilmiştir. Ancak sorun çözülmedikçe terörde bitmeyecektir. Terörle mücadelede "sivrisinekleri yok etmek değil, bataklığı kurutmak" hedeflenmeli, yani teröristten ziyade terörle mücadele edilmelidir. Devlet terörle mücadelede kartal pençeli, halka hizmette ise kadife eldivenli olmalı, tüm meselelere sevgi-şefkat ve hoşgörüyle yaklaşmalı ve toplumu yanına almalıdır. Hükümetler sorunu çözmek için müzakere muhatabı aramayı bırakmalı ve PKK'yı bölge halkından izole ederek tamamen etkisizleştirecek, ancak yöre insanının yaşadığı sorunları ortadan kaldıracak kapsamlı bir çözüm paketini hayata geçirmelidir. Terörle mücadele hukuk düzeni içinde, meşru zeminde, kararlılıkla yürütülmeli ve kesinlikle umutsuzluğa düşülmemelidir. Çünkü terörist eylemleri mutlak sona erdirmek 'dünyadaki örneklerinde görüldüğü üzere' çok zordur.  Önemli olan eylemleri asgariye indirmek, yani inisiyatifi örgütün elinden almaktır. Önemli bir diğer husus ise; teröristlere ve yandaşlarına, terörle bir yere varamayacaklarını kararlılıkla göstermek ve başarı umutlarını kırmaktır. PKK mensupları; hedefledikleri amaçlara ulaşma şansları olmadığını, terörle siyasal bir amacın gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu görmeli ve kendileri için tek çıkar yolun; T.C. Devletine teslim olmak ve Türk Adaletinin karşısına çıkmak olduğunu anlamalıdır.

Silahlı mücadeleyle güvenlik ortamı sağlanırken buna paralel olarak terörü yaratan tüm siyasi, iktisadi ve sosyo-kültürel faktörlerle mücadele edilmelidir. Aksi takdirde, silahlı mücadelede elde edilen başarılardan tam istifade edilememesi ve şimdi olduğu gibi sıfıra indirgenen terörün tekrar hortlaması durumuyla karşılaşılır. Terör toplumun tüm kesimlerini etkiler ve mücadele; devletin ve milletin bütün güçleri ile topyekûn olarak; inançla, kararlılıkla, koordineli bir şekilde ve akılcı yöntemlerle yapılmalıdır. Terörle mücadelenin sadece güvenlik güçlerinin değil, devletin sorumluluğunda olan, milli bir görev olduğu unutulmamalıdır. Bu yüzden de terörle mücadelede zaaf doğuran ergler ve kurumlar arasındaki koordinasyon eksikliği Cumhurbaşkanlığı tarafından ivedilikle giderilmeli ve bu maksatla MGK'da yapılan toplantılara; TBMM Başkanı ile Anayasa Mahkemesi-Yargıtay-Danıştay-Sayıştay Başkanları gibi yasama ve yargı erglerinin başındaki insanlar, YÖK ve Merkez Bankası gibi önemli devlet kurumlarının başkanları ve belli bir yüzdenin üzerinde oy alan Muhalefet Partilerinin Genel Başkanları çağrılmalıdır. Başbakan, Gn. Kur. Bşk., Kuvvet K.ları, J.Gn. K., Emn. Gn. Md. ve MİT Başkanının vereceği bilgiler ışığında her şey görüşülüp tartışılmalı, mutabakat sağlanan hususlar Devlet Politikası haline getirilmeli ve titizlikle uygulanmalıdır. Milli konular ve önemli hususların MGK'nda bu şekilde ele alınması da devlet geleneği haline getirilmelidir. Böylece hem toplumun tümünü ilgilendiren önemli konular kuvvetli bir siyasi destek sağlanarak devlet politikası haline getirilmiş olacak, hem de elinde devletin verileri olmayan kişi, kurum ve kuruluşların hariçten gazel okuması ve halkı yanlış yönlendirmesi önlenmiş olacaktır. Başbakanlığa bağlı Terörle Mücadele Üst Kurulu ise günlük ihtiyaçlara daha çabuk cevap vermeli ve terörle mücadelede zaaf doğuran karar verme sürecindeki gecikmeler önlenmelidir.

Terörle mücadeleye devletin tüm birimleri aynı frekanstan yaklaşmalı, anlayış farklılıkları tamamen ortadan kaldırılmalı ve bu maksatla milletvekilleriyle adli ve mülki makamlarda görev yapacak kişilere, milli güvenlik siyaseti çok iyi anlatılmalıdır. Devletin tüm birimleri aynı hedefe yönelmeli ve işbirliği içinde hareket etmelidir. Bazı güvenlik birimleri güven eksikliğinden dolayı diğerinden bilgi saklayabilmekte, bazı mülki amirler vatandaşla ilişkiler bozulmasın diye ciddi tavizler verebilmekte, bazı adli personel ise teröristle güvenlik güçlerini aynı kefeye koyarak yargılayabilmektedir. Hatta bazı asker ve polis kişiler AB Mahkemelerinde yargılanmakta ve cezalandırılmaktadır. Ümraniye soruşturması, dinlemeler ve tele kulak skandalı nedeniyle terörle mücadelede önemli görevleri olan; Yargı, TSK ve emniyet güçleri bir hayli yıpranmıştır. Tüm bunlar Milli Devlette olmaması gereken hususlardır. Dolayısıyla devletin kurumlarında üst düzey görev yapacak personel çok iyi seçilmeli ve yetiştirilmeli, gaflet-delalet ve hatta hıyanet içinde olan insanların veya kişisel menfaatlerine düşkün ahlaksızların etkili ve yetkili yerlerde ne büyük zararlara yol açabilecekleri göz önünde bulundurulmalıdır. Türk Milleti'ni genelde ve yerelde yönetecek insanlar; 5000 yıllık tarihimiz, 1000 yıllık Türk-İslam Medeniyetimiz, milli kültürümüz ve ulusal kimliğimizle barışık olmalı ve halkın tümünü sevgiyle kucaklayabilmelidir.

Devletle-Milletin arası dirlik ve düzeni bozacak seviyede açılmış ve hiç bitmeyen İrtica, Laiklik, YÖK, İmam-Hatip ve Başörtüsü kavgalarıyla halk bezdirilmiştir. Ülkemizde azınlık olarak kabul edilen Yahudiler cumartesi günleri Havra'ya, Hıristiyanlar ise pazar günleri Kiliseye tatil günü olması nedeniyle rahatça giderlerken, Asli Unsur Olan Müslümanların Cuma Namazına gitmesi dahi bazı çevrelerce laiklik adı altında engellenmekte ve namaz vaktinde öğle saatinin ayarlanmasına dahi irticayı hortlatır söylemleriyle izin verilmemektedir. Yani insanlara kendi kurdukları devlette zulüm yapılmaktadır. Devlet bindiği dalı kesmekte ve 1000 yıldır bu topraklar için gözünü kırpmadan şehit olan asli unsurlarını incinmektedir. Halbuki iç ve dış konjonktür devletle milletin barışmasını ve yapılan ciddi mücadelede milletin devletin arkasında olmasını gerektirmektedir. Türk Milleti'ne hizmet etmek için var olan Devlet Organlarının başındaki makam sahipleri halkın önünde kavga ederek güven bunalımına sebep olmamalı, siyasi ve iktisadi istikrarı bozmamalı, yönetim boşluğu yaratmamalı ve devletle-milletin arasını açmamalıdır. Çeşitli medya-vakıf, dernek vb. sivil toplum kuruluşlarının da; kasıtlı olarak orduyu dinsiz, polisi hırsız ve adli mercileri de yanlı göstererek devleti yıpratma ve karalama faaliyetlerinde bulunmalarına izin verilmemelidir. Terörle mücadele konusunda halk kafalarda hiçbir tereddüt kalmayacak şekilde bilgilendirilmeli ve devletin yanına çekilmelidir. Zaten devlet organları arasında görülen uyumsuzluk ve çatışmalar ile devletle-milletin arasını açan suni meseleler ortadan kalkarsa; devlet tek ses haline geleceğinden, millette devletinin arkasında duracağından; ihtiyacımız olan gayret ve güç birliği sağlanacak ve terörle mücadelede daha başarılı olunacaktır.

Bu maksatla T.C. Devleti "teşebbüs, düşünce ve vicdan" özgürlüklerinin önünde bulunan engelleri kaldırmalı, % 99'u Müslüman olan Türk Milleti'nin dini inançlarına saygılı olmalı ve Başörtüsü konusunda yaşanan gerilimi ortadan kaldırarak, bu hususun Devletle-Milletin arasını açmasını sonlandırmalıdır. Konu özgürlükler açısından ele alınmalı ve bireylerin inanç-kültür vb. nedenlere bağlı kılık-kıyafet tercihlerine saygılı olunmalıdır. Yani insanlar devletten hizmet alınan hastane, mahkeme, nüfus, tapu, vergi dairesi gibi kamu kurum ve kuruluşlarına nasıl istediği kıyafetle gidebiliyorsa, üniversitelere de gidebilmeli ve herkesin eğitim alma hakkı anayasal güvence altına alınmalıdır. Sadece devlet hizmeti veren memurlar için kıyafet kararnamesi muhafaza edilmelidir. CHP önümüzdeki süreçte bu konuda "devletin içinde bulunduğu vahim durumu da iyi değerlendirerek" sağ duyulu davranmalı ve çözüm için MHP ile işbirliği yapmalıdır. TSK de içinde bulunduğu nazik durumu iyi okumalı, mevcut hassasiyetleri giderici tedbirler almalı, bundan sonra Müslüman-Türk Milleti'nin tümünün ordusu olduğu bilinciyle ve Peygamber Ocağı olmanın sorumluluğuyla hareket etmeli, ne maksatla olursa olsun başörtüsü-imam hatip okulu vb. kısır siyasi çekişmelere taraf olmamalı ve kendisine İç Hizmet Kanununun 35. Maddesinde verilen "Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumak" vazifesini en iyi şekilde ifa etme çabası içine girmelidir. Aslında mesele, Gn. Kur. Bşk. "T. C. Devleti kurulurken Atatürk tarafından hutbe okutulan" Hacı Bayram Veli Camiinde Cuma Namazı kılarsa bitecektir. Hatta Garnizon Komutanları da özellikle Cuma Namazlarına gitmeli ve Türk Ordusunun halkın yanında olduğunu net olarak gösterilmelidir.

MİT güçlü devletlerin istihbarat birimleri gibi teknolojik imkânlardan azami faydalanan, dünyanın her tarafında gözü ve kulağı olan, içerde ve dışarıda Türk Devletine karşı yöneltilen tüm tehditleri iyi okuyan ve değerlendiren, ilerde olabilecek tehlikeleri öngören ve şimdiden bunlara karşı tedbir alan ve terörle mücadele konusunda iyi eğitim almış nitelikli personeli bünyesinde bulunduran; yeni ve güçlü bir yapılanmaya gitmeli, kurumsallaşarak dünyanın en zor coğrafyasında yaşayan Türk Milleti'nin şimdi ve gelecekteki güvenlik ve istihbarat ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir seviyeye getirilmelidir. Ayrıca istihbarattaki dağınıklığa son verilmeli, devletin tüm istihbarat birimleri MİT ile koordineli çalışmalı ve güvenlik güçlerine doğru ve eksiksiz bilgi akışı mutlaka sağlanmalıdır. Dış güçlerin ülkemizde açık ve kapalı operasyonlar yapmasına izin vermeyen, teröristler eylem yapmadan haberi olan ve ihtiyaç duyulan tedbirleri alarak insanlarımızı zayi ettirmeyen, aktif bir istihbarat yapılanmasına, acilen ihtiyaç vardır.

Devlet görevlileri Atatürk'ün "Millete efendilik yoktur, hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden, onun efendisi olur." anlayışıyla hareket etmeli, tüm bireyleri eşit ve onurlu kişiler olarak görmeli, toplumu hiç bir ayrım yapmadan sevgiyle kucaklamalı ve mevcut sorunları çözmek için samimi olarak çaba sarf etmelidir. Devlet her şeyden önce baba olmalıdır. Bir baba evladını sevmez, korumaz, üzerine titremez, okutmaz, sağlık problemleriyle ilgilenmez, karnını doyurmaz, üstünü giydirmez, cebine harçlığını koymaz, sadece büyük olduğu için yaramazlık yaptığında döverse; çocukları dahi ya ona isyan eder, ya da evden kaçar. Topluma kazandırılamayan birey ve kesimler de iç ve dış şer odaklarının tuzağına düşerek terör ve suç örgütlerinin uşağı olur, kendi devletine-milletine karşı gelen-silah çeken tanınmaz bir hale gelir, yani ya isyan eder, ya da iltica. Bu yüzden Devlet önce insanların barınma, sağlık, eğitim, iş ve aş problemlerini çözmeli, tüm bireyleri sosyal güvenlik şemsiyesi altına alacak ve genel sağlık sigortasına geçirecek adil bir sistem kurmalı, refah-huzur ve güvenlik seviyesini artırmalı, adalet mekanizmasına işlerlik kazandırmalı, herkese beşikten-mezara kadar insana yakışan bir hizmet vermeli, sonra da; isyan edeni hükümranlık haklarını kullanarak cezalandırmalıdır. Milletin tüm fertleri de; işte bu benim devletim, benim için var demeli ve ülkesini sevmelidir. Devlet insanların tamamını "karnı tok-sırtı pek olan, ailesinin geçimini sağlayacak bir işi ve başını sokacak bir evi bulunan" mutlu bireyler haline getirirse hiç kimse kolay kolay terör örgütlerinin ağına düşmeyecektir. Çünkü kaybedeceği çok şey vardır.

Tüm bireyler sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınana kadar da; muhtaç, işsiz, dar gelirli ve engelli insanlar için mahalli ve mülki imkânlar birleştirilerek kurulacak bir takım organizasyonlar ve çeşitli vakıflar aracılığıyla; yiyecek, giyecek, yakacak, sağlık ve barınma imkânları sağlanmalıdır. Elbette insanlar devletten sürekli yardım bekler hale getirilerek üretimden uzaklaştırılmamalı ve tembelliğe alıştırılmamalıdır. En iyi yol devletin iş bulana kadar asgari ücretin yarısı kadar bir meblağı ihtiyacı olan Aile Reislerine verdiği daha onurlu bir sisteme geçilmesidir. Elbette bu bireyler işe girdiklerinde veya İŞKUR tarafından iş bulunup teklif yapıldığında çalışmazlarsa yardım kesilmelidir.

Ülkede ve Güney-Doğu Anadolu Bölgesinde; iktisadi yatırımlar hızlandırılmalı, alt yapı sorunları giderilmeli, sermaye girişi için yatırımcılara cazip imkânlar sunulmalı, yeni iş sahaları açılmasına katkı sağlanmalı, üretim-istihdam ve ihracat artırılmalı, sınır ticareti-tarım-dokuma ve hayvancılık gibi gelir getiren geleneksel ticari hareketler teşvik edilmeli, organik tarım ile seracılık desteklenmeli, gelir dağılımı düzeltilmeli ve iç göçü durduracak tedbirler alınmalıdır. Eğitimsiz, genç ve işsiz nüfusun terör ve suç örgütlerine katılması önlenmelidir. İşsiz ve muhtaç durumda olan nüfusun daha da artmasını önlemek için doğum kontrolü teşvik edilmelidir. Eğitim seviyesi yükseltilmeli ve Atatürk'ün "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" özdeyişini anlayan nesiller yetiştirilmelidir. Feodal yapı kaldırılmalı, toprak reformu yapılmalı, çağdışı uygulamalara son verilmeli ve insanlar birey haline getirilerek rahatlatılmalıdır.

Kültür ve sanatın itici gücünden azami faydalanılmalı, milli ve dini bayramlarda yapılacak çeşitli etkinliklerle halk kaynaştırılmalı ve insanlar ulusal hedeflere yöneltilmelidir. Milli kültürüne ve ulusal kimliğine sahip çıkmayan ve gelecek nesillerine aktarmayan milletlerin, birlik ve bütünlüğünü tesis etmesi ve bağımsız yaşamasının mümkün olmayacağının idrakinde olarak evlatlarımıza; ilim ve bilimle beraber, milli ve manevi değerlerimizde öğretilmelidir. Kuran-ı Kerimde "Siz onları ölümü sanırsınız, onlar diridirler" diye yüceltilen ve milli kültürümüzde de çok önemli bir yeri olan Şehitlik ve Gazilik Makamlarına gereken saygı gösterilmeli, ailelerine ve yakınlarına sahip çıkılmalıdır. İslam Dini halka iyi anlatılmalı ve ortaya koyduğu "adaletin tesis edilmesi, toplum ahlakına önem verilmesi ve insanların şura yapılarak yönetilmesi vb." evrensel prensipler dikkate alınmalıdır. Batılıların Güneş Ülkesi olarak tanımladığı Türk-İslam Medeniyetini bu kutsal topraklarda yeniden tesis etmek için; Yunus Emre'nin "Yaratılanı sev, Yaradan'dan ötürü" sözlerinde mana bulan tasavvufi güzelliklerimize ve kültürel köklerimize inmeye ihtiyacımız vardır. İnsan Cenab-ı ALLAH'ın ruhundan üfleyerek yarattığı kâinatın en kutsal varlığıdır ve Kuran-ı Kerimde "bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek gibi olduğu" buyrulmaktadır. İslam Dini devlete asi olanları şaki saymakta ve cezalandırmalarını emretmektedir. Yüce Dinimizce tüm insanlara; hiç kimsenin canında, malında, namusunda gözü olmaması ve kul hakkından sakınılması söylenmektedir. Türk töresinde eline-diline-beline sahip olma anlayışı vardır. Topluma bu yüce değerler verilirse, terörde dahil tüm sıkıntılarımızın kendiliğinden yok olduğu görülecektir.

Bu süreçte devlet halkına birlik ve bütünlük mesajları vermeli ve en kısa sürede mevcut gerilimi azaltmalıdır. Topluma düşmanın içerde değil dışarıda olduğu iyi anlatılmalı; İngiliz, Fransız, Rus, İtalyan, Yunan İşgal Kuvvetlerinin ve Bulgar, Rum, Ermeni Çetelerinin bu topraklarda yaptığı zulüm hatırlatılmalıdır. Ülkemizi karıştırmak, bir takım dayatmaları kabul ettirmek ve bölüp-parçalamak için terörü kullanan ve PKK ya destek olan Batılı Ülkelerin; dün İstiklal Harbi verdiğimiz emperyalist güçlerle aynı olduğu açıklanmalıdır. PKK'nın ASALA ile ortak hareket etmekte olduğu ve bölücülük yaptığı belirtilmelidir. Örgütün yıllık gelirlerinin yarısını uyuşturucu madde, silah ve insan kaçakçılığı gibi insanlık aleyhine işlenen suçlardan elde ettiği, geri kalan kısmını ise akaryakıt ve hayvan kaçakçılığı ile vergi ve yardım adı altında para toplama kampanyalarıyla illegal yollardan sağladığı söylenmelidir. Bu ve benzer gerçekler; gerek okullarımızda öğretmenlerimiz, gerekse Camilerimizde din adamlarımız tarafından çok iyi anlatılmalı ve devlet halkını "bir olmaya, iri olmaya ve diri olmaya" davet etmelidir.

Elbette sadece Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşayan insanların sorunları yoktur. İç Anadolu ve Karadeniz Bölgelerinin sosyo-ekonomik durumu; Doğu ve Güney-Doğu Anadolu Bölgelerinden pek de farklı değildir. Ülkede yaşayan insanların tümünün çeşitli sıkıntıları ve devletten bir takım talepleri vardır. Devlet bunların hiç birini görmezden gelemez. Ancak ülkenin meselelerini kabile mantığıyla bir etnik grubu ön plana çıkartarak tartışmak son derece tehlikelidir. Devlet etnik-dini ve mezhepsel konularda kör ve sağır olmalı, tartışmaya girmemeli, çatışmayı önlemeli, insanların tamamını birinci sınıf yurttaş olarak görmeli, herkese eşit mesafede durmalı, bir kesimi ötekileştirecek düzenlemelere gitmemeli ve yaptığı işlerde toplumun tümünün refah ve huzurunu artırmayı hedeflemelidir. Amaç halkın tümü için demokrasiyi geliştirmek olmalı, birey toplumun merkezine konulmalı, eğitim seviyesi artırılmalı, insanlar modernleştirilmeli ve orta sınıf güçlendirilmelidir. Yani Türkiye'nin meseleleri bölge ayrımı yapılmadan ve etnik ayrımcılığa gidilmeden, iyi niyetle ve topyekun olarak çözülmelidir.

Son günlerde gündeme oturtulan ana dilde eğitim ve özgürlükçü anayasa gibi tuzaklara düşülmemeli, Türkçeden başka resmi dil düşünülmemeli, milli devlet kimliğimizi temelinden sarsacak bu gibi talepler dikkate alınmamalıdır. Cemil Meriç'in dediği gibi "Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır." Bir ülke çift dilli hale gelirse sonu bölünmedir. Elbette "zenginlik olarak görülmesi gereken" etnik, mezhepsel ve kültürel farklılıklarımız vardır, fakat ortak paydalarımız daha fazladır. Türkiye demokratik bir ülkedir. İsteyen herkes ana dilini konuşmakta, türküsünü söylemekte ve kültürünü yaşamakta, kanunlarımız buna izin vermekte, halkımız da saygı göstermektedir. Ancak Devlet ülkenin bütün fertlerini milli bir kimlik altında ve ortak paydalar etrafında bütünleştirmeyi hedef almalıdır. Ortak paydaları ise; dil, din, kültür ve ülkü birliği oluşturur. Anayasa ise devletin tüm kurum ve kuruluşları ile toplumun tüm kesimlerinin görüşü alınarak ve bir büyük uzlaşmayla, Türk Milleti'nin menfaatleri doğrultusunda değiştirilmeli ve içinde yaşadığımız çağın dinamiklerine göre zaman-zaman revize edilmelidir. Ancak bu değişiklik 'AB dayatmalarıyla çıkartılan diğer paketler gibi' Batı Dünyasına taviz sürecine dönüştürülmemeli, Anayasanın ilk üç maddesine dokunulmamalı, Devletin üniter yapısı, bölünmez bütünlüğü, başkenti, dili, bayrağı vb. önemli hususlardan ödün verilmemelidir.  

Ülkemizdeki demokratik gelişmeler tüm insanların menfaatinedir ve terörün sosyal köklerini kesecektir. Ancak bu gelişmeler hiçbir zaman beka ve güvenliğimizi tehlikeye düşürmemelidir. Bu maksatla TMK (Terörle Mücadele Kanunu) gözden geçirilmeli, ihtiyaçlara cevap verecek hale getirilmeli, güvenlik güçlerinin elini kolunu bağlayan ve önleyici güvenlik tedbirlerini almayı dahi engelleyen düzenlemeler revize edilmelidir. Yakalanan teröristlere verilen cezalar etkili olmalı, devamlı çıkarılan aflar ve sürekli zikredilen pişmanlık yasalarından vazgeçilmeli, ölüm cezalarının da verilmesi dâhil hukuki caydırıcılık sağlanmalıdır. Bu maksatla kuvvetler ayrılığı prensibine uyulmalı, Yasama-Yürütme ve Yargı hakikaten ayrı olmalı ve yargı bağımsızlığı sağlanmalıdır. Adalet Bakanı ve Müsteşarı Hakimler ve Savcılar yüksek kurulunda olmamalı, kurulun üyeleri Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay gibi atanmalı ve özerk olarak çalışmalıdır. Kurul adli personel atamalarını hiçbir siyasi baskı altında kalınmadan ve adil bir şekilde yapmalı, terfi sistemi; bilgi, liyakat, yeterlilik ve ehliyet gibi ilmi kriterlere dayandırılmalıdır. Adalet sistemi; İhtisas Mahkemeleri kurularak, adli polis sitemine geçilerek, teknolojiden azami istifade edilerek ve e-devlet projesi tam olarak hayata geçirilerek; daha bağımsız, adil, şeffaf, caydırıcı ve hızlı bir hale getirilmelidir. Bu maksatla gelişmiş ülkelerde uygulanan jüri sisteminin kullanılması dahil her şey düşünülmelidir. Halk indinde itibarını yitirmeye başlayan ve siyasallaştığı düşünülen yargı sistemi "Adalet mülkün temelidir" sözleri ışığında elden geçirilmeli ve kamu vicdanı rahatlatılmalıdır.

Devlet kendisine bağlı birimlerin hatalı uygulamalarını önlemeli ve yanlış yapanları hukuk sistemi içinde cezalandırmalıdır. Şehit verilen hadiselerin de üzerine gidilmeli ve sorumlularından devlet ciddiyetine yakışır bir şekilde hesap sorulmalıdır. Ancak terörle mücadele eden kişilerin medyada ismen zikredilmesi ve açık hedef haline getirilmesi engellenmelidir. Masumiyet karinesi korunmalı, hiç kimse ispat edilinceye kadar suçlanmamalı ve afişe edilmemelidir. Bölücü ve yıkıcı grupların ülkeyi bölmek için birleşip hücum ettiği bu sisli ortamda, güvenlik güçlerinin arkasında devletin koruyucu kalkanı mutlaka olmalı, vatan-millet-bayrak için kelle koltukta mücadele eden insanlar daha fazla incitilmemelidir. Basın mensuplarının TSK'ne hayasızca saldırmasına ve güvenlik güçlerinin şevk ve heyecanını kırmasına izin verilmemeli, medya meslek etiğine uymaya ve milli hareket etmeye davet edilmelidir. Medya terörle ilgili haberleri; toplum üzerinde korku, bezginlik, tehdit ve baskı yaratılmasına neden olacak şekilde vererek teröristlerin amaçlarına hizmet etmemelidir. 3713 sayılı TMK'nun 6. maddesi ile 3984 sayılı RTÜK kanunun 4. maddesi titizlikle uygulanmalı ve terörü öven, onu yücelten görsel ve yazılı basına müsaade edilmemelidir. Örgütün sahip olduğu veya mesajlarını yayan yandaş medyanın, rahatça yayın yapması ve dağıtılması önlenmelidir. Şehitlik-Gazilik gibi önemli değerlerin medya vasıtasıyla aşındırılmasına göz yumulmamalıdır. Tüm bu maksatları sağlamak için de; medya organlarının belirli kişi, aile, holding veya menfaat gruplarının elinde olmasını önleyen ve yazarlarla birlikte yayın kuruluşlarının sahipleri ve genel yayın yönetmenlerinin de hukuken sorumlu olduğu ciddi bir kanuni düzenlemeye gidilmelidir.

PKK propagandası yapmak, örgüte ait flama-amblem-pankart ve işaretleri taşımak, slogan atmak vb. taşkınlıklara müsamaha edilmemeli, yardım ve yataklık yapmanın da önüne geçilmelidir. Örgütle bağlantısı olan ve destek sağlayan ülke içi ve dışı tüm kişi, kurum ve kuruluşlarla etkili bir şekilde mücadele edilmelidir. Terörü besleyen iç ve dış finansal kaynaklar kurutulmalıdır. Terör örgütünün; silah-uyuşturucu ve insan kaçakçılığı, organ ticareti, yardım toplama, haraç vb. yöntemlerle finans sağlaması önlenmelidir. Ülke dışından çeşitli kara para transferleri, para aklama yöntemleri, hayali ihracat vb. yöntemlerle gelir elde etmesi engellenmelidir. Kamu ihalelerinin kimler tarafından alındığı kontrol edilmeli, verilen krediler iyi incelenmeli, yani devlet eliyle terör örgütü güçlendirilmemelidir.

PKK Terör Örgütünü oluşturan unsurların tümü ile mücadele edilmelidir. Bu unsurlar; İmralıda tutuklu bulunan Terörist Başı, Avrupa ve Irak'ın kuzeyinde bulunan lider kadro, KUK (Kürdistan Ulusal Kongresi), ERNK Siyasi Cephe (AB'de faaliyet gösteren tüm sivil kurum ve kuruluşlar), dağdaki terörist, şehir merkezlerinde faaliyet gösteren ve teröristlere yardım-yataklık yapan milisler, yurtiçi ve yurtdışında faaliyet gösteren Sivil Toplum Kuruluşları, DTP Teşkilat Yöneticileri-Milletvekilleri ve Belediye Başkanlarından oluşan Siyasi Kol, Irak'ın kuzeyinde bulunan kamplar, yurtiçi ve yurtdışında faaliyet gösteren yazılı ve görsel medya kuruluşları, finansman kaynakları, İsviçre'de olduğu düşünülen Para Kasası ve Kandil Kampında olduğu sanılan Arşiv.

Terör örgütünün Irak'ın Kuzeyinde rahatça barınmasına son verilmeli, ülkemizin buradan vur-kaç taktiğiyle taciz edilmesi önlenmeli, yapılacak bir kara harekatıyla PKK Kampları yok edilmeli ve bir daha sıkıntı yaşamamak için de Irak Sınırı hâkim araziden geçecek şekilde tadil edilmelidir. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde asayiş ve güvenlik tam olarak sağlanmalı ve devlet otoritesi tesis edilmelidir. Hudut geçişi ve karakol baskınlarının yoğun olduğu Irak sınırının fiziki emniyeti alınmalı ve hudut karakolları yeniden konuşlandırılarak zafiyet giderilmelidir. Hudut hizmetlerinin Jn. Gn. K.lığından, KKK'lığına devri tamamlanmalı ve emir komuta ayrılığı giderilmelidir. Kamu kurum ve kuruluşları baskın ve sabotajlara karşı güçlendirilmeli ve her türlü güvenlik tedbiri alınarak ve istihbarattan faydalanılarak; can evinden vurulmaya son verilmelidir. Baskın yapılan yere takviye birlik kaydırılması geciktirilmemeli, bu konunun güvenlik kuvvetleriyle Türk Halkının moralini bozan en büyük etmen olduğu bilinmelidir. Elbette insanlarımızı namertçe avlayan patlayıcı madde ve mayınlara karşı da önleyici güvenlik tedbirleri bir an önce alınmalı ve teknolojik imkanlar kurumlar arası koordinasyon sağlanarak artırılmalıdır.

Cazibe merkezleri kurularak "demokratik usul ve yöntemlerle" küçük köy ve mezralar birleştirilmeli ve devletin güvenlik gücünün olmadığı birim bırakılmamalıdır. Devlet bu yerleri; alt yapısı, okulu, sağlık ocağı, karakolu ve üretim-istihdam birimleri ile tamamlarsa, zaman içinde halk kendiliğinden bu merkezlere yönelecektir. Böylece bölge kalkınacak ve insanların daha modern yerleşim birimlerinde yaşaması mümkün olacaktır. Cazibe merkezlerinde Devletin tüm kurumlarının birlikte düşünüleceği bir planlamayla; Jandarma Karakolu, sağlık ocağı, ilköğretim okulu ve diğer resmi binalar ile personelin kalacağı lojmanlar yan yana inşa edilmelidir. Böylece hem halka hizmet tek merkezden daha iyi verilecek, hem de kamu personelinin güvenliği daha iyi sağlanacaktır. Aynı sıkıntı şehir merkezlerinde de vardır. Vali ve kaymakamların konutları ile kurumların lojmanları farklı yerlerdedir ve her birim güvenliği sağlamak için ayrı güç ayırmaktadır. Bu hem devlete yük getirmekte, hem de dağınıklık nedeniyle güvenlik zafiyetine neden olmaktadır. Devlet memurlarının lojmanları sosyal tesisleri de kapsayan kampüs şeklinde yapılırsa, güvenlik tek elden ve daha iyi sağlanacak, personelin de sosyal ihtiyaçları giderilmiş olacaktır. Tayin edilen personel de ek tazminatlar nedeniyle hizmete gönüllü talip olacaktır. Tün bunlar nitelikli personelin bölgeye gönderilmesi gibi önemli bir amaca da hizmet edecek ve sürgün devlet memurlarının bölgede yarattığı olumsuz etkiyi silecektir.

Tüm yerleşim birimlerinde karakol kurulması ve bölgede güvenliğin sağlanmasını müteakip, koruculuk sistemi de aşamalı olarak kaldırılmalıdır. Şu anda jandarma olmayan köy ve mezralarda güvenlik zafiyeti olduğu için halka; al şu silahı kendini koru denmektedir. Güvenlik kuvvetlerin yalnız kalmasını önleyen, istihbarat açısından büyük avantaj sağlayan ve bölgeye kaynak aktarılmasını sağlayan bu sistemin; şimdiye kadar ki faydaları tartışılamaz. Zaten örgüt de koruculuk sisteminin kalkmasını istememektedir. Ancak devletin güvenlik güçleri ile sağlanması gereken asayiş gibi hassas bir olayda, eğitimsiz ve hiyerarşik yapıdan uzak bir kitleyi eline uzun namlulu silahlar vererek kullanması; ilerde daha ciddi sıkıntılar doğuracak, güvenlik kuvvetleri çete vb. suçlamalara maruz bırakacak ve hukuk devletine gölge düşürecektir. Koruculuk sistemi kaldırılması gereken feodal yapıyı da güçlendirmektedir.

Bağımsız bir devlet olan Türkiye; beka ve güvenliğini sağlamak maksadıyla, taraf olduğu uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde, gerekli tedbirleri alma hakkına sahiptir. Ancak terörizmle etkin mücadelede alınacak milli tedbirler yanında, uluslararası ve bölgesel işbirliği ve destek de hayatidir. Aksi takdirde mücadele beklenenden uzun sürebilir ve daha fazla can ve mal kaybına neden olabilir. T.C. Devleti'nin uluslararası arenada kendisini haklı gösterecek ve teröre verilen desteği kesecek ciddi çalışmalara ve caydırıcılığa ihtiyacı vardır. Türkiye uluslararası toplumdan, BMGK'nin (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi) 1373 (2001) sayılı ve 1546 (2004) sayılı kararlarının uygulanması ve icrasını istemelidir. BMGK'nin bağlayıcı olan 1373 sayılı kararla, ülkelerden yapılmasını istediği bazı önemli hususlar şunlardır: Terör örgütlerine sağlanan siyasi, finansal ve idari desteğin önlenmesi, silah-patlayıcı ve malzeme kaynaklarının kesilmesi, güvenli barınma-rahat hareket etme imkânlarının engellenmesi ve iletişim olanaklarının yok edilmesidir. 1546 sayılı BMGK kararı ise; 1373 sayılı kararla istenilenlere ilave olarak, özellikle Irak'tan diğer ülkelere yönelecek terörist faaliyetlerin engellenmesini istemektedir.

Ancak Batılı Devletler kendilerine gelince herkesten talep ettikleri bu kararlara uymamakta ve söz konusu Türkiye olunca yangına ateşle gitmektedir. Türkiye terör örgütüne verilen uluslararası desteği "milli güç unsurlarını kullanarak" kesmelidir. Çünkü PKK Irak'ta barınma ve lojistik üs imkanı elde etmiş ve buradan vur-kaç taktiğiyle yaptığı saldırılarla güvenlik güçlerimizi şehit etmiştir. Bu açıkça savaş nedenidir. Avrupa'da ise siyasi olarak örgütlenmiş, basın-yayın imkanları elde ederek sesini dünyaya duyurmuştur. Batılı Devletlerin tamamı PKK'yı siyasi-askeri ve lojistik açılardan desteklemekte ve Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmaktadır. Bu durum teröristleri cesaretlendirmekte ve işimizi zorlaştırmaktadır. Tüm bunlar Apo'nun mahkemede verdiği ifadelerde de net olarak görülmektedir. AB ve NATO çerçevesinde sözde müttefik olduğumuz ülkelerin bizi bölmek için PKK'ya yardımcı olmaları kabul edilemez. Türkiye önce aktif bir diplomasi yürüterek bu ülkelere örgüte verdikleri desteğin yanlış olduğunu ve iyi komşuluk ilişkileriyle bağdaşmadığını açık olarak anlatmalıdır. Sonra mütekabiliyet esasına göre "Terör örgütünü destekleyen, Ermeni Soykırımını kabul eden ve KKTC davamızda Yunanistan'dan yana olan" tüm ülkelerle; siyasi-iktisadi ve sosyal ilişkilerini gözden geçirmeli, gerekirse ekonomik ambargo uygulamalı, vatandaşlarına "onların bize yaptığı gibi" vize koymalı, büyükelçiliklerini kapatmalı veya maslahatgüzarlık seviyesine indirmeli, şirketlerini hiçbir kamu ihalesine sokmamalı, ürettiği malların ülkemize girmesine izin vermemelidir. Türk Milleti de bu ülkelerin ürettiği hiçbir şeyi kullanmamalı, şirketleriyle ortak olmamalı, mağazalarından alışveriş yapmamalı,  bankalarında hesap açtırmamalı ve buralara turist olarak dahi gitmemelidir. PKK'nın Irak'ın Kuzeyindeki varlığı devam ettiği sürece; Irak'la ticaret yapılmamalı, ucuz elektrik verilmemeli, sınır kapıları kapatılmalı ve ambargo uygulanarak her türlü ilişki kesilmelidir. Ayrıca; ABD ve AB'nin küresel terörle verdiği sözde mücadeleye destek olunmayacağı açıklanmalıdır. Afganistan-Lübnan ve Filistin'de bulunan barış güçlerimiz geri çekilmeli, İncirlik Üssü ve hava sahamız kapatılmalıdır.

Batı Dünyasına onların anladığı dille cevap verilmeli ve bu maksatla Türkiye'de "Korsika Dayanışma Vakfı, İrlanda Dostluk Derneği, İskoç Halkıyla Dayanışma Platformu, Britanya İnsan Hakları İhlalleri İzleme Komitesi, İngiliz Aristokrasisine Karşı İnsanlık Onurunu Koruma Cemiyeti, Avrupa Kraliyetlerine Karşı Demokratik Mücadele Birliği, Sicilyalıları Sevenler Vakfı, BASK Bölgesini Tanıma ve Yaşatma Derneği, Teselya Sevenler Birliği, Bavyera Ülküsünü Yaşatma Platformu, Endülüslüler Yardımlaşma Fonu, Giritliler Vakfı, Avrupa Müslüman İşadamları Derneği, Bosna Katliamını Anma Platformu, Eskimo Kültür ve Dayanışma Derneği, Meluncanlar Dayanışma Vakfı, Kızılderili-Türk Kardeşlik Komitesi, Grönland'ın Bağımsızlığı İçin Mücadele Cemiyeti, Emperyalist Sömürgeci Devletlere Karşı Demokratik Mücadele Platformu, Dünya İnsan Hakları İhlalleri Takip ve Önleme Gurubu, Çok Uluslu Şirketlere Karşı Ulus Devletler Birliği vb." sivil toplum örgütleri kurulmalı ve bunların diğer ülkelerde de yaygınlaşması sağlanmalıdır.  

Elbette bu politikalar "dış destek kesilmediği sürece şehit vermeye devam edileceği, akan kan ve dökülen gözyaşının durmayacağı unutulmadan" büyük bir ciddiyet ve kararlılıkla uygulanmalı, dost ve müttefik devletlerle dayanışma içine girilmeli ve Batı Dünyasına kuvvetli bir Osmanlı Tokadı atılmalıdır. Teröristlere dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar enselerinde nefesimizi hissedecekleri ve kaçamayacakları net olarak anlatılmalıdır. Emperyal Devletlerin kafasında oluşan "T.C. Devleti'nin artık zayıfladığı ve yumuşadığı, bundan sonra etkili olamayacağı ve mukabelede bulunamayacağı" kanaati tamamen silinmelidir. Tüm milli meselelerimizde bize destek yerine köstek olan NATO ve AB Ülkeleriyle olan ortaklığımız sona erdirilmeli ve bölgemizde lider ülke olmak için kuvvetli adımlar atılmalıdır. Türkiye içinde bulunduğu dünyanın yeni gerçeklerini çok iyi değerlendirip; savunma üzerine kurulu pasif dış politika anlayışından bir an önce kurtulmalı ve ciddi-onurlu-aktif bir dış politika anlayışıyla hareket etmelidir. İşgalden sonra büyük ızdırap çeken ve bölünme noktasına gelen Irak hadisesi, Yugoslavya-Afganistan-Lübnan-Filistin örnekleri ışığında doğru okunmalı, gerekli dersler alınarak milli güvenlik politikaları revize edilmeli ve emperyal devletlerin küçük ülkeleri çok kolay kontrol ettiğinden hareketle, yeniden büyük olmanın yolları aranmalıdır. Stratejisini ise başlangıçta; Anadolu'nun savunması Balkanlar-Kafkaslar ve Ortadoğu'dan geçer mantığı üzerine oturtmalı, öncelikle etrafında güvenli bir çember oluşturmalı ve komşularıyla işbirliği içine girerek çeşitli ittifaklar geliştirilmelidir. Daha sonra Balkanlar-Ortadoğu-Kafkaslar ve Orta Asya'yı içine alan bir coğrafyada Türk Dünyasını şekillendirmelidir. Uzun vadede ise "Selçuklu ve Osmanlı'nın yaptığı gibi" büyük bir Türk-İslam Medeniyeti kurmak hedeflenmelidir.

 

Ülkemizi içinde bulunduğu bu ciddi sarmaldan kurtaracak ve milletimize yol gösterecek aydınlarımızın büyük çoğunluğu Tanzimat döneminden beri, doğuyla-batı arasına sıkışıp kalmış ve kendi milli kültürlerine yabancılaşarak teslimiyetçi bir anlayışa bürünmüştür. Fikir dünyamız "Türk-Kürt, Alevi-Sünni, İlerici-Gerici, Laik-Anti Laik vb." sığ tartışmalarla o kadar meşguldür ki; gerçek gündemden iyice kopulmuş ve halkımızın "terör, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk vb." ciddi meseleleri tamamen unutulmuştur. Hâlbuki Türkiye "Yazmadan katip, okumadan alim olanlar tarafından yönetilmemelidir" diyen Aydınlar; ülkenin içinde bulunduğu bu zor şartlarda daha dikkatli ve öngörülü olmalı, muhtemel iç ve dış tehditleri önceden fark ederek insanları uyarmalı, halkı aydınlatmalı, olaylara sadece yazıp-çizerek eleştirel gözle yukarıdan bakmak yerine milletle kucaklaşarak üzerine düşeni yapmalı, verilecek görevlere talip olmalı ve Eflatun'un "Siyasetle ilgilenmeyen aydınları bekleyen sonuç, cahiller tarafından yönetilmeye razı olmaktır" özdeyişinden hareketle taşın altına elini sokmalıdır. Elbette milli duyarlılıkları nedeniyle bir şeyler yapmak isteyen gerçek aydınlar da dışlanmamalı ve kendilerine siyasi partilerde dahil tüm kurum ve kuruluşlarda hak ettikleri yer verilmelidir. Beyin göçü de tersine çevrilerek yetişmiş insanlarımızdan azami faydalanılmalı ve Atatürk'ün "Muasır medeniyet seviyesini aşma ülküsü" hayata geçirilerek bilgi çağı yakalanmalıdır.

Elbette iş başında olan hükümetlerin uyguladığı yanlış politika ve stratejiler nedeniyle devletin içinde bulunduğu zafiyet, içinde bulunduğumuz vahim durumun en büyük nedenidir. Mutlu ve huzurlu yarınlar için, temiz siyasetten başka yolumuz yoktur. Ancak siyasetin rant ve yolsuzluğa prim verdiği, devlet çarkının kişisel menfaatler için kullanıldığı ve resmi politikaların aşındırıldığı bu süreç, toplumu ürkütmektedir. Milletvekilleri ve Belediye Başkanları Siyasi Partilerin Gn. Bşk.ları tarafından Ankara'dan atanmakta, halkın doğal liderlerini özgür iradesiyle seçmesine izin verilmemekte ve Türk Milleti sadece Muhtar seçebilmektedir. Çektiğimiz terör de dahil tüm sıkıntıların asıl kaynağı budur. Atamalı Milletvekili ve Belediye Başkanları ile torpille seçilen yetersiz bürokratlar sistemi yürütememekte ve mevcut sorunlar çığ gibi büyümektedir. Sistem ancak; siyasi partilerin parti içi demokrasiyi işletmeleri ve Türk Milleti'ne gerçek manada seçme ve seçilme hakkı vermesiyle, devletinde bürokraside liyakat esasına göre nitelikli personel istihdam etmesiyle işlerlik kazanacaktır. Elbette bazı ülkelerin doğrudan demokrasiye geçip insanların tamamını milletvekili yaptığı ve kanunları herkesin katılımıyla internet üzerinden oyladığı bilgi çağında; seçim sistemi ve partiler kanunu ivedilikle değiştirmeli, iyice çürüyen delege sistemi kaldırılmalı, devlet idaresi akil insanların ve seçilmiş doğal liderlerin elinde olmalıdır. Aksi halde hedef ve ülkülerden sapma olur ki bu önümüzdeki süreçte bizi daha ciddi sıkıntılara sokar. Atatürk'ün "Necip Türk milletine ve nesl-i atiye tavsiyem şudur ki, sinesinde yetiştirerek başına geçireceği kişilerin kanındaki ve vicdanındaki cevher-i asliyeyi tahlil etmekten bir an feragat etmesin." sözlerini hafızalarımıza kazımalı ve bizi yöneterek geleceğimizi inşa edecek insanları daha iyi seçmenin yollarını bir şekilde bulmalıyız. Unutulmamalıdır ki; insanlar iyileri takdir edip kötülerin peşinden gitmeye devam ederlerse, sistem şimdi olduğu gibi geniş halk kitleleri için değil mutlu bir azınlık için çalışmaya başlar ve Türk Milleti Cenab-ı ALLAH'ın helak ettiği kavimlerin arasındaki yerini alır.

4. SONUÇ:

T.C. Devleti; Balkanlar-Kafkaslar ve Ortadoğu'dan asırlar boyu göç ederek Anadolu'ya yerleşen insanların verdiği İstiklal Harbi sonucu, Şehit Kanları üzerinde kurulmuştur. Dedelerimiz Müslim Unsurun tamamını hiçbir ayrıma gitmeden asli unsur saymış, Gayri Müslim Unsurlar ise azınlık sayılmıştır. Devletimizin kurucusu Atatürk "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir. Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı, hep bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır." diyerek hiç kimsenin ayrısı-gayrısı olmadığını net bir şekilde belirtmiştir. Bin yıldır aynı kıbleye secde eden, tasada-kıvançta tek yürek olan, sayısız haçlı seferine göğüs geren, Çanakkale ve İstiklal Harplerini birlikte veren ecdadımız; bu kutsal topraklarda bir medeniyet kurmuş ve bizlere çok güzel bir miras bırakmıştır. Milletimiz ise bu Cennet Vatanda birbirinden kız almış-kız vermiş ve akraba olmuş, ticaret yapmış, şirketler-ortaklıklar kurmuş, aynı şehir ve mahallelerde oturmuş, komşuluk ilişkilerine girmiş, düğünde-cenazede acı ve tatlı günde bir araya gelmiş, aynı müzikle-folklorla coşmuş, sonuç itibariyle kardeş olmuştur. Türkiye'de herkes devletin tüm makamlarına gelmiş, her türlü imkânından faydalanmış, istediği şehre yerleşmiş, serbestçe mal mülk sahibi olmuş, dilediği işi yapmış, bereketli toprakları ekmiş-biçmiş ve çeşitli dernekler-vakıflar kurarak özgürce örgütlenmiştir. Yani T.C. Devleti tüm bireyleri eşit statüde görmüş, herkesi hiç bir soy-sop ayrımı yapmadan birinci sınıf vatandaş olarak kabul etmiş, insanlar arasında ayrım yapmamış, hiç kimseyi ötekileştirmemiş, bazılarının iddia ettiği gibi asimilasyona gitmemiş, tam tersi yeni kurulan ülkeye tüm unsurların entegrasyonunu hedeflemiştir.

Dolayısıyla Selçuklu ve Osmanlı'dan, Türkiye'ye kadar geçen bu uzun sürede, milletleşme süreci tamamlanmış ve devlet olma şuuruna varılmıştır. Halkımız cumhuriyet rejimini sevmiş, demokratik sistemi ise vazgeçilmez bir nimet olarak görmüştür. Toplumun kahir ekseriyeti "ayrılıkta azap olduğunu" bilmekte ve büyük bir sağduyuyla hareket etmektedir. İç ve dış mihraklarca oynanan bu kadar oyuna ve atılmaya çalışılan ayrılık tohumlarına rağmen; insanlar birbirine hiçbir dönemde kin ve nefretle bakmamış ve birlikte yaşamayı sürdürmüştür. Dolayısıyla kimsenin gücü bu 1000 yıllık kardeşliği bozmaya yetmez. Ancak Devlet önümüzdeki süreçte daha dikkatli olmalı ve bundan sonra hiçbir oyuna fırsat vermemelidir. Toplumda geçmişten ders almalı ve birlik-bütünlük için var gücüyle çalışmalıdır.  İnsanlarımız ise münferit bir takım olaylardan etkilenip oyuna gelmemeli, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, İlerici-Gerici gibi kutuplaşmalara prim vermemelidir. Atalarımız "birlikten kuvvet doğar" diye boşa dememişlerdir. Hedef; Balkanlar-Kafkaslar-Ortadoğu-Orta Asya'da ki akrabalarımızı da bu güzel birliğe katarak büyümek olmalı, emperyal güçler istiyor diye küçülme ve bölünme asla düşünülmemelidir.

Elbette ülkemizde olanları anlamak için dünyada neler olduğunu da bilmek gerekmektedir. Kapitalizmin bir üst evresi olan küreselleşmenin artan etkisi, ulus devletlerin varlığını tehlikeye sokmuştur. Batılı Devletler emperyal planlarını gerçekleştirmelerinde ciddi bir direnç olarak gördükleri ulus devletlerin tamamını "çeşitli dini-etnik ve mezhepsel ayrılıkları kaşıyarak" parçalamak ve kaos yaratarak 'uluslararası sermayenin talepleri doğrultusunda' yeni bir dünya düzeni kurmak istemektedirler. Çünkü ulus devletlerin sınır, gümrük, kota, vergi vb. milli düzenlemeleri, küreselleşme aşamasında engel teşkil etmektedir. Bu düzenlemeleri ortadan kaldırmak veya zayıflatmak için ulus devletlere çok büyük baskılar uygulanmakta ve kontrol etmek için de; BM, NATO, AB, Dünya Bankası, IMF gibi uluslararası organizasyonlar kullanılmaktadır. Böylece ülke üzerinde hakimiyet kurarak egemenliği paylaşmaktadırlar. Büyük Ortadoğu Projesi veya diğer tanımı ile "Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi" soğuk savaş yıllarının ardından ortaya atılan ve Yeni Dünya Düzeni denilen tek kutuplu dünya arayışlarının, Avrasya ve Ortadoğu'yu terbiye etme ve dönüştürme projesidir. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu çok sayıda ülkenin fiziki ve siyasi sınırlarını değiştirecek bu projenin muhtemel bölge haritaları çeşitli vesilelerle ortaya çıkmıştır. Enerji ve su kaynaklarının bulunduğu Afrika'nın batı ucundan, Orta Asya'nın doğusuna, Kafkaslardan Kuzey Afrika'ya kadar olan muazzam coğrafyaya, küresel güçlerin yalnızca insaniyet namına ve iyi niyetle yaklaştıklarına inanmak için saf olmak gerekir. Şimdiden Afganistan ve Irak işgal edilmiş, Yugoslavya parçalanmış, Litvanya ve Gürcistan turuncu devrimlerle karıştırılmış, Filistin ateş çemberine dönüşmüş, Beyrut ele geçirilmiş, Suriye-Pakistan vb. birçok ülkede açık-kapalı operasyonlar yapılmış, İran da nükleer program bahane edilerek tehdit edilmiştir. Dolayısıyla Türkiye bu karanlık projenin es başkanlığını kabul ederek, emperyal güçlerin zulmüne ortak olmamalıdır.

 

Asya-Avrupa ve Afrika Kıtalarının kesiştiği önemli bir kavşakta yer alan ve coğrafyasıyla büyük bir jeo-stratejik ve jeo-politik değere sahip bulunan ülkemiz konumu itibariyle; Avrupa ve Asya'dan, Ortadoğu, Basra körfezi ve Afrika'ya kadar olan büyük bir bölgeyi kontrol altında tutabilmektedir. Diğer yandan "Kuzey-Güney, Doğu-Batı, İslam-Hıristiyan, Totaliter-Demokratik, Laik-Anti Laik" düşünceler arasında köprü görevi görmektedir. Ayrıca boğazlara sahip olması, kıtalar arasındaki yolların kesişim noktasını teşkil etmesi, uranyum-toryum-bor gibi stratejik hammaddelerin topraklarında bulunması, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Orta Doğu Bölgesi ile birçok stratejik ham madde kaynaklarına sahip Orta Asya Bölgesine yakınlığı ve petrol boru hatlarının geçiş güzergâhında yer alması; önemini daha da artırmaktadır. Ülkemizin üç kıtayla ticaret yapma imkanları ise bizi iktisadi bir cazibe merkezi yapmaktadır. Genç ve dinamik nüfusumuz ise büyük bir potansiyeldir.

Tüm bu özelliklerinden dolayı ülkemiz daima emperyalist güçlerin hedefi olmuştur. Batılı Devletler dünya hâkimiyet teorilerinin merkezinde görülen bu stratejik coğrafyaya, Türkiye gibi güçlü bir devletin tek başına hâkim olmasını, yeni dünya düzeni planları için bir tehdit unsuru olarak algılamaktadır. En büyük korkuları da; bu coğrafyada Selçuklu ve Osmanlı gibi iki büyük devlet kuran Türk Milleti'nin, eninde sonunda yeniden bölgesel aktör olacağı ve Orta Asya, Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlarda yeniden büyük bir oluşum kurabileceğidir. Bu yüzden de dünyada hiçbir milletin üstüne gidilmediği ölçüde organize ve devamlı bir şekilde üstümüze gelmişler ve parçalanmamız için ciddi kaynaklar harcamışlardır. Sinsi planlarını da; bünyemizde mevcut olan ne kadar etnik, dini ve mezhepsel farklılık varsa tespit edip uzun yıllar kaşıyarak uygulamaya çalışmışlardır.

Ülkemizde uygulanan turuncu devrim neredeyse tamamlanmak üzeredir. Bugün kilise-havra açmaya başlayan, azınlık vakıflarını genişleten, misyonerlik faaliyetlerini hızlandıran, Ruhban Okulunu faaliyete geçirmeye hazırlanan, yerli ve milli sermayenin büyük bölümünü 'kapitülasyonları hatırlatan' tavizlerle ele geçirerek bizi şirketlerinde bordrolu çalışanlar yapan, bankacılık sistemini kontrol ederek insanlarımızı borçlandıran ve taşınmazlarına el koyan, AB Mahkeme kararlarıyla Osmanlı Dönemindeki emlaklarını geri alan, destekledikleri sivil toplum örgütleri ve satın aldıkları medya organları vasıtasıyla halkımızı yönlendiren ve kültürel değerlerimizi aşındıran, birçok işyerinin adını yabancılaştıran, ülkemizden hatırı sayılır bir oranda toprak ve gayrimenkul alan ve özel güvenlik kanunundan faydalanarak kendilerini bizden iyi korutan batılılar, yarın "ana dilde eğitim" yasalaşırsa; kendi dillerinde eğitim veren okullar da açarak aileleriyle gelecekler ve ülkemize iyice yerleşerek kurdukları site ve işyerlerinden bizi yönetmeye başlayacaklardır. Yakında devlet memuru, belediye başkanı ve milletvekili de olmak isteyecekler ve başımıza geçeceklerdir. Elbette milli kültürümüzü yok etmeye çalışacaklar ve bizden önce isimlerimizi, sonra yaşantımızı ve dinimizi değiştirmemizi isteyecekler, bizi zaman içinde kendilerine benzetmeye çalışacaklardır. Çürümüş toplum düzenleri Türk Milleti'ne de sirayet edecek ve insanlarımız hızla milli-manevi değerlerini yitireceklerdir. Elbette bunlar Türk Dünyası ve İslam Alemiyle bağımızı tamamen kesecek ve zaman içinde tarih sahnesinden çekilmemizi sağlayacaktır. Küçük Amerika haline getirilecek Vatanımız sermayenin kontrolüne geçecek ve üç kıtaya açılan bir pazar yapılacaktır. Batı Dünyası artık gizli olmayan bu emellerini harita-kitap vb. dokümanlarla her yerde sergilemekte, medya kuruluşlarında açıklamakta ve çeşitli platformlarda önümüze koymaktadır.

İstiklal Marşında "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" diye tanımlanan Batı Dünyası bizi Kürt-Türk İç Harbine sürükleyerek; Türkiye-Irak-İran ve Suriye Topraklarının bir kısmında Kürdistan, Doğu Anadolu'da Büyük Ermenistan, Batı Anadolu'da Büyük Yunanistan, Nil Nehriyle-Fırat Nehirleri arasında kalan "sözde vaat edilmiş topraklarda" Büyük İsrail ve İstanbul'un göbeğinde "Vatikan benzeri" Patrikhane Devleti kurmak ve SEVR Planını tamamlamak istemektedir. Güneydoğu sorunu ise Şark Meselesiyle ortaya çıkan, SEVR dayatmasıyla devam eden ve küreselleşme sürecinde yeniden ihtiyaç duyulan büyük bir oyunun küçük bir parçasıdır ve Türkiye üzerinde PKK örtülü ciddi bir operasyon uygulamaktadır. Yani Mehmetçik "İstiklal Savaşında" olduğu gibi yine emperyalizmle savaşmakta, verilen kutlu mücadele ile Batılı Ülkelerin hain planlarına bir kez daha geçit verilmemektedir.

3 Kasım 1839 yılında Tanzimat Fermanı'nın, bir diğer adıyla Gülhane-i Hatt-ı Şerifin okunmasıyla başlayan Batılılaşma maceramız tam 170 yıldır hız kesmeden sürmektedir. Kurtuluşu batılılaşma da gören bazı "Gayri-Müslim, Jakoben, Monşer, Dönme, Devşirme, Bölücü, Ayrılıkçı ve İşbirlikçiler" tarafından devam ettirilen ve 1980 yılından sonra iyice hızlanan AB süreci; bizi şaşı yaparak tüm bu gerçekleri göremez hale getirmiştir. Elbette 29 Ekim 1923 tarihinde alınan son ve kesin milli kararla "Türk Milleti'nin bundan sonra hiç kimsenin tutsağı olmayacağı, mukadderatına kendisinin hâkim olacağı, geçmişte olduğu gibi gelecekte de tam bağımsız yaşayacağı" tereddüde mahal bırakmayacak bir biçimde açıklanmıştır. Türk Milleti yeniden Kuvay-i Milliye ruhuyla harekete geçmeye, milli şuuru ayağa kaldırmaya ve bu yanlış gidişe dur demeye hazırdır. Ancak hayatiyetini devam ettirebilmek için; Devletle ve Milletle kavgası olmayan, devletin ilkeleriyle milletin değerlerini harmanlayan, uluslararası sermaye kuruluşları ve onların kontrolündeki yerli sermaye baronlarına gebeliği bulunmayan, hiçbir yabancı organizasyonun içinde yer almayan, gücünü halktan alan ve kırmızı çizgileri olan hükümetler tarafından yönetilmeli ve milli refleksleri olan bilinçli bir kamuoyu ile güçlü bir orduya sahip olmalıdır.

Atalarımızın dediği gibi "At binenin, kılıç kuşananındır." T.C. Devleti önümüzdeki süreçte; demokratik bir seçimle doğru insanlara beylik vermeyi başarır, adaletle hükmeder, tüyü bitmemiş yetimin hakkını gözetir, insanı merkeze alan düzgün bir yönetim anlayışı sergiler, birlik ve bütünlüğü sağlar, dirlik ve düzeni tesis eder, tüm kesimlere iner, herkesi sevgiyle kucaklar, kubbede hoş seda bırakmak ve hayırla yad edilmek için gayret eder, Yaratılanı Yaratandan ötürü sever, Halka Hizmeti HAKKA hizmet olarak görür, insanı yaşat ki devlet yaşasın anlayışıyla hareket eder, kapılarını ve gönüllerini herkese-her zaman açık tutar, milletiyle beraber güler-beraber ağlar ve halkıyla el-ele omuz-omuza vererek tüm zorlukları aşarsa; İNŞA ALLAH Müslüman-Türk Milleti'ni aydınlık yarınlara taşıyacaktır.

16 Aralık 2009

Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi aselcuk@evsatemlak.com adresine gönderebilirsiniz.

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.

Akça Koca Kültür Platformu