GÜNÜN SÖZÜ

Eğitimlerini bazı sömürgelerdeki gibi İngilizce yaptıklarından sıkılmayıp kendilerini ayrıcalıklı gören bazı "aydın"lanmız ise, tarihlerini Türk'ün baş düşmanı İngilizin kitaplarından okur, bu Haçlı havasına kapılır, kendi kimliklerinden kaçarlar.//Oktay Sinanoğlu

26 Eylül 2018 10:52 Hepsini Gör

YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Erdal SAĞIR -

Erdal

Yazarımıza görüş ve önerilerinizi blacksea41@gmail.com eposta adresi aracılığıyla gönderebilirsiniz.

Trabzon, 1975 yılı... Soğuk bir Ocak gecesi... Ve sıcacık bir karşılama... "Merhaba... Hoş geldin..."  "Hoş buldum..." Derken içimden; bilinmezliğin, kaotik bir dünyaya gelişin ve dünyaya gelirken ruhumun ayrılmış olduğu, o yüce mekânın mükemmelliğinin özlemiyle ağlıyorum...

Zor yıllar... Çocukluğum...

Evet, yaşam zor... Babam fabrikada işçi, annem memur... Abi-kardeş beraber büyüyoruz. Anne ve babamız sevgilerini hiç esirgemiyorlar üzerimizden. Her ne kadar bizim için mücadele etseler de, daha çocukken yalnızlıkla tanışıyoruz. Ve sokaklar... Üzerinden düşülen ağaçlar... Kanayan dizler, kırılan kollar derken, okulun kapısındayım... O dönemlerde okullarda tıpkı diğer kurumlar gibi bir kamp havasında... Aynı düzeyde, aynı düşünen ve aynı donatımlara sahip, birbirinin aynısı insanlar olarak algılandık ve sitem de buydu zaten... Devletin "birey" denen kavramla tanışmadığı, biz çocukları birbirinin klonu gibi gördüğü bir zamandı...

Ders kitaplarındaki konuları ezberleyip, unutarak geçen yıllar... Ne yeteneklerim tespit edildi, ne de kendimi ifade edeceğim ve kendimi geliştirebileceğim imkânlar sunuldu. Tıpkı diğer çocuklar gibi... Sadece daha iyi ezberleyenler ve bunu sınavlara iyi uygulayabilenler alıp başlarını giderlerdi yaşamda... Birbirinin aynısı olan yaşam içinde farklı tek yer vardı. Kendinizi geliştirebileceğiniz ve ifade edebileceğiniz ya da kaybolup gideceğiniz yer; "SOKAKLAR"... Güçlünün zayıfı daha delikanlıca yediği zamanlar...

Henüz sekiz yaşındayım. Babam yazılmış olduğumuz kooperatif evinin ödemeleri için çoğu zaman çift vardiya çalışıyor. Babamın eve geldiğinde kaynak ışığından harap olmuş gözlerini hatırlıyorum. Ve annemin o gözlere bazen patates koymasını ya da çay posası... Anne ve babamızın bu onurlu yaşam mücadelesi, abim ile beraber kendi projelerimizi üretmemizin önünü açıyordu. Abim de henüz 10 yaşında. Ailemizin haberi olmadan, amatör maçların oynandığı statta, ben su satıyorum, abim ise çekirdek... Okul harçlıklarımızı çıkarıyoruz. İtiraf etmem gerekir ki, asıl yük hep abimin sırtında. Çünkü o hep daha çok kazanıyor. Yine böyle bir gün, birazdan yaşamın en keskin yönlerinden biriyle tanışacağımızı bilmeden, harçlıklarımızı çıkarmaya çalışıyoruz. Otuzlu yaşlarda bir adam abime sesleniyor; "çekirdek versene". Abim külahı çekirdek doldurup, adama uzatıyor ve ücretini istiyor. Adam ücretini vermiyor. Abim ısrarla isteyince, adam abime şiddetli bir tokat indiriyor. Donup kalıyoruz. Ben, adamın sanki dövdüğü çocuk değil de, bir devmiş gibi mağrur duruşuna değil, abimin şimşekler çakan mavi gözlerine bakıyorum. Sıkılmış dişler, yumruk olmuş o minik eller, boğazda düğümlenmiş sözler... İyi alınmış bir aile terbiyesinin, dürüstlüğün, saflığın, efendiliğin yenilişi... Abimi ilk kez öyle görüyordum. O zeki, müthiş matematik beyine sahip, büyüdüğünde çok yerlere gelebilecek olan abim, adama bakıyor... Yaşamın çok sert bir yüzüyle tanışıyoruz. Güçlü olan zayıfı yiyordu... Ruhumuzun derinliklerinde bir ses her zerremize nüfus ediyordu. "Dünya buysa, her şey güçlü olmaksa, OLACAKTIK..."

O günden sonra tüm hayatımız değişecekti... Ve bu yaşımıza kadar, bir daha bize kalkan hiçbir el, kırılmadan inmeyecekti...

Büyüyoruz...

On yaşındayım. Evimizin prensesi dünyaya geliyor. "Hoşgeldin Prenses"... Bir kardeşimiz daha olmasını en çok isteyen abimdi. Sanki çok uzun yıllar sonra kardeşlerine ihtiyacı olacağını hissetmiş gibi... Annem memur olarak çalışıyor. Kardeşimizin mamasını abimle hazırlayıp, yediriyoruz. Anne ve babamız tüm imkânlarıyla bizi büyütüyor. Biz de birbirimizi... Annem işten geldiğinde, kardeşimin altı değişilmiş, maması yedirilmiş olarak buluyor... Abimle ben ise annemin üzerinden bir yükü almış olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. O nedenle bugün bile biz üç kardeş, birbirimize sadece kardeş değiliz, birbirimize hem anneyiz, hem babayız...

Yıllar hızla geçiyor, ben 13 yaşımdayım. Sert bir yaşamı vardır Trabzon'un. Kavgalar, delilikler, nice serserilikler... Küçükken statta yaşadığımız olay tüm etkileriyle abimin ve benim yaşamımızı şekillendirmeye başlamıştı bile... Kendimizi sert sokaklara çok iyi hazırlıyorduk... Yaşımızdan ilerideydik. Ben okuyarak güçlü olmaya çalışırken, sokakların belalarından uzak durmaya çalışıyordum. Gerektiğinde ise abimden bile daha şiddetli olabiliyordum. Abim ise sokaklarda güçlü olmak peşindeyken, belaların üzerine koşa koşa gidiyordu. Her üstesinden geldiği beladan sonra daha güçleniyordu... Okul, önemsizdi artık... On yaşında yediği tokatın intikamını sokaklardan alıyordu... Her intikamdan sonra okuldan daha da uzaklaşıyordu... Gelecek sokaklardaydı... Ailemizin nice çabaları abimi sokaklardan çekmeye yetmiyordu... Güçlü olmak için, maruz kaldığı şiddeti seçmişti. O halinde bile almış olduğu aile terbiyesinin, adalet duygusunun ve merhametin izlerini taşımaktaydı... Ama sokaklara kini hiç bitmiyordu...  Zaten abimle yaşam çizgimiz de burada ayrılıyordu... Ama çok uzun yıllar sonra, çok daha büyük bir savaş için tekrar aynı çizgide buluşacaktık...

Ailemizin tüm ilgisi ve enerjisi abime yönelikti artık. Ben ise daha da yalnızlaşırken yaşamla, abim için olan bu mücadeleyi kıskanmayacak kadar büyüktüm içimde... Bir de ben yük olmayacaktım... Kendi başıma formlar doldurup, yine kendi başıma sınavlara giriyordum... Çok yüksek bir puan almama rağmen, tercih sıralama hatasıyla meslek lisesinin elektrik bölümünü kazandım. Puanım, elektronik bölümünü kazanan birincinin puanının üzerindeydi oysa... Meslek lisesini Trabzon'da okurken, ailem tüm yaşamımızı değiştirecek o büyük kararı verdi. Sokaklar abimi bizden ve dünyadan almadan, buradan gidilecekti... Tüm aile büyükleri karşı çıktılar, küstüler, tavır aldılar annemle babama... Annem ve babam ise cesaretlerinden bir adım geriye atmadılar... Yılmadılar... Gidişatı görmüşlerdi... Kim ne derse desin önemli değildi... Çünkü abimi kaybediyorduk... Yıllar sonra, tüm o karşı duranlar, küslük yapanlar, "ne iyi yapmışsınız gitmekle, keşke biz de o kararı verebilseydik" diyeceklerdi...

Tüm bu gelişmeler olanca hızıyla yaşanırken, biriciğimizi yani kardeşimizi bu karmaşanın olumsuz etkilerinin dışında tutmayı başarabilmiştik... Yeni bitmiş olan evimizde bir gün bile oturamayacaktık. İzmit'e doğru yolculuk başlamıştı artık...

Yolda bir tabela; "İZMİT'E HOŞGELDİNİZ"... "HOŞ BULDUK"...

Alışmak zordu... Sokaklar farklıydı... Ne kadar ararsanız arayın, pek bela yoktu... Artık yaşam normal akışına dönüyordu... Ben okulumun kalan kısmını bitirirken, abim çoktan noktalamış olduğu okul hayatından dolayı çalışma hayatına başlamıştı... Bu sakin hayata rağmen, kanımız arada yine kaynamıyor değildi... O savaşçı damarlarımız kabardığında, o deli kan hızla akmaya başladığında birbirimize bakıp, sadece gülüyorduk... Deli bir yanımız vardır hep... "Deli Yunus olunmadan, Veli Yunus olunmuyordu..."

Okulum bittiğinde bende hemen çalışma hayatına atıldım. Otomasyon alanında birçok büyük fabrikada makineler ve sitemler kurulmasında çalıştım. Şanslıydım çünkü büyük diyebileceğiniz bütün fabrikalarda bulunmuştum... Bu arada, içindeki yüksek karakteri, doğru sokaklarla buluşturan abim, yuvasını kuruyordu... Yengem demeyeceğim, çünkü çok resmi geliyor bana... O benim kardeşim, o bacım, o hep içimizden biri... "Aramıza Hoş geldin"...

 Sayısal zekâsını yaşananlar nedeniyle okul yaşamında kullanamayan abim, bu zekâsını ticarette değerlendirip, yaşamdaki açığını hızla kapatıyordu. Artık güçlü olmanın kendine en uygun olan yolunu bulmuştu... Ben ise çalışma hayatının o dönemki haksızlıklarıyla savaşıyordum. Sigortalarımız düzgün yatmıyordu, değer verilmiyordu vs. Modern tabirlerle teknisyen deseler de, bu ruh okşamasından öteye gitmiyordu... Sonuçta işçiydiniz. Ve çoğu yöneticinin gözünde, adını koymasalar da, "Köleydiniz..."

"İşçi olmak, Roma döneminde köle olmaktan zordu... O dönemde sonunuzun aslanlara yem olmak olduğunu bilirdiniz, çakallara değil..."

Böyle gidemezdi... Çok geç kaldığım üniversite sınavına, birçok dezavantajla girdim. Ve iki yıllık lastik teknolojisini kazanacaktım... Bu kazanç ise beni ileride daha kaliteli bir köle yapmaktan öteye gitmeyecekti... "Kaliteli köle ise, birçok işyerinin en son isteyeceği köleydi..."

Yaşadığım birçok aşktan sonra, geleceğe göz kırpan aşkla tanıştım üniversite de... Yıllar sürecekti... Ama en sonunda o da bitecekti... Benden en vefalı dost olurdu, çok iyi bir arkadaş, iyi bir evlat ve kardeş, iyi bir asker... Ama asla iyi bir yăr olmazdı... Tecrübeyle sabitti...

Ve Tüm ailenin karakterini, zekâsını kendinde toplamış olan tatlı cadımız dünyaya geldi. Yeğenim, "HOŞGELDİN"... Amcan seni o kadar seviyordu ki, canı dâhil her şeyini feda edebilirdi... Öyle ya; amca, baba yarısıydı... Ve bir zaman sonra olacaktı...

Sonra o yıkım geldi. "DEPREM..." Nice sevdiklerimizi çıkardık parça parça... Her parçalarına yüreğimizden bir parça katarak uğurladık... Tıpkı diğer binlercesi gibi... Bu konuda daha fazla yazmayı yüreğim engelliyor. "Hangi cümlelerle anlatabilirsin bendeki acıyı" diye isyan ediyor... Tüm benliğimle bu isyana katılıyor ve susuyorum...

Depremden birkaç ay sonra davulsuz, zurnasız gittiğim asker ocağı... Askerlik anıları bitmez diye çok şikâyet olmasın diye bu konuda da susuyorum... Bir insan doğuştan "adam gibi adam olur mu?" Olacaktı... Askerdeyken ikinci yeğenim de dünyaya gelecekti... "HOŞGELDİN BEYİM"... Üstün hizmet belgesi ile birlikte terhis olacaktım... 2001'de tam krizin ortasında dönecektim...

Uzun bir işsizlik dönemi beni sarsacak ama yıkamayacaktı... Yaşam benim nasıl bir sokaktan geldiğimi bilmiyordu... Savaşmak benim yaşam biçimimdi... Ama çok kayıplar verecektim bu dönemde... Uğruna savaştığım yuva, daha kurulamadan yıkılacaktı, asla geri gelmeyecek olan yıllarımız, yitip gidecekti... Ama her düştüğümde, kalkıp savaşa devam etmeyi, tekrar düşmeyi, tekrar kalmayı daha çocukken öğrenmiştim... Bu bir yetenekti... Ama 2002' de girmiş olduğum, Pelzer Pimsa fabrikasındaki çok başarılı ve huzurlu üç yıldan sonra, yaşam tüm orduları, en ağır silahları ile çok acımasız saldıracaktı... Bu kez kalkmak hiç de kolay olmayacaktı...

2005, Savaş başlıyor...

İşten yorgun döndüğüm bir gün... Tüm aile evde... Bir süredir görmediğim abimi görüyorum sonunda. "Ya Erdal bir şey diyeceğim sana" diyip, başka odaya çekiyor beni. "Hayırdır" diyorum... "Yok bir şey" diyor, "kasığıma bir ağrı giriyor, geçen ayda da olmuştu". Abim bir yeri kırılsa asla söylemezdi... Hayatta en son ikna olacağı şey doktora gitmekti. Üsteledim, ertesi gün gitmeye ikna ettim. Gerekli tetkiklerden sonra doktor hemen acil ameliyata karar vermişti. Üstelik biyopsi bile yaptırmamıştı... Çok acele ediyordu. Biyopsi ameliyattan sonra da olurdu... Hiç birimiz ne olduğunu bile anlayamıyorduk. Sadece doktorun dediğini hiç aksatmadan yerine getiriyorduk. Doktorun bu acil müdahalesinin, abimin hayatını kurtaracağını sonradan öğrenecektik... Biyopsi sonuçları gelmiştir. Tehlikeli bir tür kanser... Üç ayrı yerde daha biyopsi yaptıracaktık, sonuç aynı çıkacaktı... Çok ağır kürlerle kemoterapi uygulanması gerekiyordu. Zamana ve yaşama karşı savaş başlamıştı. Bu kez hazırlıksız yakalanmıştık ve hiç beklemediğimiz bir yerden saldırıyordu yaşam... Tek avantajımız çok erken yakalamış olmamızdı... Görüştüğümüz bütün doktorların, "çok erken yakalamışsınız, beş ay daha geçse yapacak hiçbir şey olmazdı" dedikleri kadar erken bir aşama işte...

Avantajımız bu iken, tek silahımız da, yaşamın her haline karşı, ailemizin yeğenlerden dedeye kadar tek vücut olabilme yeteneğiydi... Abimle çizgimiz yıllar sonra tekrar kesişmişti. Bu kez ön cephede ben olacaktım... Zamana ve yaşama karşı savaşımız başlamıştı ve bu savaşı tüm aile birlikte verecekti...

Ben fabrikada vardiyalı çalışıyorum. Abimin çalıştırılması internet cafesi vardı. Ve geçindirilmesi gereken bir yuvası... Üstelik önümüzde uzun ve ağır bir kemoterapi süreci vardı... Tüm durumları masaya yatırmıştım... Hızlı karar vermek gerekiyordu. Ve bu yeteneğe sahiptim. Çünkü verebileceğim en kötü karar, kararsızlıktan iyiydi... Önem sıralaması yapmıştım... En ön cephe benim işimdi, arkasında cafe, onunda arkasında ailenin geçimi ve son cephe abimin tedavisiydi... Eğer yenileceksek en ön cepheden geriye doğru yenilecektik. Eğer en son cepheye kadar yenilirsek, bende o cepheyle birlikte kaybedecektim... Tüm bunların yanında çocukların ve ailenin psikolojisini sürekli yüksek tutmak gerekiyordu ve bunun gibi birçok ara cephe de vardı...

Savaş sert başladı... Hiçbir cepheyi kaybetmeden üç hafta direndik... Gücüm zayıflamıştı... Önümüzde aylar hatta yıllar sürecek bir mücadele vardı. Ve ilk cepheyi feda ettim... Her ne kadar işverenim ayrılmamam için dirense de işimden ayrılıp, diğer cephelere yöneldim. Kemoterapi sürecini anlatmak istemiyorum. Ne acı günler...

Artık daha donanımlı savaşıyorduk... Kısa sürede bilgi eksikliklerimizi giderip, daha bilinçli mücadele eder hale gelmiştik. Bu arada yaşamın gizli bir imha planı olduğunu bilemezdik... Bir sabah cafeyi açtığımda, tüm bilgisayarların çalınmış olduğunu gördüm. Ağır bir darbe almıştık. Yine hızlı karar vermem gerekecekti. Eğer bu cepheyi de feda edersek, üçüncü cephenin de kaybedilmesi kaçınılmazdı. Çünkü abimin evinin geçimi bu cepheye bağlıydı. Bu cephe tutulacak ve dilenilecekti... Ve bu hamle bizi zafere götürecekti...

Başarmıştık... Abim kurtulmuştu... Bugüne kadar yapılan tüm kontrollerde de temiz çıkacaktı... Ama savaşın sonunda bizim de durumumuz iyi değildi... Anlamıştım ki; "savaşların kazananları yoktu, sadece kaybedenleri vardı..."

O süreci bir savaşmış gibi anlatmamı yadırgayabilirsiniz belki, ama gerçekten bir savaştı... Özü ise; Yüce Allah'ın takdiriydi. O'nun iradesi dışında olan hiçbir şey yoktu... Dualarımızın kabul olmasının sebebi, belki de o duanın gerektirdiği mücadeleyi vermekti... Mücadele etmek bizim görevimiz, takdir ise O'na aitti...

2005-2007 arası iki yıl cafeyi şahsıma bir gelir sağlamadan çalıştırdım. Abimin iyice düzelip, işin başına geçmesiyle kendi yaşam mücadeleme geri döndüm. O arada köprünün altından çok sular aktığını bilmiyordum...

Sözleşmeli çalıştığım lastik fabrikasından, kadro olamadığım için ayrılmak zorunda kaldım. Daha doğrusu sözleşme sona erdiği için ayırdılar. O dönemde, evimizin bebeğini, on yıldır bizimle kalan biricik ananemizi kaybettik. "Yerin cennet mekânı olsun inşallah annane... Odamın kapısından şirin yüzünü gösterip, misafir kabul eder misin demeni çok özledim... Seni her zaman rahmetle, sevgiyle, özlemle anıyorum... Umarım bu dünyadan gitme vaktim geldiğinde, sende beni misafir kabul edersin..."

Ve yine işsizlik dönemi... Kapasitem vardı, enerjim, tecrübem... Ama olmuyordu... Yaş engeline takılıp duruyordum... Ve hiçbir işveren sahip olduğum adaptasyon, iş kavrama, iş disiplini, ekip ruhu yatkınlığı ve daha birçoğu gibi hiçbir yeteneğimi ele almadı. Oysa onların 20 yaş grubu dediklerinin çoğundan daha sağlıklıydım. Düzenli koşuyordum. Ve yaşıma göre beden yapım oldukça iyiydi. Ama olmuyordu. Bir rakam silsilesine takılıp kalmış, önyargılı yöneticilerden sonra büyük bir boya ve kimya fabrikasına kimya operatörü olarak girdim. Halen orada çalışıyorum...

Yaptığım iş konusunda oldukça fazla hassasım... İşimi gerektirdiğinden fazla bir özenle yaparım hep... Ama işyerim konusunda memnun değilim... Çünkü bize bakış açıları, geçmişteki işyerlerinden pek farklı değil... Bu sanırım genel bir sistem olmuş... Hakkımızı alabildiğimiz ise; hiç söylenemez... "Buna da şükredin, en azından işiniz var..." deniyor. Yani başkalarının acı durumlarını bile bize koz olarak kullanabiliyorlar... Bende karşı çıkıyorum... Şükretmem diyorum... Bu bir hakkını arama meselesi, Şükür ise, yalnızca Allah'adır. Aldığım her nefes için O'na şükrediyorum... Acı durumda olanlara gelince; umarım Allah onlara tez zamanda Rızıklarını nasip eder... Ama bu ayrı bir şey... Şükür ayrı bir şeydi, hakkınızı aramak ise bambaşka bir şey... Şimdi bile yeni bir iş arıyorum... Tüm bu olumsuzlukları yaptığım işe yansıtmadan, yaşam akıp gidiyor işte...

Ve ben...

Mümkün olduğunca kitap okuyorum... Bu nadide sivil toplum kurumunun sitesinde yazılar yazmaya çalışıyorum... Çalışıyorum dedim çünkü yazılarımı araştırma safhasından sonra uzun bir süreçte yazıyorum... Ve genelde işten dolayı çok yorulduğum için sık sık yazamıyorum... Aslında notlarını aldığım birçok konu var, ama zaman yettiremiyorum... Umarım bir gün evime yakın bir yerde iş bulurum ve günümün 2,5 saatini yollara harcamak zorunda kalmam... Ve yazmaya bol vaktim kalır...

Sık gidemesem de sinemayı mutlaka takip ederim... Sevdiklerime çok zaman ayırırım... Sporumu düzenli yaparım... Ama koşmak farklı... Çünkü koşarken özgür olduğumu hissediyorum. O nedenle koşmak, benim için yiyip, içmek ve uyumak kadar ihtiyaç aynı zamanda...

Sevgili ailem, Hep beraberdik, hep beraberiz... En küçüğünden en büyüğüne, en küçük sorunda bile tek yumruğuz... Aramızdaki bağ; fedakarlıkla, sevgiyle, vefa ile, bencil olmamakla, bölünmeden bir kalmakla ve nice savaşlarla, emeklerle oluştu. Vatanım için kurduğum hayalin kendisiydi... Öyle ya, Vatan önce aileydi... "Sevdikleri için Can vermeyi göze alamayanlar, Vatan için de Ölemezlerdi... Tıpkı Çanakkale gibi..."

Kısaca yaşam hikâyem böyle... Anlatılmamış birçok şey var tabiî ki... Hatalarım, kusurlarım, kırgınlıklarım, nice sevdalarım, yüzlercesi ve binlercesi... Hemen herkes bana, yaşadığım her şeyi ruhumla yaşadığım için "deli" derler... Ezber yaşayanlara, yaşadıklarının farkında olmayanlara ve yaşamı metalaştıranlara, alınlarını Allah'a değil, dünyaya, menfaatlere ve güçlülere secde edenlere inat;  "DELİ OLMAYI SEVİYORUM..."
"Allah Yar Ve Yardımcınız Olsun"
Sevgiyle Kalınız...

Yazıları    

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.

Akça Koca Kültür Platformu